Kayıp Hayaller Kitabı

Kitap Adı
Kayıp Hayaller Kitabı
Yazarı
Hasan Ali Toptaş
Yayın Tarihi
1996

“…bir yandan da kasaba kırtasiyecilerinden satın alınmış ucuz bir dolmakalemle oturup gecenin bu vaktinde acaba kim yazıyor beni, dedim; sonra bir yandan o vadinin ıslaklığına olanca yalnızlığım, hasretim ve diriliğimle gömülürken bir yandan da, hem kocaman bir bardakla çayını yudumlayıp hem de sigarasını tüttürerek acaba müsveddelerimi kim daktiloya çekiyor şimdi, beni kim diziyor satır satır, ya da çoktan dizilip basıldım da şu anda hangi okurun gözünde tekrar yazılıyorum, dedim…”
Hasan Ali Toptaş’ın bazı eserlerinde karşımıza defaatle çıkan Sinemacı Şerif’in “jeneratöründen yükselen pat pat sesleri”yle açılan Kayıp Hayaller Kitabı, kasaba yaşamının kışkırtıcı ve büyülü, asâ tıkırtılarıyla hareketlenen dünyasından sinemanın hayal âlemine kaçan çocukların hikâyesi. Toptaş, kasaba yaşamını baştan sona düpedüz “dönüştürüyor” ve sonra usulca tekrar yerine bırakıveriyor. Üstelik sinemanın; yaşamı, hayal gücümüzü nasıl da dönüştürdüğünü ve bu gücünü edebiyatımızda nadiren karşılaştığımız bir yetkinlikte ortaya koyuyor. 
“Hasan Ali Toptaş 21. yüzyılı görebilen ender kalemşorlardandır. Öyküleri, romanları, denemeleri ortadadır. Başarısını da melekesine, sezgisine, eski zaman kâhinlerine has o içrek görüsüne borçludur.”
– Hüseyin Ferhad, Şark Belleği

Kayıp Hayaller Kitabı

Aynur’a

Dışarıda Sinemacı Şerifin jeneratöründen yükselen pat pat sesleri…

Hamdi duyuyor musun dercesine gene yüzüme baktı heyecanla. Başımı kaldırıp kitaptan ben de ona baktım. Bir yandan da herhalde anonslar kesildiğine göre artık film başladı diye düşünüyordum. Yani kasabalılar biletlerini alıp keyifle yerlerine oturdular. Derken bileğindeki fosforlu saate baka baka tıpkı bir başrol oyuncusu gibi yavaşça sandalyesinden kalktı Şerif; gitti merdiven basamaklarında bekleyen beş parasız çocukların suratına kapıyı çat diye kapattı.

Salonun ortasından sarkan çevresi örümcek bağlamış tozlu ampuller söndü sonra…

Sandalye gıcırtıları sustu…

Hamdi “Filmin adı neydi?” dedi fısıltıyla.

“Bilmiyorum ” dedim ben.

Dede gözlerini dikmiş duvar dibinden dikkatle bize bakıyordu.

“Kesin sesinizi!” diye homurdandı birden.

Öyle şiddetli homurdandı ki onun soluğuna yakalanan gaz lambasının alevi hızla küçüldü şişenin içinde büyüyeceğim derken bir daha küçüldü can havliyle çırpındı bir süre pır pır etti ve durulup ansızın eski halini aldı. O sırada kilimin üstünde tembel tembel uyuklayan gölgeler de hareketlendi tabii silkinip doğruldular önce belki sessiz sedasız yer değiştirdiler kıyasıya çarpıştılar sonra hızlarını alamadılar ve tavana doğru sıçrayıp orada henüz hangi şekle girecekleri kestirilemeyen tuhaf yaratıklara dönüştüler. Hatta Hamdi’ye ait olanı uzun süre inmedi yere dedesinin yüzüne bakarak ikide bir kıpırdandı durdu…

“Oturup efendi gibi dersinize çalışın ” dedi dede.

Bu sözlere Hamdi pis pis sırıttı tavandan.

Ben de sırıtan benmişim de sanki dede bunu az sonra görecekmiş gibi telaşlandım. Bir ara telaşımın Hamdi’yi etkileyerek belki onu bu saçmalıktan vazgeçireceğini bile düşündüm ama arsızlığına devam etti o bacaklarını aşağıya sarkıttı ve usul usul oynatmaya başladı. Anlaşılan bu hareketiyle hem dedeye hem de hayata karşı açıkça bir savaş ilan etmişti de ne pahasına olursa olsun sonuna kadar direneceğini belirtmeye çalışıyordu. Doğrusu benim nicedir hayalini kurduğum ve ne yazık ki dedem yıllar önce öldüğü için asla gerçekleştiremediğim cesur bir davranıştı onun yaptığı; bir yandan hayranlık duyup içten içe takdir ediyor bir yandan bakışlarımın ışıltısıyla sessiz sessiz alkışlıyor bir yandan da dede görüp öfkelenecek diye hâlâ korkuyordum. Olup bitenler karşısında ben değildim de artık ben biraz Hamdi biraz dedeydim sanki… Gerçi dede henüz hiçbir şeyi fark etmemişti ve anladığım kadarıyla torununu hâlâ kilimin üstüne uzanmış benim yanı başımda ders çalışıyor sanıyordu.

“Şu lambanın fitilini de açın biraz ” dedi bu yüzden “gözlerinize yazık!”

Uzanıp açtım fitili.

Bu kez Hamdi düpedüz kahkaha attı yukarıda. Ama dede duymadı onu; hiç kuşkusuz bir çift film bobinine benzeyen gözbebeklerinin neredeyse incecik bir cırıltı çıkararak fırıl fırıl dönmeye başladığını da görmedi. Görmüş olsaydı herhalde asasını kaptığı gibi ayağa fırlardı hemen ve; in ordan hergele derdi sakalını titreterek insene ulan! Tabanca çekercesine sırıtırdı Hamdi… İnsene ulan hergele bak dersin seni bekliyor! Kıkırdardı Hamdi bu sefer yani dedesinin alnına nişan alıp acımasız bir gangster gibi takır takır boşaltırdı da tabancasını dedenin suratında kırışıklık halinde biriken yıllar tuzla buz olurdu. Gene de o in dedim sana diye diretirdi; insene ulan!

“Hadi sen de gel!”

Başımı kaldırıp yukarıya baktım; Hamdi Hamdi kılığına bürünmüş karanlık bir kuş gibi çatıya tünemiş elini yıldızlara çarpa çarpa beni yanına çağırıyordu.

“Kaçak mı gireceğiz?” diye sordum aşağıdan.

“Para mı var?” dedi öfkeyle “tabii kaçak gireceğiz!”

“Ben çıkamam ” dedim duvarın yüksekliğini gözlerimle ölçerek.

Tünediği yerde “Amma da pısırıksın ha!” diye homurdanırken dönüp sağına soluna bir şeyler arandı. Bir ara yerinden kalkıp belki kiremitleri tıkırdatmadan kedi adımlarla çatıda gezindi. Kimi zaman dengesini sağlamak için kollarını iki yana açmış yıldızların uzak parıltılarına tutuna tutuna ilerliyor görüyordum onu; kimi de hangi yöne gittiğini bile bilemeden kaşla göz arasında ansızın kaybediyordum. Gerçekte yaşamayan ancak benim hayal edebildiğim acayip bir kuştu sanki çatının üstünde bakışlarımla birlikte oradan oraya sekip duruyordu. Sonunda nereden bulduysa upuzun bir sırık bulup aşağıya uzattı da duvar dibine yığılmış kırık dökük sandalyelerin tepesine çıkıp onun ağartısına tutundum ben ve ağır ağır içimi saran korkuyla birlikte tırmanmaya başladım.

“Şerif bizi yakalayacak ” dedim çatıya ulaşınca.

Çok hoş bir şey söylemişim gibi gene sırıttı Hamdi; bir yandan da eğilmiş kiremitleri söküp söküp bir kenara yığıyordu.

“Yıllardır bunu yapmayı hayal ediyordum işte ben ” dedi duraksayarak “Şerif kapıyı suratımıza kapattıkça hep için için öfkelenip bunu hayal ediyordum.”

Elindeki kiremiti bırakıp dikkatle bir başkasına yöneldi.

“Hiç korkma sen ” dedi “birazdan iki gangster gibi tavan arasına süzüleceğiz.”

Söküp onu da bıraktı ötekilerin yanına ve hayal ede ede artık epeyce ustalaşmışçasına; “Üst üste koymayacaksın bu mübarekleri ” diye söylendi.

Söylenirken de doğrulup çevresine hızla göz atıyordu ki birden kayboldu. Çatının üstünde yalnızca pis pis sırıtan kafası kaldı yani o da Erol Taş gibi yüzüme bakıp duruyordu.

Sonra bana “Peşimden gel!” diyerek kafa da kayboldu.

Ben de’ indim hemen toz kokulu kalın bir karanlığın içinden aman Şerif ayak tıpırtılarımızı duymasın diye parmak uçlarımıza basa basa ilerledik. Hiç konuşmadığımız halde iki kişilik bir kişi gibi aynı anda aynı yöne doğru yürüyorduk ki “İnşallah filmin birinci yarısı bitmemiştir ” diye fısıldadım ben Hamdi’ye.

“Şimdi bunu bilemeyiz ” dedi karanlık bir kapağı kaldırırken.

Ardından da yavaşça aşağıya indik.

“Çök çök ” dedi Hamdi “sakın kıpırdama.”

Çöktüm…

Perdede üç dört yaşlarında sarışın bir çocuk vardı. Bahçedeydi ve tek başına ağır ağır geziniyor gezinirken de oyun oynamak istercesine eğilip arada bir domateslerle fasulyelere dokunuyordu. Domatesler hiç kıpırdamıyordu tabii sırıklardan sarkan dil dil fasulyeler hiç konuşmuyordu. Çocuk kıpırdayıp konuşmayan koskoca bir bahçenin ortasında daha o yaşta yapayalnızdı. Bu yüzden ve bu yüzden sürekli kıpırdanıp bir şeyleri kendine ya da kendini bir şeylere bulaştırmaya çalışıyor; sözgelimi gidip çitlere tırmanmayı deniyor gidip kapının sürgüsüyle oynuyor sonra gelip köşedeki biberlere musallat oluyor ya da hâlâ konuşmamakta direnen sarkmış dil kılığındaki fasulyeleri koparıp koparıp içli birer kelime gibi domateslerin suratına fırlatıyordu. Fırlatıyordu fırlatmasına ya o böyle koşuşturup durdukça bahçenin kıpırtısızlığı da büsbütün derinleşiyordu… Derken önce sebze yapraklarına sonra güneşli bir gökyüzüne ardından da geri planda gördüğümüz tahta evlere benzeyen tuhaf bir kelebek havalandı bu kıpırtısızlığın içinden ve devreye giren kıvrak bir mandolin sesi eşliğinde alçala yüksele dans etmeye başladı. Çocuk onu görüp ansızın durmuş irileşen gözleriyle hayran hayran seyrediyordu. Sonra koştu yakalamak için biri yerde biri havada dakikalarca döndüler bahçenin yeşilliğinde; dakikalarca soluk soluğa koşup soluk soluğa uçtular. Öyle ki artık koşan arada bir uçmaya uçan da koşmaya başlamıştı.

İşte o zaman kulağıma eğilip; “Çok saçma” diye fısıldadı Hamdi.

Sesimi çıkarmadım ben çocukla birlikte durmuş çitleri aşıp giden kelebeğe bakıyordum. Güneşin altında pırıl pırıl yanıyordu önce boşluğa çivilenip kalmış da onca kanat vuruşuna karşın bir türlü uzaklaşamıyormuş gibi hep aynı yerde ve aynı büyüklükteydi. Sonra gökyüzünün maviliğine karışıp birden kayboldu derken çıktı maviden masmavi şöyle bir göründü ve köyü çevreleyen çamların uğultusuna dalıp gene kayboldu da çocuk çok üzüldü buna altdudağını bir karış sarkıttı ve her şeye küstü. Sonra bahçenin öteki köşesine yürüdü başını önüne eğip. Sonra biberlere baktı orada ve biberler ona yeşil yeşil göründü. Sonra çitlere baktı işte ve biberler ona gene göründü. Sonra onlardan birini koparıp ısırdı bu çocuk ve bar bar bağırıp ağlamaya başladı da biberin acısı ta arka sıranın ardına kadar gelip burnumuzun direğini sızlattı.

Derken sütbeyaz bir at göründü perdede; köpüre köpüre topuklarının dibinden havalanan minnacık toz bulutlarıyla birlikte köye girdi ama çocuk onu görmedi. Çünkü nicedir akan gözyaşlarının ve kendi sesinin içinde kaybolmuştu artık ve onu onun sesini aralayıp biz bile güç seçebiliyorduk. At gele gele gelip çitlerin dibinde durdu sonra; sırtında kimbilir kaç gecenin karanlığından geçip gelmiş sarı bıyıklı bir adam vardı olanca heybetiyle ve gözlerini bir çift namlu gibi dikmiş bahçedeki çocuğa bakıyordu. Sonra adam baktığını unuttu herhalde bakışlarının rengini koyulaştırıp alelacele tekrar baktı. Sonra bu da yetmedi ona ve eyerin üstünde kıpırdana kıpırdana sanki oraya tekrar gelip durmuş gibi bir daha baktı. Artık biz çocuğu adamın yüzünü okuyarak görebiliyorduk. Derken kulaklarını dikip at da baktı çocuğa neredeyse binicisi kadar derin baktı bakmasına ya çocuk onun yüzünde görünmedi nedense; bahçenin bir köşesinde gözlerini oğuştura oğuştura ağlıyordu. Biz filmi baştan seyredemediğimiz için o sırada çitlerin arkasında duran bu adam kimin nesiydi bilmiyorduk. Köyden gelip geçen yufka yürekli bir yolcu olabilirdi de artık filmin bundan sonraki sahnelerinde bir daha görünmeyebilir miydi bilmiyorduk. Yolu o orman köyüne düşmüş bir garip yolcuysa bu adam neden dursundu ağlayan bir çocuk görünce bilmiyorduk. Yoksa sürekli kanayıp duran gizli bir yarası vardı da içinde rastladığı her ağlayış onu durduruyor muydu ve durduruyorsa dura dura nereye varılabilirdi böyle bilmiyorduk. Zaten bilmediğimizi biliyormuş gibi adam çocuğa bakıyorum bahanesiyle biraz da bize bakıyordu. Sonra hiç umulmadık bir anda ağzını perde boyunca açarak üstümüze doğru; neden ağlıyor bu çocuk lan diye kükredi.

Hamdi’yle birlikte neye uğradığımızı şaşırmıştık çöktüğümüz yerde soluğumuzu tutmuş öylece bakıyorduk.

Ama pek uzun sürmedi bu; evin köşesinden eli yüzü una belenmiş bir kadın çıktı ve gözlerini bir çocuğa bir adama çevirip; ne bileyim ben neden ağlıyor dedi. Adam bu sözlere öfkelenip atından indi hemen ve körüklü çizmelerini gırç gırç öttürerek kadına doğru yürüdü de kadın gelme üstüme benim ne günahım var dedi ama adam gene yürüdü hışımla ve kadın ben yufka açıyordum ne günahım var diye tekrarladı ve öteki başlarım lan senin yufkana da dedi ve beriki dedi başlayacaksan başla ve adam gözlerini nah şu kadar belertip şaaak diye okkalı bir tokat attı kadının suratına ve yere boylu boyunca yıkıldı kadın; sonra çocuk kadım gördü ve o ona göründü; sonra başını çevirip başka yöne baktı çocuk ve işte kadın ona gene göründü; üstelik her görünüşünde bir tokat daha yiyordu zavallı ve yere boylu boyunca tekrar tekrar yıkılıyordu ki artık daha fazla dayanamayıp çocuk koştu onu kurtarabilirim umuduyla; sonra sarı bıyıklı adam adamakıllı öfkelendi buna ve dişlerinin arasında ıslık çekirdeğine benzeyen keskin bir hıh sesi çıkartarak olanca gücüyle tekme attı da çocuk tıpkı bir kelebek gibi uçtu havada ve gitti biberlerin üstüne kondu…

Adam üzgündü şimdi çizmelerini gırç gırç öttürerek biberlerin yanına varmış yüzünü kaplayıveren derin bir pişmanlıkla çocuğu yerden kaldırmaya çalışıyordu. Savurduğu tekmeyi geri alırcasına yanaklarının pembesinden cuk cuk öpüyordu onu gıdıklayıp güldürüyor ve gülüşüyle birlikte kucaklayıp çitlerin arkasına götürüyordu. Eyerde asılı duran heybeyi alıp allı yeşilli kozalarını savurta savurta eve giriyorlardı sonra tahta duvarların arasından birbirine karışmış iki damla sakız kokusu gibi geçiyor ve dip odada serin bir sedire oturuyorlardı. Derken renk renk şekerler çıkıyordu heybenin içinden ve onları görünce çocuk ellerini çırpıp seviniyor hatta ağzına peş peşe attıkça kıkır kıkır gülüyordu.

Adam da artık kalkıp dışarı çıkıyordu bu sırada ve kadın çok gaddarsın diyordu sendeleyerek doğrulurken onu görüp elin kırılsın e mi? Abuk sabuk konuşup da tepemin tasını attırma diye söyleniyordu öteki yeni bir öfkenin eşiğinden ve dönüp bahçenin köşesindeki tulumbanın başına gidiyor sonra da inanılmaz bir dikkatle ellerini yıkamaya başlıyordu. Atsa n’olur ha atsa n’olur diye dikleniyordu beriki ve o böyle derken çocuk kıtlıktan çıkmış gibi evin içinde hızlı hızlı şeker yiyordu da bir an onu görüp çabucak dışarı fırlıyorduk biz ve dişlerini sıkarak adamın tafralanma lan bana diye haykırdığını işitiyorduk. Sonra kadın benim on elim mi var da ikisiyle yufka açıp sekiziyle çocuk bakayım diye soruyordu ama yanıt alamıyordu. Evin bahçesine derin bir sessizlik çöküyordu yani ve içerideki çocuk hâlâ hapur hupur şeker yiyordu da biz ona gene kısa bir göz atıp alelacele dışarı çıkıyorduk. Derken adam karnım açlıktan gurulduyor benim diyordu yol yorgunu bir sesle hadi iki bazlama ver de yiyeyim! Zıkkımın pekini ye diye homurdanıyordu kadın. Öteki dikilip bakıyordu bir süre; demek zıkkımın pekini? Evet pekini! Kocana? Kocama! Sen epeyce dişlendin anlaşılan? Dişlendim! Anlaşılan sen diyordu öteki bir araba dayak istiyorsun? Beriki susuyordu bu sırada ve o susup hâlâ söylenirken öteki artık şekerleri bitiriyordu çocuk ve daha var mı acaba var mı diye heybenin gözlerini karıştırmaya başlıyordu. Sonunda bezlere sarılı bir şeker buluyordu orada; yumuşaktı hem bu kocamandı… Öyle kocamandı ki birdenbire çocuğun iştahını kabartmıştı ve belki tadını bile anlayamadan işte ısırıp ısırıp yutuyordu. Derken durdu; yüzü hızla büyüdü perdenin yüzünde büyüdükçe büyüdü ve tıpkı bir gece gibi kapkara oldu.

“N’oldu ona lan?” diye sordu Hamdi.

Yanıt vermedim ben; eğilmiş neler olup bittiğini anlayabilmek için merakla çocuğun yüzüne bakıyordum. Sedirin dibine çöküp usulca belki onun olgun bir armut gibi düşüveren başını da tutup kaldıracaktım ama ağzındaki son lokmasıyla o adam girdi içeri çizmelerini gırç gırç öttürerek geldi ve tam da odanın ortasında durdu. Önce tıpkı benim gibi çocuğun yüzüne bakıyordu. Sonra gözlerini belerterek sedirin üstündeki kocaman şekere baktı nedense ve dehşetle irkildi. Bakışlarının dediğine göre ilkin çocuğa mı yoksa şekere mi koşacağını bilemiyordu diyecektim ki işte ikisine birden koştu adam bir eliyle şekeri bezlere tekrar sararken ötekiyle uzanıp çocuğu uyandırmaya çalıştı sarstı birkaç kez gözkapaklarını aralayıp umutla baktı ve kollarından tutup onca silkeledi ama çocuk uyanmadı. Yaşıyorsa çok uzaklarda yaşayan gözü kapalı kapkara bir sessizlikti artık; buradaymış gibi görünüp öylece hiç kıpırdamadan yatıyordu. Derken un perisine benzeyen kadın girdi odaya ve adamın telâşını görüp şaşırdı. O şaşırınca adam da hepten telâşlandı sanki ağzının içinde birtakım sözler geveledi tir tir titreyen sesiyle bir şeylere dokundu nedensiz bir şeylere baktı ve kucağında hâlâ bezlere sarıp sarmalayamadığı o kocaman şekerle birlikte öylece kalakaldı…

Sonra bir çığlık kapladı perdeyi; bu hem filmdeki orman köyünü hem de bizim kasabayı aynı anda aynı şiddete yakıp kavuran acı bir çığlıktı ve duyulur duyulmaz hemen hemen herkesi ayağa kaldırmıştı. Perdeden geçen eğri büğrü sokaklardan biraz da bizim kasabalıları andıran telâşlı köylüler geçiyordu şimdi her adımda derinleşen endişeleriyle sahne hızla değişince insanların yüzünden renkleri bulamaca dönmüş ormanlar ve evler geçiyordu derken sahne gene değişiyor ve sokakların yüzünden o çocuğun sedirdeki yatışı geçiyor hatta bu yatış gökyüzüne yansıyarak kimi zaman buluttan bir sedire seriliyor kimi de pat diye köy görüntüsünün üstüne düşerek olanca hüznü ve çocuksuluğuyla orada donup kalıyordu… Herkes o eve toplanmıştı artık; odalar tıklım tıklım insandı eşikler insandı kıpır kıpır pencereler sonra kapılar hatta çitler ve bahçe insandı da herkes birbirinin kulağına eğilip bazı şeyler fısıldıyor susuyor ve bakıyordu. Sonra kapkara bir kazan kuruluyordu getirilip bahçedeki biberlerin yanına herkes dönüp ona bakıyordu. Birisi çalı çırpı toplayıp ateş yakıyordu kazanın altına herkes ateşe bakıyordu. Kazana su dolduruyordu sonra birisi birisiyle herkes suya bakıyordu. Derken birisi ağır çekime yakalanmış uzak el kol hareketleriyle birilerini camiden teneşir almaya birilerini defne dalı bulmaya birilerini de kefen için bir bez aramaya gönderiyordu ve herkes başını çevirip aynı anda gidenlere bakıyordu. Sonra o birisi imam minareye çıkıp salâ vermeye başladığı sırada çocuğun babasını soruyordu başka birisine ve o birisi de omuzlarını çekip sessizce dudaklarını kıpırdatıyordu. Anlaşılan bilmediğini ve görmediğini belirtiyordu.

Sarı bıyıklı adam kalabalığın ortasındaydı oysa görüyorduk biz bir türlü kucağından bırakamadığı o kocaman şekerle birlikte şaşkınlığının içinde öylece dikiliyordu. Derken nedir o elindeki diyordu da muhtar kılığındaki birisi ona o dilsizler gibi susup usulca başını yere eğiyordu. Gelgelelim muhtar kılığındaki nedir o lan diye ısrar edip yaklaşıyordu ağır ağır. Sonra onun sesini işiten başka bir birisi dikkat kesilip bakıyordu onlardan yana. İşte muhtar kılığındaki o zaman gel hele muhtar diyordu bakana bak bunun elinde acayip bir şey var! Muhtar önündeki insanları sağa sola iterek kuşkulu bakışlarla geliyordu hemen; onun peşinden kalabalık da geliyordu. Muhtar adamın kucağındaki kocaman şekere bakıyordu kocaman gözlerle; onun peşinden kalabalık da bakıyordu. Kokluyordu sonra ufak bir parça koparıp; kalabalık da kokluyordu peşinden… Lan bu afyon sütü diyordu muhtar turşu küpüne düşmüş gibi yüzünü buruşturarak; afyon sütü diyordu kalabalık da…

Sonra adam kucağındakinin ne olduğunu o ana dek hiç bilmiyormuş gibi tuhaf tuhaf bakıyordu köylülere ve koşuyordu birden ve sütbeyaz atına atlayıp çabucak çıkıyordu köyden çıkıyordu da kurşun hızıyla uğuldayan ormanın derinliklerine dalıyordu… Ormanı telâşlı nal şakırtılarıyla geçip bir solukta atının başını kayalıklara çeviriyordu sonra terden sırılsıklam kesilen yüzüyle işte göründü derken bir tepeyi aşıp ansızın kayboluyordu… Derken gene ormanda alacalı bulacalı çamların arasında görüyorduk onu biz; atının yelesine kapanıp hüngür hüngür ağlıyordu kederinden ağlıyor ağlıyor ağlıyordu da kendini yamaçlara vuruyordu bu kez ve uçurumlar geçiyordu peş peşe döne dolaşa gene kayalıklar geçiyor ve köylülerle bizim bilmediğimiz bir vadinin derinliklerinde belki lâcivert bir akşam karanlığına dalıp yavaş yavaş kayboluyordu…

Sahne değişiyordu sonra; bakıyorduk ki o adam atına binip de henüz köyden çıkmamış gibi kalabalık hâlâ aynı yerde aynı şaşkınlık içinde duruyor. Günler öncesindeler yani; bu yüzden de bahçenin köşesindeki kazan kaynamamış daha defne dalları gelmemiş kefen için bez bulunamamış ve camiye teneşir almaya gidenler dönmemişler. Hatta minareye çıkan imam salâ veriyor hâlâ; sesi yanık yanık neredeyse başka dilde söylenen bildik bir türkü hüznüyle bütün köye yayılıyor … İşte ben Sinemacı Şerife görünmemek için arka sıradaki sandalyelerin ardına büzülüp böyle derken beklenmedik bir anda muhtar da atlıyor atına ve biz onu adamın peşinden gidecek de yaka paça tutup getirecek sonra da perdenin orta yerine bir vuruşta devirecek sanıyoruz ama öyle olmuyor.

Muhtar kalabalığa dönüp diyor ki; bu çocuk ben gelene dek asla mezara konmayacak! Herkes bakıyor; neden? Çünkü işin içinde iş var diyor muhtar kedi gibi gözlerini kısıp; işin içinde türlü türlü iş var… Köylüler bakıyorlar; nasıl bir iş ki? Muhtar eşinip duran atın üstünden; şimdi ben ilçeye giderim diyor. Köylüler kıpırdanıyorlar; sonra? Şimdi ben ilçeye giderim ve devletin kapısına dayanırım… Bakıyorlar; eee? Devletin kapısına dayanırım ve onu haberdar ederim derim ki efendim böyleyken böyle… Sonra? Sonra derim ki böyleyken de işte şöyle şöyle… Eee? E’si savcısı gelir buraya devletin doktoru jandarması gelir ve sorup soruştururlar her şeyi. Nasılken nasıldı hadi söyleyin bakalım derler… Sonra? Sonra zabıt mabıt tutulur da çocuk ancak o zaman defnedilir!

Peki diyor köylüler boyunlarını büküp bekliyorlar.

Gelgelelim un perisine benzeyen o kadın onlar kadar sessiz beklemiyor muhtarın dönüşünü; olup bitenleri öğrenir öğrenmez demek gül gibi yavrumu öpöz babası zehirledi diyerek yeri göğü yıkıyor. İşit ey kınalı kuzum diyor sedirde yatan ölüye; o yere batasıca heybede yıllardır senin ölümünü taşırmış da baban benim haberim olmazmış işit! Kadınlar kulağına eğilip hep birlikte; sus diyorlar ona çenene sahip olmazsan bu gidişle çocuğunun peşinden kocam da kaybedeceksin sus… Ama o susmuyor durup durup; demek kaçakçıymış boyu posu devrilesice diye sesi kısılana dek söyleniyor günlerce ve iç çekiyor sonra durup durup hıçkırıyor…

Derken evde ne varsa kapının dışına fırlatıyor bir sabah; ipekler savruluyor kat kat bahçede bir zaman renk renk halılar yuvarlanıyor çillerini döke saça bir keklik havalanıyor ve şaşırmaya bile fırsat bulamayan kalabalık sağa sola kaçışırken bu kez de simli seccadeler uçuşuyor havada allı pullu başörtüleri ve kelebek kanadı gibi yanıp sönen gümüş tepsiler uçuşuyor… Bunları ardı arkası kesilmeyen bir fıstık yağmuru izliyor sonra fıstıkların peşinden leblebiler yağıyor bahçedeki köylülerin üstüne halkalı şekerler sırma kuşaklı fincan takımları çın çın çınlayan çinko cezveler ve mendil uçlarına düğümlenmiş küçük koku şişeleriyle kırmızı kurdelâlı çeyrek altınlar yağıyor da hiç tahmin edemedikleri bunca zenginlik karşısında artık herkes şaşırıp kalıyor. Gene de kimse ağzını açıp herhangi bir şey demiyor kadına filme yanlışlıkla girmiş uykulu birer sinema seyircisi gibi uzaktan uzağa durup yalnızca bakıyorlar.

Sonra aradan kaç gün geçmişse artık yorgun birkaç atlı giriyor köye; kuşluk vakti uzun sürmüş bir savaştan yenik dönüyorlarmış gibi koyun sürülerinin arasından geçip tökezleye tökezleye eve doğru yaklaşıyorlar. Gelip çitlerin dibine durduklarında sağda solda uçuşan ipeklere tuhaf tuhaf bakarak; burası mı diye soruyor içlerinden biri. Burası savcı bey diyerek hemen iniyor muhtar ve koşup çabucak onun atını tutuyor amma savcı bir süre daha oturuyor eyerin üstünde yüzünü buruşturup somurtuyor. Sonra ötekilere şöyle gönülsüz ve buruşuk bir bakış fırlatıp; tuhaf diyor muhtara dönerek neden kimse yok? Bilemem beyim derken çevresini hızla kolaçan ediyor muhtar bahçeye saçılan onca öteberiyi görüp şaşırıyor ve; ben giderken köylülerin hepsi buradaydı diye kekeliyor. Ortalığa bir kez daha göz gezdirdikten sonra; neyse diyor savcı neyse sıcak canımıza okudu zaten biz bir an önce işimize koyulalım!

İniyorlar…

Peşlerinden yükler de indiriliyor üç portatif sandalyeyle bir masa bahçeye götürülüp duvarın gölgesine kuruluyor. Muhtar siz azıcık soluklanırken bari gidip ben de soğuk bir şeyler getireyim diyor çekingen bir sesle. Ardından da şimdi sırası mı ulan demelerinden korkuyor olmalı ki garibim ellerini önüne kavuşturup endişeyle bekliyor. Savcı gömleğinden bir düğme daha çözerken başını sallıyor ona hemen koş dercesine; ama kel kafalı şişman ayran varsa ayran diyor elinin birini havaya kaldırıp. Çantaları açmaya çalışan üçüncü adamsa yüzünü çevirip bakmıyor muhtara orada yokmuş gibi sessiz sedasız dosyaları çıkarıp çıkarıp masanın üstüne yerleştiriyor. Üstelik de büyük bir titizlikle yapıyor bu işi dosyaların arasından taşan kâğıt uçlarını kocaman iki küreğe benzeyen elleriyle düzelterek defalarca gözlerini kısıp kontrol ediyor. Çantaları kapatıp yere bırakıyor sonra da cebinden güdük bir kalem çıkarıyor ve ucunu yavaş yavaş yontmaya başlıyor.

O sırada savcı bir an önce gidelim doktor diye uyarıyor ayran isteyeni; aman elini çabuk tut. Doktor başını sallıyor usançla sallarken de terli yanakları bıngıl bıngıl titriyor. Derken bu koku neyin nesi azizim diye soruyor savcı. Bilgiç bilgiç ortalıkta kimsenin olmayışı boşuna değil diyerek başını sallıyor gene öteki ve ekliyor; herhalde ölü beş gün önceki gibi durmuyor! Ne yani köylüler kokudan mı kaçtı sence? Elbette kokudan kaçtılar savcı bey yoksa avuç içi kadarcık bir köyde ölü evi bu denli ıssız mı olurdu? Savcı yüzünü buruşturuyor acı acı bir yandan da masanın üstündeki dosyaları bir kez daha düzeltmeye çalışan adama dönüp; sen de zaptı tutmak için hazırlığını yap diyor. Peki efendim diyor adam ve masanın üstündekilere bir kez daha çekidüzen verdikten sonra kâğıtların arasına karbonları yerleştirip çabuk çabuk iğneliyor.

Muhtar da çelimsiz bir delikanlıyla geri dönüyor o sırada ve bardakları onun elindeki tepsiden alıp tek tek herkese dağıtıyor.

Jandarma nerde peki diyor doktor savcıya. Dağal Köyünde vukuat varmış diye yanıtlıyor öteki yetişebilirlerse gelecekler. Ayranı bir dikişte yarıya indirip soluklanıyor doktor; Dağal mı Dedeköy mü? Savcı yüzünü buruşturuyor gene belli ki o sıcakta sorulan sorular gitgide canını sıkıp onu canından bezdiriyor. Gene de ne bileyim hangisi yahu diyor yapış yapış bir sesle; ha Dağal olmuş ha Dedeköy ne fark eder ikisi de o dağın kuytusunda değil mi? öyle diye yanıtlıyor öteki. Beriki de yanı başında dikilen muhtara elindeki bardağı uzatırken zaten o dağın eteğinde bir uğursuzluk var bugünlerde diyor kendi kendine konuşurmuş gibi koşuşturup durmaktan jandarmanın imanı gevriyor.

Susuyorlar…

Herkes mendilini çıkarıp ağır hareketlerle terini siliyor bir süre; ardından yapacak bütün iş ilçeden kalkıp buraya kadar gelmekmiş de sanki onu da işte böylece tamamlamışlar gibi aylak aylak oturup uzakları seyrediyorlar. Hatta ayranını içtikten sonra dayanamayıp masadaki dosyaların duruşunu bir kez daha gözden geçirerek avuç içleriyle tekrar düzelten de katılıyor bu seyire; gözlerini kısıp karşılarındaki ormana derin derin bakmaya belki de hayaller kurmaya başlıyor. Derken önlerinde bir bahçe bir orman bir tepe bir genişlik ve bir yeşillik halinde serilip duran doğanın güzelliğine bakarak yıllar var ki bu dağların ardına gelmemiştim diye hayıflanıyor savcı cennet buraları azizim cennet! Doktor küçümsemeye yakın bir ifadeyle gülümsüyor ona ve; bence cennet ancak yaşanabiliyorsa cennettir diyor yaşanamayan cennete cehennem demeli… Öteki onu işitiyor kuşkusuz ama gözlerini ormanın yeşilliğinden ayırıp bakamıyor yalnızca elini sinirli sinirli sallayarak alnına konan sinekleri kovuyor. Gelgelelim sinekler birkaç karış ötede kısa bir tur atıp hatta peşlerine birkaç sinek daha katıp gene eski yerlerine dönüyorlar. İşte savcı o zaman hadi artık işimize bakalım diyerek doğruluyor birden ve hemen ardından da; yanılıyorsun azizim diyor doktora cenneti güzel kılan aslında ele geçirilemeyişidir!

Öteki sen bilirsin dercesine hem savcıya hem bize bakıp gülümsüyor.

Yerine tekrar oturuyor savcı sonra sırtını duvara verip gömleğinin yakasını çekiştirirken; peki diyor muhtara dönüp bahçedeki bu ipekler ne böyle bu keklik kafesi bu halılar bu fındık fıstık bu başörtüleri ve bunca mutfak eşyası? Vallahi bilemem beyim diyor muhtar tek tek onun saydıklarına bakarak; demin de demiştim ya size ben giderken bunlar yoktu bahçede köylüler vardı… Şimdi de köylüler yok bunlar var diyor savcı sertçe neler oldu burada muhtar? Vallahi bilemem beyim… Peki azizim peki o halde kimler biliyorsa onları çağır bana. Ama doğru dürüst bir şey bilenler gelsin karşıma boş yere martaval okuyacaklara hiç zamanım yok! Tahammülüm de yok ayrıca bilesin! Doktora dönüyor siz de bir an önce işinize bakın azizim otopsiye hemen başlayın!

Doktor yanaklarından süzülen teri elindeki mendille bir kez daha kuruladıktan sonra çantasını alıp gönülsüzce kalkıyor ve bol bol bez istiyor otopsi için muhtardan varsa pamuk istiyor ayılıp bayılmayacak gözüpek iki yardımcı leğen tabak sabun ve bulunuyorsa alkol yoksa rakı değilse kolonya o da bulunamayacaksa sirke ya da bunlara benzer başka başka şeylerle daha bir yığın öteberi istiyor da muhtar nereye koşacağım bilemiyor o sırada doktorun bir çırpıda sayıp döküverdiği onca şeyi nereden bulabileceğini de bilemiyor da belki bön bön bakıyor.

O böyle bakarken yanında iki tıfıl erle jandarma komutanı çıkıp geliyor soluk soluğa dudaklarını çevik bir dil darbesiyle çabucak ıslatıp; sonunda yetiştik diyor demesine ya başını çevirip de kimse onunla ilgilenmiyor. Böylece o daha az öncesine dek kendisine bağlı olan iki erin varlığına bağlanıyor sanki onların önünde tedirgin ve kısa adımlarla arada bir durup yüzlerine baka baka volta atıyor.

Gitgide bunalan savcı hadisene be adam diye çıkışıyor o sırada muhtara çağır bana şu ölünün babasını! Demiştim ya beyim diye ezilip büzülüyor muhtar olaydan sonra babası aldı başını gitti… Nereye gider yahu? Bilemem beyim… Komutan atılıyor hemen; neden gitti peki insan böyle bir durumda çekip gider mi? Muhtar ellerini ağlamaklı bir yüzle iki yana açıp bakıyor ve biz anlıyoruz ki afyon sütü denen şeyden henüz savcıya söz etmemiş. Komutan alnını kaşıyarak düşünür gibi yapıyor o sırada gözlerini ağır ağır Sinemacı Şerifin salonunu dolduran seyircilerin üstünde gezdiriyor ve; ben şu ölüyü bir göreyim diyerek eve doğru yürüyor. Peşinden erler de girecek oluyorlar ama işte biz görüyoruz kapıda durduruluyorlar. Siz evin çevresini araştırın diye emrediyor komutan; ne bulursanız toplayın bir kenara göreceğim!

Derken komutana benzeyen perişan bir adamın kapıdan çıkışını seyrediyoruz perdede; burnunu iki parmağıyla sımsıkı tutmuş boğuk bir sesle vallahi işiniz çok zor diyor hâlâ eşiğin dibinde elinde çanta bekleyen doktora içerisi berbat kokuyor üstelik binlerce sinek. Her yeri istilâ etmiş. Doktor biliyorum bilirim ya da öyle olacağı zaten belliydi dercesine başını sallıyor ona ardından da öğrenirse otopsiye gerek kalmayacakmış gibi ölüm sebebi ne sence diye soruyor. Bilmiyorum diyor komutan aynı boğuk sesle zehirlenmişe benziyor sanki… Savcıyla yanındaki dönüp o sırada komutanın yüzüne bakıyorlar lâfın gerisi gelecek mi diye ama konuşmuyor artık komutan erlerin duvar dibine topladığı eşyalara doğru yürüyüp usulca çömeliyor ve ipeklere allı pullu başörtülerine halılara tabaklara ve sırma kuşaklı fincan takımlarına belki dakikalarca evire çevire bakıyor. Gene de onu en çok mendil uçlarına düğümlenmiş küçük koku şişeleriyle kırmızı kurdelâlı çeyrek altınlar ilgilendiriyor nedense onları koklar ya da sayarcasına uzun uzun inceliyor. Sonra eski püskü bir bez yığınına uzanıp önüne çekerken bize dönüp; herhalde bütün bunlar bir karı koca kavgasının sonucu diye mırıldanıyor. Duraksıyor derken ve başını çevirip birden; işte diyor işte bu her şeyi açıklıyor.

Nedir o diyerek hemen ayağa kalkıyor savcı. Bezleri açıp gösteriyor ona komutan bir yandan da açıklıyor; kaçakçıymış bu herif afyon sütü alıp satıyormuş! Bence çocuk da bununla zehirlendi savcı bey zehirlenince de herif foyasının meydana çıkacağım anlayıp tüydü! Başını sallıyor savcı… Komutan da sallıyor ona bakıp bu sırada ve sanki ikisi yalnızca baş hareketinden oluşan sessiz bir dil kullanarak o adam hakkında bir süre atıp tutuyorlar.

Sonra bana kadını çağır diyor savcı.

Okur Puanı4 Oy4.35
4.4
Puan


Kayıp Hayaller Kitabı kitabının ön okuması bu kadar...

Eğer kitabı beğendiyseniz lütfen satın alın. Diğer okuyucularımıza da kitabı önermek için kitabı puanlamayı ve paylaşmayı unutmayın.

okunuk.com

Satın Al| idefix Satın Al| D&R Satın Al| trendyol Satın Al| İnkılap Satın Al| kitap365

Okur Puanı4 Oy4.35
4.4
Puan

Log In

Kullanıcı adı veya epostanızı giriniz
Daha Fazla İçerik
Son