“Başkalarının gürültüsünü değil, kalbinin fısıltısını dinle…”

Bu bir yolculuk.

Neyin sazlıkta başlayıp neyzenin nefesiyle ruh bulduğu olgunlaşma yolculuğu…

Kapıları sana açılan, sende başlayıp sende biten bir tekâmül…

İlişkinde, bedeninde, zihninde ve kazancında hayatını dengelemek yolunda verdiğin bütün çabalarına rehberlik etmek üzere yazılmış olan bu kitap, bir başına aralamayı başaramadığın kapıları ardına kadar açabilmek için buluştu seninle.

Aslında muhtaç olduğun bilgi hep ortadaydı.

Yaradan seninle her an konuştu ama duyamadın, çünkü zihnin fazla gürültülüydü.

Sana yardımcı olabilecek insanlar hep vardı ama sen onları hayatına dahil etmedin çünkü kalbin başkalarına güvenmeyi unuttu.

Önüne çıkan her engelden kaçındın, çünkü içinde uykuya bıraktığın potansiyelinden çoktan vazgeçtin.

Her şeyin aslında mümkün olabileceğine dair inancını yitirdin.

Hayatın içinde kazanmak, başarmak ve yetişmek için sürekli koşturdun ama hiçbir şeye yetişemedin çünkü zaman seni artık esir aldı. Öyle hızlısın, öyle meşgulsün ki, bedenin artık ruhunun önüne geçti.

Şimdi bu kitapta durmayı öğreneceksin. Yavaşlığı keşfettiğinde bedenin ruhuna kavuşmanın coşkusunu yaşayacak.

Burada doğru nefes almayı öğreneceksin.

İlişkilerini, işini, kazancını ve sağlığını yeniden inşa edeceksin.

Unuttuğun ne varsa, şimdi her şeyi hatırlayacaksın.

Kendinden yeni bir sen var edeceksin.

Memnun olmadığın her şeyi yıkma ve yeniden inşa etme zamanı.

Korkma, ihtiyacın olan güç sende zaten var.

Ben sadece bulmana yardım edeceğim…

BEN NEY’İM

“Aşk kime benzer?” diye sordu.

“Aşk bir neyzene benzer” dedim.

“Aşk bir neyzene benzerse biz neyiz?” diye sordu.

“Evet” dedim. “Çok doğru!… Aşk bir neyzene benzerse, biz Ney’iz!”

I. BÖLÜM

SENİN İÇİN GELDİM

“Derdin kendindendir bilmiyorsun
derman yine sendedir görmüyorsun
koskoca âlem içinde yerleştirilmiş
sen kendini hâlâ küçük bir şey mi zannediyorsun?…”
– Hazreti Ali

Vakti zamanında Avrupa’nın ünlü müzelerinden birinde dünyanın en pahalı elması sergileniyormuş. Gözünü elmasa diken bir hırsız da aylardır bu taşı çalmanın yollarını arayıp durmuş. Soygunun her aşamasını iyice düşünmüş. İncelikli bir plan yapmış.

Sonunda soyguna çıkmaya karar vermiş ve gece olmasını beklemiş. Uygun saatte müzeye girmiş ve tam da planladığı gibi kolayca elmasa ulaşıp çalmayı başarmış.

Bütün kapıları teker teker geçtikten sonra hiç hesaplamadığı bir güvenlik görevlisi ile karşılaşmış. Adam kulakları sağır edercesine düdüğünü çalıp, diğer güvenlik görevlilerini uyarmış. Bir panik havasıdır esmiş…

Çok geçmeden güvenlik görevlileri koşup gelmişler. Hırsız durup bekler mi? Koşarak olay yerinden kaçmış. Elinde elmasla karanlık bir sokağa dalmış, bir de bakmış ki yerde evsiz bir dilenci yatmış, uyuyor.

Hırsız, elindeki elması dilencinin cebine atıp koşmaya devam etmiş. Köşeyi döndüğünde bir polisle yüz yüze gelmiş. Hırsız derhal silahına davranmış ama polis ondan daha hızlı çıkmış ve adamı vurmuş. Hırsız oracıkta ölmüş.

Sabah olunca dilenci uyanmış tabii. Eski paltosunda dünyanın en pahalı elmasının durduğundan habersiz… Cebine bakmak aklına bile gelmemiş. Günler günleri, haftalar haftaları kovalamış ama dilenci cebinde bir hazine taşıdığını bilmeden avuç açıp dilenmeye ve sokaklarda titreyerek uyumaya devam etmiş. Yıllardır üzerinden çıkarmadığı paltosunun ceplerini her zamanki gibi bomboş zannediyormuş.

Aradan uzun zaman geçmiş… Sonunda bir gün dilenci de cebinde elmas taşıdığından habersiz ölüp gitmiş. Üzerindeki kıyafetler de kimsesizler mezarlığına atılmış. Hayatı boyunca dünyanın en pahalı elmaslarından biriyle yaşadığı halde ceplerine bakmayı hiç akıl edememiş.

Unuttuğun Elması Hatırlatmak İçin Geldim

Hepimizin cebinde belki bir, belki iki, belki de daha fazla sayıda elmas var. O potansiyele sahibiz. Yapabilme ve olabilme becerisini taşıyoruz içimizde. Belki görmezden geliyor, belki de ceplerimizi karıştırmayı akıl edemiyoruz.

Ben sana elmas dolu ceplerini hatırlatmak için geldim.

Unuttuğun ya da hiç tanışmadığın parçanı, seninle tanıştırmak için varım.

Sana dengeyi anlatmaya geldim.

Çünkü bu benim hocalarıma verdiğim sözüm…

Sana hocalarımdan öğrendiklerimi ve kendi deneyimlerimi anlatmama izin ver.

Kavuştuğumuza Memnun Oldum

“İlim ilim bilmektir

İlim kendini bilmektir.

Sen kendini bilmezsen

Bu nice okumaktır.”

– Yunus Emre

Bir gün seninle yolumun kesişeceğini biliyordum. Zira ikimiz de aynı kadim yolun yolcusuyuz. Aynı sonsuz arayışın içindeyiz. İkimiz de sorguluyoruz.

Neden sen ve ben aynı anda buradayız?

Yollarımız neden milyonlarca yıllık dünya hayatının bu diliminde kesişti?

Neden ikimiz de bu âleme gönderildik?

Hayat bizi hayvanların ve diğer canlı mahlukatın hiçbir zaman deneyimleyemeyeceği bir hisle sınadı ya da sınıyor…

Arayış. Kendini bulma arayışı.

Evet, insan türünden başka hiçbir canlının hayatında olmayan içsel bir sınav bu…

Kendini bulma arayışı.

Bazen sabahları uyanmak için bile bir bahane bulamadın kendine.

Her gün uyanıp sürekli aynı şeyleri yapıyor olmaktan dolayı kızgınsın.

Çünkü hayatı tekrarlayıp durmak çok anlamsız…

Bir zamanlar sana keyif ve hoşnutluk veren şeylerin bile çok zaman ne tadı var ne tuzu.

Olsa da olur diyorsun olmasa da…

Çünkü bunlar da anlamsız…

Kendini tükenmiş hissediyorsun. Bazen çekip gitmek geliyor içinden. Bazen yepyeni bir sayfa açmak, her şeye sil baştan başlamak.

İnsanlar seni yoruyor. Stratejiler yapmaktan, başkalarına karşı güçlü görünmekten sıkıldın artık. Neden olduğum gibi olamıyorum diyorsun kendine ya da neden olmak istediğim gibi olamıyorum?

Ben sana bu arayış yolculuğunda yardım etmek için buradayım. Çünkü bana yardım edenler de bir gün başkalarına yardım etmem koşuluyla eğittiler beni. Başkasına bir hayrı olmayacaksa, bilginin ne anlamı var ama değil mi?

Bir gün seninle aynı yolun üzerinde karşılaşacağımı ve birlikte bu kitabın satırlarına bakarak soluklanacağımı biliyordum.

Seni bekliyordum, yol arkadaşım…

Hoş geldin!

Kavuştuğumuza memnun oldum…

Elimdeki Taşa Kaç Para Verirsiniz?

Sana kısaca hikâyemden bahsetmek isterim. Bu kitabı aldıysan ve sen de hiçbir şeyin tesadüf olmadığına inanıyorsan, seninle mutlaka ortak sorunlar yaşamışızdır. İnanıyorum ki benim hikâyemde de kendinden parçalar bulacaksın.

Hiçbir şey tesadüf değil bu hayatta… Elindeki kitapla buluşmanın da bir tesadüf olmadığını, okudukça anlayacaksın.

Ben 13-14 yaşlarımdayken özgüvensiz, içine kapanık, suskun bir çocuktum. Kimseye hayır diyemezdim. Okuldaki derslerde cevabını bildiğim sorular için bile kaldıramazdım elimi. Çekinirdim, utanırdım. Başkalarının benimle ilgili düşüncelerinden çok etkilenirdim. Eleştirildiğimde günlerce kafama takar, kendi içimde savaşır, hayata küserdim. Yeteneksiz ve hiçbir işe yaramayan bir çocuk olarak görürdüm kendimi.

Yine de bir potansiyelim olduğuna inanırdım. İçimde açığa çıkmayı bekleyen gücün henüz farkında bile olmasam da çocuk kalbimle varlığını hissettiğim anlar olurdu.

Herkes bir yetenekle doğar, lakin başkalarından onay bekler potansiyelinin açığa çıkması için. Oysa ihtiyacın olan tek şey rehberliktir, onay değil. Başkalarının sendeki değeri bilmesini beklemek ve onların sendeki yetenekleri canlandırmasını ummak, bu sınav yolculuğunda içine düşeceğin en büyük hatadır.

İnsan çoğu zaman bunların farkında olmaz ve kendi değeriyle tanışabilmek için bazen bir ustanın rehberliğine ihtiyaç duyar.

Söylemek istediğim şeyi anlamanı kolaylaştıracağını umduğum bir hikâye anlatmak isterim sana.

Vaktiyle bir hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisini sınava çekmek ister. Öğrencinin eline altın renkli parlak bir taş verir. “Oğlum…” der. “Bunu al, sağda solda esnafa göster, kaç para vereceklerini sor, sonra da bir kuyumcuya götür. Taşı kimseye satma. Sadece kimin ne fiyat biçtiğini öğren gel, kâfi.”

Öğrenci aldığı ödevi yerine getirmek için çarşıda dolaşmaya başlar. Önce bir bakkal dükkânına girer ve “Bu taşa ne fiyat biçersin efendi?” diye sorar. Bakkal parlaklığından pek etkilendiği bu taşı eline alır ve dikkatle evirip çevirir. Sonra da “Buna bir lira veririm” der. “Benim oğlanın çok hoşuna gider.”

Öğrenci, bakkaldan sonra bu kez terziye yönelir. Terzi de parlak bir boncuğa benzettiği taşı eline alıp “Güzel bir şeye benziyor bu” der. “Ben bunu hanımlara yaptığım bir elbisenin üzerinde kullanabilirim. Sana yirmi lira vereyim.”

Öğrenci çok şaşırır. Bakkalın bir lira fiyat biçtiği taşa, terzi tam yirmi katını ödemeyi teklif ediyordur. Öğrenci terziye teşekkür ederek çıkar. Doğruca bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar.

“Bu kadar değerli bir mücevheri nereden buldun sen?” diye sorar hayretle. “Buna kaç lira istiyorsun söyle?”

Öğrenci ne diyeceğini bilemediğinden “Siz ne fiyat biçersiniz?” diye sorar. Kuyumcu derhal atılır. “Ben buna yüz bin lira veririm” der. “Hatta sen bunun için ne istiyorsan onu da veririm.”

Öğrenci “Satamam” deyince kuyumcu ısrar eder. “Bu taşı bana sat. Dükkânımı, evimi, hatta arsamı bile vereyim.”

Öğrenci bu taşın bir emanet olduğunu, maalesef satmaya yetkisinin olmadığını açıklar.

Taşı alıp kuyumcudan ayrılan öğrencinin kafası iyice karışmıştır. Hemen hocasının yanına döner. Yaşadıklarını olduğu gibi anlatır.

Bunun üzerine hoca sorar:

“Anlat bakalım, tüm bunlardan ne çıkardın?”

“Çok şaşkınım efendim” der öğrenci. “Ne diyeceğimi bilemiyorum. Kafam karmakarışık.”

“Bak oğlum…” der hoca. “Bir şeyin değerini ancak işin ehli anlar. Her şey değer bilenin yanında hakkının karşılığını alır. Bu yüzden hayatın boyunca hiçbir zaman başkalarının senin hakkında karar vermesine izin verme. Biri sana değersiz dedi diye, kendini değersiz hissetme. Çünkü değerli taştan ancak kuyumcular anlar.”

Kuyumcuyla Tanışmam

15 yaşıma geldiğimde bir kuyumcuyla tanıştım, yani bir ustayla. Beni himayesine alarak yönlendirdi, sufilik yolunu açtı. Kalbimin uyanış süreci de böylece başlamış oldu.

O kuyumcuyla, yani ustamla tanışma hikâyem öyle birdenbire olup bitmedi. Her şeyin bir süreci, doğru zamanı, hatta evveliyatı vardır.

Küçükken kendimi kötü hissettiğim zamanlarda evliyaların radyo kasetlerini dinlerdim. Eskiden radyo kasetleri vardı, denk geldin mi bilmem? Ben o kasetleri dinlerken anlatılanları gözümde canlandırır, hayalimde izlerdim.

Çocukluğum Bursa’da geçtiği için Aziz Mahmud Hüdayi’nin hocası Üftade Hazretleri’nin, Emir Sultan Hazretleri’nin türbelerine yakındım. Radyo kasetlerinde velilerin hikâyelerini dinledikten sonra, soluğu türbelerde alırdım.

Keşke yaşasalardı, keşke onları görebilseydim de bana da rehberlik etselerdi diye geçirirdim içimden. Bir zaman sonra bu veliler gibi değerli bir ustam olsun diye dua ettim.

Fakat bu nasıl mümkün olabilirdi bilmiyordum. Çok istediğim halde o usta bir türlü karşıma çıkmıyordu. İçim içimi yiyordu. Bu sonsuz ilim deryasında rotasını bilmeyen küçücük bir sandal gibi hissediyordum kendimi. Ta ki Mevlana’nın şu sözüyle karşılaşıncaya kadar:

“Aramakla bulunmaz. Lakin bulanlarsa hep arayanlardır.”

İşte o zaman anladım ki, istemeye ve aramaya devam etmeliydim. Aramaktan vazgeçmemeliydim. Elbet bir gün karşıma çıkacaktı. Doğru zamanı Yaradan zaten bilir.

Bir gün ney taksimi dinlemek ve sema töreni izlemek için bir arkadaşımla birlikte dergâha gittim. Yaşlı bir neyzen vardı dergâhta. Öyle etkilenmiştim ki ondan, ney üflemeye başlamam da sayesinde oldu.

Neyin sesi zaten ayrı güzeldi. Kalbimin içinde dolanıp tınlıyordu. Fakat neyzen sadece neye üflemiyor, onunla birlikte yok olup gidiyordu. Bedenini burada bırakıp bilinmez bir âleme gidiyor gibiydi. Onu izlemek tarifsiz bir histi benim için. İçsel bir şölendi adeta.

Ney taksimi bitince herkes neyzenin yanına gitti ve hürmetle elini öpmek istedi. Tek hünerinin ney üflemek olmadığını düşündüm o an. Aslında çok değerli bir üstattı o.

Arkadaşımla ben durup sabırla bekledik kalabalığın dağılmasını. Etrafı sakinleşen neyzen bizi fark edince, gelebilirsin der gibi gözleriyle çağırdı bizi. Sıcak bakışları, manalı yüzü ve tatlı tebessümüyle bile beni mest ediyor, kendine bağlıyordu adeta. Hani temiz yüzlü insan derler ya, işte öylesine duru, açık ve şeffaftı. …

"

Ben Ney’im kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıda senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

idefix trendyol D&R kitap365
beğendiniz mi?

Ben Ney’im (2018)