Dünya Kadınlar Günü’nde çıkan bu kitabı; anne olup evlat yetiştiren, eş olup etrafa mutluluk saçan, işçi olup memur olup çalışan, sağlığa, bilime, tekniğe katkı yapan, sanata, edebiyata, müziğe bambaşka bir renk katan, var olduğu günden beri dünyayı olduğundan daha güzel yapan sevgili, şefkatli, merhametli tüm dünya kadınlarına armağan ediyorum.

Teşekkür

Bu kitabın yazılmasında bana her zaman olduğu gibi sevgiyle, şefkatle destek veren sevgili çocuklarım Yağmur ve Hasan’a, sevgili kardeşlerim Yükselen ve Mustafa’ya, yazdığım her kitabı okuyup beni yönlendiren sevgili dostum M.K.D’ye, beni her konuda destekleyen sevgili Madalyon Psikiyatri Merkezi psikiyatrist ve psikologlarına, titiz çalışmaları ve sevgi dolu yaklaşımıyla sevgili editörüm Neclâ Feroğlu’na ve kitabı en güzel şekilde çıkarmak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan sevgili Doğan Kitap ailesine teşekkürlerimi sunarım.

Giriş

Sevgili okurlarım,

Bu kitapları yazmaya başladığım ilk zamanlarda, acaba bunlar okunacak mı, okuyanlar beni anlayacak mı, vermek istediğim mesajları alacak mı diye çok endişe etmiştim. Şimdi ise ben nasıl onları anladımsa, onlar da beni okudular ve anladılar diyorum.

Televizyonda yayınlanan ve benim yazdığım ve Hayata Dön adlı kitaptan uyarlanan İstanbullu Gelin dizisinden aldığınız huzuru ve terapi sahnelerine gösterdiğiniz ilgiyi gördükçe, daha çok yazmam gerektiğini düşünüyorum.

Anlaşılmak, herkes gibi benim için de işte bu kadar güzel, bu kadar önemli ve değerli.

Belki de bu yüzden siz sevgili okurlarımla bir araya gelince kendimi en yakın dostlarımın arasındaymış gibi hissediyorum. Aramızda tarifi zor bir bağ oluştu. O enerjiyi siz benden alıyorsunuz, ben de sizden. Çok güzel, çok pozitif bir enerji bu… İki tarafa da çok iyi geliyor.

Özellikle KADER MOTİFİ kavramı, her birinizin çok ilgisini çekti. İnsanın kendi kaderi ve geleceğiyle ilgili bir şeyleri merak etmesi tabii ki çok doğal. Buna psikolojik fal da diyebiliriz. Özellikle biz kadınlar fala meraklıyızdır. Sevgili annem ben her kahve içtiğimde kahve falıma bakar ve çok güzel şeyler söylerdi bana.

Falda hep güzel şeyler çıkmaz, dediğinizi duyar gibiyim ama ben o güzel olmayan şeyleri de nasıl güzel yapacağımızın peşine düştüm. Ancak size bunları öyle iyi anlatmalıyım ki, sizler de hayatınızı daha da güzelleştirebilin.

İşte bu son romandaki kahramanlarımız Nalan, Hayri, Türkân ve Laz kızının aşklarını, hayatlarını, başlarına gelenleri, daha doğrusu kader motiflerini okudukça, anladıkça, onların fallarında neler çıktığını, bunları değiştirip değiştiremediklerini gördükçe belki sizler de dönüp kendinize, kendi kader motifinize bakacak, o motifte beğenmediklerinizi değiştirmeye çalışacaksınız.

Bizim toplumumuz, çok farklı sosyokültürel seviyelerdeki insanlardan oluşuyor ve biz hep birlikte yaşıyoruz. İşçisi köylüsü, zengini fakiri, okumuşu okumamışı… Aynı ülkenin birbirine hem çok benzeyen, hem de birbirinden çok farklı doğruları, farklı alışkanlıkları, farklı dünya görüşleri olan insanlar bunlar… ve bu insanlar da bazen birbirine âşık olabiliyor.

Bir varoş çocuğu ile konaklarda, köşklerde yaşamış prenses gibi bir kadın birbirine âşık olursa ne olur? Bu aşk o insanlara daha sonra hangi bedelleri ödetir? Hiç düşündünüz mü?

Benim kitaplarım hüzün yüklüdür. Bunu biliyorsunuz artık ama ne yapalım, hüzün zaten hayatın her yerinde var ve aslında hepimizin iyi tanıdığı ama aşk gibi, kelimelerle anlatılması zor bir duygudur. Bu ölümlü dünyada biraz da hüzün olsun artık, değil mi?

Bu kitapta muhteşem bir aşkı anlatacağım size. İnsanın yüreğini yakıp kavuran, hem sevgiliyi, hem kendini kor ateşe çeviren aşkı ve bu aşkın bedelini anlatacağım. Ayrılığı anlatacağım, şairlerin ölümle eş tuttuğu ayrılığı. “Ölüm mü yoksa ayrılık mı daha acı?” sorusunun cevabını arayacağız birlikte.

İnsanın ayrılık kadar canını yakan bir başka şey daha var; aldatılmak… Aldatılmayı, aldatılmanın insan ruhunda açtığı yaraları da anlatacağım bu romanda.

Biliyorsunuz, benim kitaplarımda sizlere hep gerçek, yaşanmış hikâyeler anlatıyorum, yani aslında hayatın, kaderin yazdığı hikâyeler bunlar. Doğal olarak da hayal gücünden çıkan hikâyelerden çok farklılar ve onların sonunu da doğal olarak ben değil, hayat belirliyor.

Ben her gün klinikte akşama kadar birbirinden çok farklı insanların hayat hikâyelerini dinlerken gördüm ki, hayatın kendine göre bir adaleti var. İlahi adalet… Bunu hayatın içinde yaşarken, oradan oraya koştururken göremiyoruz. Adaleti hemen, o anda görmek istiyoruz ama hayat bizim kadar aceleci değil. O, neyi, ne zaman yapacağını çok daha iyi biliyor.

Ödül de ceza da duygularımız aracılılığıyla geliyor bize. Zaten insanoğlu hayatı duyguları üzerinden yaşıyor. Sevinç de mutluluk da, acı da, hüzün de, aşk da hep bu duygular aracılığıyla ulaşıyor bize. Her ne kadar tüm kararlarımızı düşüne taşına, aklımızı kullanarak aldığımızı sansak da, bu kararları bile çoğu zaman duygularımız aldırıyor bize.

Aslında bizim kaderimiz biz daha dünyaya gelmeden yazılmaya başlıyor. Bizi kucağına almaya hazırlanan ya da hazırlanmayan, bizi dört gözle bekleyen ya da beklemeyen evlerde açıyoruz gözlerimizi. O evde büyüyor, şekilleniyor ve bize doğru diye tanıtılan şeylere inanıyoruz. Sonradan bir türlü değiştiremediğimiz, kaderimize yön veren katı çocukluk inançlarımız, yine o evlerde kazınıyor zihinlerimize. Duygularımız ise doğduğumuz evlerde şekilleniyor, güçleniyor ve yaralanıyor.

Ah bu yaralar… Kaderimizi de o evlerde aldığımız bu yaralar yazmıyor mu?

Bizi diktatör, lider, kahraman yapan da; kâşif, mucit, dünyaca ünlü edebiyatçı, besteci, ressam yapan da; bir cani, bir katile dönüştüren de; ezilen, reddedilen, sevilmeyen, dışlanan, hep terk edilen, ayaklar altında çiğnenen yapan da; merhametli, şefkatli yapan da işte bu yaralar…

Kaderimiz işte o evlerde yazılıyor.

Küçükken çekilen acıların ateşi kolay sönmüyor, kolay unutulmuyor ve izlerini hayatımız boyunca üstümüzde taşıyoruz. O ilk çocukluk yıllarında üzerimize yapışan olumlu ya da olumsuz enerjiyi, daha sonra biz etrafımıza yaymaya başlıyoruz.

Duygularımız tıpkı bir virüs gibi salgın yapar. Eğer çevreye yaydığımız duygu şiddetse, o dönem şiddet kol gezer dünyada, sevgiyse yumuşacık sarar her birimizi.

Bir bebek istenmediği, sevilmediği, değer verilmediği, güvenebileceği bir sahibinin olmadığı bir dünyaya gözlerini açarsa, sonradan bu dünyaya güvenmesi, huzurla, keyifle, mutlu mesut yaşaması zordur. O zavallı çocuğun bu işte hiç suçu yoksa da hayat daha ilk günden ona açılan güzel yolların önünü keser. O çocuklar da sonradan ortaya çıkan duygusal açlıklarını bazen gerekli gereksiz alışverişler yaparak, bazen durmadan yemek yiyerek, bazen de madde kullanarak doyurmaya çalışırlar.

Mutluluk bir karardır sevgili dostlarım. Eğer bir insan mutsuzsa, onu bu dünyada hiçbir şeyle mutlu edemeyiz. “Kim ister ki mutsuz olmayı?” dediğinizi duyar gibiyim. Kimse istemez tabii ama ona zamanında mutlu olmayı kimse öğretmediyse, ruhu hep bir şeylere isyan ediyorsa, adalet duygusu incinmişse artık onu başkaları mutlu edemez ki… İnsanları huysuz ve geçimsiz yapan da sevgisizliktir zaten. O mutsuzluğuyla, huysuzluğuyla barışıktır. Ancak bunu kendisi çok ister ve çok gayret ederse değiştirebilir.

Her birimiz bu hayatın içinde pek çok kez yıkıla yıkıla yaşarken hayatın bizi yıkamadığı günlerimiz de olduğunu nasıl da çabuk unutuyoruz değil mi?

Doğduğumuz günden itibaren milyonlarca birbirinden farklı duygu biriktiririz içimizde. Bu duygular, her ne yaşadıysak, onlardan tüten dumanlar gibidir ve her birinin başka bir rengi, farklı bir kokusu vardır. O duyguları koca bir kavanoza doldursak, sonra da iyice çalkalasak, ortaya hangi renk çıkarsa, kaderimizin rengi de odur işte. Sonra da ömrümüzün sonuna kadar kendimize, geçmişte en sık yaşadığımız duygularla örülü bir hayat yaşatmanın yollarını arar ve buluruz. Yani çocukluk acılarımızı kendimize tekrar tekrar yaşatırız. Olaylar, kişiler farklı da olsa, duygular hep aynıdır.

Bize çocukluk acılarımızın bir benzerini yaşatacak kişileri gözünden tanır, bir de üstelik ona âşık oluruz. Sanki bir şey bizi ona doğru mıknatıs gibi çeker. Sonradan bir şeyleri anlar gibi olur, buna şans deriz, tesadüf deriz. Oysa tesadüf deyip geçtiğimiz pek çok şey aslında tesadüf değildir. Hayat onu kendi ellerimizle buldurur bize.

Eğer insan parayla mutlu olabilseydi, bu dünyada sadece zenginler mutlu olurdu. Para insanı rahat ettirir, konfor sağlar ama duygularımız konforu başka yerlerde arar.

Gerçi yoksulluk kendi başına bir mutsuzluk kaynağıdır ama zengin olmasanız da şöyle böyle idare edebiliyorsanız, mutlu olmaya en yakın kişiler arasındasınız demektir.

Aslında hepimizin içinde bir aslan yatar, yani hep olmak istediğimiz ama bir türlü olamadığımız bir ideal insandır o. Ona benzemediğimiz sürece horgörür, aşağılarız kendimizi. Bu, bizi sürekli ısıran, dürtükleyen, huzursuz eden huysuz aslan sadece âşık olduğumuz zaman bir süreliğine bizimle uğraşmaktan vazgeçer. Çünkü aşk o kadar büyüktür ki, aslanın yattığı yeri bile alır elinden ama o da genelde vefasızdır, çabuk tüketir kendini.

Düşünüyorum da, ailelerinin gururu, umudu olabilen, duygusal destekten mahrum edilmeyen şanslı çocukların sayısı artsa, bu ülke bambaşka bir yer olurdu. Umarım bizden sonraki kuşaklar, çocuklarını bu bilinçle yetiştirir.

Hayatı iyi yaşamak, mutlu ve başarılı olmak, her zaman bir umut, bir ışık arar kendine. İnsanların kendine olan güvenini artırmak, onlara umut vermek ise dünyanın en kolay işidir. Biz insanlar birbirimize bunları her an yapabiliriz. Sıcak bir gülümseme, sevgi dolu bir dokunuş, onu beğendiğimizi, ona değer verdiğimizi gösteren ufak tefek jestler bile, karşımızdaki insana kendini iyi hissettirir.

Bir insanın kendini iyi hissetmesi bütün güzelliklerin başlangıcıdır. Huzur da, mutluluk da, sağlık da, başarı da işte bu küçük, küçücük şeylerle yaşanır.

Sevgi ise her derdin dermanıdır. Son yapılan araştırmalar ölümcül hastalıkların çoğunun sevgisizlikten kaynaklandığını gösteriyor. Sevgi, bazen ölüme bile dur diyebiliyor demek ki…

Bizim insanlarımız yeryüzünde yaşayan diğer insanlara pek benzemez. Bizler, duyguyu dibine kadar yaşamaya meraklı bir milletiz. Ben de tam olarak öyle biriyim zaten ve bundan çok memnunum çünkü insan hissettiği sürece vardır, yaşıyordur. Arada kara günler, bazen de pırıl pırıl ak günlerde…

Sevgili dostlarım,

Bu kitabı tamamen gerçeklerden yola çıkarak yazdım ve kişilerin tanınmaması için gerekli özeni gösterdim.

Eğer bu kitaplar, ömrünüzün tek bir anını bile daha mutlu, daha sevgi dolu yaşamanıza vesile olabiliyorsa, ne mutlu bana.

Her birinize ayrı ayrı sevgi ve saygılarımı gönderiyorum.

Dr. Gülseren Budayıcıoğlu, Psikiyatrist

Ankara, 2019

1

Kliniğe girdiğimde hafif bir müzik sesi geliyor kulağıma. Çok eskilerden, bizim gençlik zamanlarımızdan kalma ama insanların hâlâ çok severek dinlediği bir müzik bu.

“You mean every thing to me…”

Hüzünle karışık bir heyecan kaplıyor içimi. Kendimi tıpkı o zamanlardaki gibi hissediyorum. Yani genç, diri ve enerji dolu. Sonra asansörün aynasında şöyle bir kendime bakıyorum. Genç değilim ama hâlâ yüksek bir enerjim var. İşte bu enerjiyi bana bu klinik ve biraz sonra odama girip çıkmaya başlayacak olan hastalarım veriyor.

Bana genelde çoğu hüzünlü hikâyeler anlatsalar da, benim odamdan çıkarken onların gözlerinde gördüğüm pırıltı, yorgunluk filan bırakmıyor bende. Masalarında oturan ve beni görünce gülümseyerek hafifçe ayağa kalkan sekreterlere ben de gülümseyerek odama geçiyorum.

Bakalım bugün odama kimler girip kimler çıkacak, kimlerin kaderlerinin onlara ne tür cilveler yaptığını görecek, kimlerin dertlerini, acılarını paylaşacağım.

Masama oturunca yeni bir dosya açmak üzere sol yanımdaki dolaba doğru uzanırken Tuna fırtına gibi giriyor içeri. Sürekli okurlarım bilir, Tuna benim ofisteki yardımcım, elim kolum, neredeyse her şeyimdir. Elinde, soğuğundan camı terlemiş kocaman bir bardak su var. Bu kadar kiloyla insan nasıl bu kadar çevik olabiliyor acaba? Ben hiçbir zaman böyle çevik, bu kadar hareketli olamadım. Kolejde beden eğitimi derslerinde öğretmenimiz bize sırayla uzun, üzeri deri kaplı bir masanın üzerinden takla attırırdı. Ne kadar zor gelirdi böyle şeyler bana. Tuna’ya şimdi şu halının üzerinde takla at desem, saniyede atar. Hem de bu yaşta ve bu kiloyla…

Kafamı kaldırsam Tuna hemen başlayacak konuşmaya ama kaldırmıyorum. Elinden bardağı alıp yaz kış hep buz gibi içtiğim suyu bir dikişte bitiriyorum. Bardağı masama koyarken Tuna karşımda heyecanla bekliyor. Yerinde duramıyor, bana anlatacağı heyecanlı bir şeyler var demek ki. Kafamı kaldırmadan soruyorum.

“Tuna, şu halının üzerinde bir takla atsana!”

Çok kısa bir sessizlikten sonra ikimiz birden gülmeye başlıyoruz.

“Sizin canınız sıkıldı galiba, benimle uğraşmaya başladığınıza göre!”

“İstersen bunu hemen yaparsın değil mi?”

“Yaparım tabii, ne var bunda!”

“Tamam, tamam. Şimdi söyle bakalım söyleyeceklerini.”

“Şimdi içeri girecek olan hanımın adı Nalan. Ayol çok değişik bir kadın! Gençliğimizin sinema artistlerine benziyor. En çok da Filiz Akın’a… Ama çok garip giyinmiş. Yeni moda böyle de bizim mi haberimiz yok. Yerlere kadar inen siyah, dantelli bir etek, üzerinde de kat kat yine siyah bir şeyler var. Bir elinde koca bir yelpaze, öbür elinde çanta. Saçları bile eski model. Tahtından inmiş de biri onu zorla buraya getirmiş gibi… Arkasında nedimeleri eksik.”

“Neler söylüyorsun sen Tuna? Masal filan mı yazacaksın? Nereden uydurdun bunları?”

“Ne uydurması! Şimdi görünce siz de anlayacaksınız.

Tuhaf işte… Neye kızdıysa, yanındaki adamı elindeki yelpazeyle az kalsın dövecekti. Kadıncağız sinir krizi geçiriyor. Sonunda ben girdim araya. Görseniz, öyle bir kadından bu tür hareketleri hiç beklemezsiniz. Diğer hastalar da şaştı kaldı duruma; televizyonda dizi seyreder gibi bakıyorlardı. Tabii ben onlar kadar rahat seyredemedim. Araya girmesem, koca adamla başa çıkacaktı. Pes doğrusu!”

Bu bilgileri Tuna’dan ben isterim. İçeri girmeden önce hastalarımız önce onun göz muayenesinden geçer. Hastalara şöyle bir bakar, onlarla konuşur, sonra da fark ettiği önemli bir şey varsa mutlaka bana söyler. Çünkü benim hastalarım, bu odada kendilerini hayatın içinde hissetmezler. Benimle birlikte başka diyarlarda gezinirler. Tuna ise onların hayatın içindeki hallerini görür. Bu bilgiler genelde çok işime yarar ama bugün biraz abarttı galiba…

“Yanındaki adam hem genç, hem de yakışıklı. O da İbrahim Tatlıses’e benziyor. Maço filan ama hoş adam. İnsan onları birbirine hiç yakıştıramıyor. Ben yönetmen olsam, o kadının yanına böyle bir adam koymazdım. Birinden birini değiştirmek gerek.”

“Tuna sen dün gece eski filmlerden birini seyretmiş olmayasın? Filiz Akınlar, İbrahim Tatlısesler filan… Son olarak da yönetmen oldun.”

“Yok Gülseren Hanım, şimdi görünce siz de bana hak vereceksiniz. Adam, tıpkı İbrahim Tatlıses gibi kırmızı bir mont giymiş üstüne. Hani bir seferinde beraber Kıbrıs’a gitmiştik. Biz otururken İbo gelmişti yanımıza. Hani kırmızı bir mont vardı üzerinde. İşte tam da öyle… Uzun boylu, kara kaşlı, kara gözlü, iriyarı bir adam. Bir tek bıyığı eksik, onun yerine de kirli sakalı var. Kadın o koca adamla nasıl başa çıktı anlayamadım. Oysa kendi ufak tefek biri ama durmadan ağlıyor. Hiçbirimiz onu sakinleştiremedik. Ben yönetmen olsam, o kadını kraliçe rolünde oynatırdım. Zaten kılığı kıyafeti de uygun!”

“Tuna yeter!”

“Ama asıl söyleyeceğimi daha söylemedim. Adam kadını buraya zorla getirmiş. Zaten sizinle önce kendisi görüşmek istiyor. Kadına bol bol ilaç vermenizi isteyecekmiş. Başka türlü zapt edemiyorum diyor. Şimdi içeri nasıl alacağız bilmem ki…”

“Bol bol ilaç verecekmişim! Sen şu adamı al bakalım içeri.”

“Tamam. Ben de bu arada kadıncağızı sakinleştiririm.”

Tuna yine fırtına gibi çıkıyor dışarı. Bıraksam sabaha kadar konuşacak.

Biraz sonra kapı kuvvetlice bir iki kez vurulduktan sonra, uzun boylu, esmer, kirli sakallı, üzerine kırmızı bir mont giymiş genç bir erkek giriyor içeri. Tam da Tuna’nın anlattığı gibi… Gerçekten de benziyor İbrahim Tatlıses’e. Elini biraz kaba ve geniş bir hareketle uzatıp bana kendini tanıtıyor ve hemen karşımdaki koltuğa, bacaklarını iki yana açarak oturuyor. Cep telefonunu ve araba anahtarını önündeki sehpaya gürültülü bir biçimde koyduktan sonra başını bana doğru çeviriyor.

Koyu kahverengi gözlerinde hem sert, hem de düzmece bir gülümseme var. Bulunduğu yeri yalnızca kendi hacmiyle kaplamaya çalışan, kendini gereğinden fazla önemseyen, insana pek de güven vermeyen bir havası var. Dimdik ve gururla bakıyor bana. İşini bir an önce bitirip gitmek istiyor galiba.

Benim bakışlarımsa hiç de onunkiler gibi değil.

Kolunu hafifçe masama dayayarak konuşmaya başlıyor.

“Doktor Hanım, Nalan’ı buraya çok zor getirdim. Gitmem Allah gitmem diye tutturdu ama böyle devam edemeyiz. Kaç gündür canımdan bezdirdi beni. Sekreteriniz de gördü ya, durup durup kedi gibi üstüme atlıyor. Bıraksam beni öldürecek. Ben böyle şeylere izin vermem ama acıyorum haline. İşin kötüsü bir gün benim de ters tarafıma gelir diye korkuyorum. Bir vursam neye uğradığını şaşırır da… Bir de ölür kalır, sonra da suçlu ben olurum. Hani derler ya, ölen mi, öldüren mi diye…”

Ağzının kıyısında sevimsiz bir çizgi oluşuyor ama benim bakışlarım, onun daha fazla bir şey söylemesine mani oluyor.

Kadını nasıl da aşağılıyor. Sorun ne acaba?

“Nedir sorun, size neden bu kadar çok kızdı?”

“Hiç canım işte… Beni tapulu malı sanıyor. Biz Nalan’la yedi yıldır birlikte yaşıyoruz. Baştan ben buna deli gibi âşıktım. Gözüm ondan başkasını görmüyordu. Zaten onu elde etmek o zamanlar benim için çok uzak bir hayaldi. Çok uğraştım ama yine de pek ümidim yoktu. Nalan pek normal biri sayılmaz. Biraz garip bir kadındır. Biz onunla aynı şirkette çalışıyorduk. Kedinin ciğere baktığı gibi uzaktan bakar dururdum ona. Sadece ben mi, şirketteki erkeklerin çoğunun aklı Nalan’daydı. Neyse uzatmayalım, bizim patronun başına taş mı düştü nedir, sen bu kızın şoförlüğünü yap, her işinde ona yardım et dedi. Severdi beni patron!”

Bunu söylerken gururlu bir ifade yayılıyor yüzüne. Patronun onu sevmesi demek ki onu çok gururlandırmış.

“Hani derler ya, kul istemiş bir göz, Allah vermiş iki göz… Ben sevinçten uçuyorum. İşte o zaman bildim zaten, ben bu kadına ne yapar eder, kendimi sevdiririm.”

“O zamandan göz koydunuz yani!”

“Yok canım, çok önce gözüme kestirmiştim de, yanına yaklaşmak ne mümkün! Derken ateşle barut yan yana gelirse ne olur? Gerçi tahminimden uzun sürdü ama sonunda kuş kafese girdi.”

“O kadar planlı yani?”

“Yok canım, siz anlamazsınız bu işlerden.”

“Hangi işlerden?”

“Aşktan yani…”

Aşkı ben de anlamazsam kim anlar acaba? Demek aşktan anlayan bir tek o var ve aşkından deli olduğu kadını bugün buraya terk etmek için getirmiş!

“Neden öyle düşündünüz?”

“Ha?”

“Aşktan anlamazsınız dediniz ya…”

“Ha, o mu? Damdan düşmeyen, damdan düşenin halinden anlamaz derler. Siz hiç damdan düşmüşe benzemiyorsunuz. Hele bizim gibileri hiç anlamazsınız.”

Bizim gibiler ha! Sen, ben ayrı gruplardan mıyız? Ne kadar yanılıyor. Ben, o biz dediği şeyin ta kendisiyim aslında ama sanki ne ben onu anlamak istiyorum, ne de o beni. İşte bunda haklı.

Sen gel, önce hiç tanımadığım bir kadını aşağıla, yerin dibine batır, sonra da bana ona olan aşkını anlat. Ben seni şimdilik hiç anlamak istemiyorum arkadaş. Ne söyleyeceksen söyle ve bir an önce çık bu odadan. Benim kafamı da daha fazla karıştırma.

Düşündüklerim az da olsa yüzüme yansımış olmalı ki, bana bakarken hafif bir endişe bulutu yüzünü yalayıp geçiyor.

“Siz yine de şimdilik anladığımı farz edin öyleyse. Dinliyorum sizi” diyorum.

“Şimdi böyle atıp tutsam da, o zamanlar ben buna nasıl âşıktım, onun uğruna nasıl deli divane oluyordum bilseniz… Biri bana deseydi ki, ulan sen bu karıyı kendi elinle bırakıp gideceksin diye, vallaha billaha inanmazdım. Mecnun oldum da kendime çıkacak dağ bulamadım. Aman ne diller döktüm. Sadece dil mi, çok da gözyaşı döktüm uğrunda. Nalan bile bilmez bunları. Kadın ne de olsa, aşağı tarafını göstermeyeceksin.”

Güzel… Anlamasam da yeni bir şeyler söylüyor bu adam. Demek öyle… “Kadına aşağı tarafını göstermeyeceksin!” Hem de bunu bir erkek söylüyor. Oysa ben bu sözleri daha çok kadınlardan duymuştum.

“İşte en sonunda Nalan’ı kafaya aldım. O da bana âşık oldu. Siz beni o zamanlar görseydiniz, yolda yürüyüşüm bile değişmişti. Vay be, dedim kendime, ulan sen neymişsin de haberin yokmuş. Kraliçeye diz çöktürdün… Kolay işler değil bunlar doktor hanım. Hele bizim gibiler için büyük iş bunlar, büyük iş…”

Yine, “Bizim gibiler” diyor. Kendini benden ayırıyor. O ve ben başka dünyaların insanlarıyız. Buraya özel olarak beni kızdırmaya gelseydi, beni bundan daha fazla kızdıracak bir şey söyleyemezdi. Ben hep her dünyanın insanı oldum ya da öyle olmak için çok gayret ettim. Hele ki bu insan bizim topraklarımızdansa, o benim için çok değerlidir zaten. O bendendir. Ama bu adam beni kendinden saymıyor.

“Ama hiçbir şey durduğu yerde durmuyor. Aşk bile. İşte şimdi buraya bu kadından beni bir an önce kurtarasınız diye geldim. Niye? Çünkü bu sefer de başka birine âşık oldum.”

Gözlerinde çılgın bir pırıltı beliriyor. Bir yandan da nasıl gamsız, tasasız bir adam. Ben karşımdaki insanları anlamak, kendimi onların yerine koyarak dinlemek isterim ama bu adamda bunu yapamıyorum. Karşımda oturanın gerçek bir insan olduğunu bile hissedemiyorum. Neyse, o benim hastam değil zaten. Bu işe fazla takılmamalıyım. Onu anlamasam da olur.

“Tam yedi yıl sürdü bu beraberlik. Yedi yılın sonunda yavaş yavaş bendeki heyecan azaldı. Kanıksadım galiba kadını. Derken geçenlerde bir barda Karadenizli bir kadın çıktı karşıma. Ama ne kadın! Aklım başımdan gitti. Fena tutuldum kadına.”

“Nalan Hanım’la beraberken bu tür kaçamaklarınız hep olur muydu?”

“Pek olmazdı…”

“Pek olmazdı” diyor!

“Nalan o zamanlar benim kraliçem, prensesimdi. Hem âşık hem de hayrandım ona. Ne günlerdi ya!”

O günleri düşünürken hüzünlü bir mutluluk yapışıp kalıyor yüzüne. Bu adam, bu haliyle Nalan denen bu kadından nasıl ayrılacak? Aşk bitti diyor ama ben hiç öyle hissetmiyorum.

“Ben aşk adamıyım doktor hanım, aşk… Âşıksam gözüm dünyayı görmez. Laz kızını görünce, kadın kalbimin ortasına bıçak gibi saplandı. Çıkar çıkarabilirsen. Belli ki beni havalara uçuracak, bazen de çok süründürecek. Bu sefer de ona tutuldum Nasıl da kıskanç! Bir yere kımıldayamıyorum. Baktım olmayacak, en iyisi Nalan’dan bir an önce ayrılmak dedim. Dürüst oldum ona. Dedim ki, ben başkasına âşık oldum. Bu iş burada bitsin. Sen misin dürüst olan? Evi başıma yıktı. Telefonlarım derseniz hiç susmuyor. Bana bunu nasıl yaparsın diye yeri göğü inletiyor. Yahu hayatın bile bir sonu var. Bir gün hepimiz tahtalı köyü boylayacağız. Aşkın sonu olmaz mı? Ama anlatamadım ki… Kaç kere intihar etmeye kalktı. Güya bunlarla beni kandıracak.”

Dürüst olmak ne zaman utanmazlıkla, ihanetle, acımasızlıkla, küstahlıkla aynı şey olmuş ki! Nasıl bir adam bu? Onun için her şey ne kadar basit!

“Evdeki hanımın sesi soluğu çıkmazken, sana ne oluyor be kadın? Sen kendini ne sanıyorsun?”

Yok artık! Üstelik evli ha?

“Bir de… Üstelik evli misiniz?”

“Allah bağışlarsa üç de kızım var. Bizim Türkân, hanım hanım oturur evinde ama bu Laz kızının niyeti kötü. Beni bizim hanımdan bile kıskanıyor. Bir de Nalan’ı bilse, kim bilir ne işler açar başıma.”

Evde hanım, bir tarafta ondan ayrılmamak uğruna intihara kalkışan sevgili, son olarak da yepyeni bir sevgili daha… Ohh, keyifler gıcır adamda. Bütün bunları ne kadar da doğal anlatıyor. Karısı evden burnunu çıkarsa vurmaya kalkar ama kendine her şey serbest.

Hay Allah, ben kızıyorum bu adama. Aslında bu odada bana anlatılan her şeyi son derece tarafsız bir şekilde dinlerim. Hiçbir şey için, hiç kimseyi kafamdan bile olsa yargılamam. Sadece, “Neden!” diye sorarım, “Neden böyle yapıyor?”

Bu adamdan hoşlanmadım. Deve misali, her yanı eğri bunun. Bir an önce onunla işimi bitirmeliyim.

“Pardon, adınız neydi?”

“Hayri.”

“Hayri Bey, anlaşılan kadınlarla başınız dertte ama yine de siz bu dertleri seviyorsunuz.”

“Seviyorum da, şu Nalan’dan beni bir an önce kurtarın doktor hanım. Yetti canıma. Artık ilaç mı veriyorsunuz, uyuşturucu mu, bilmem. Düşsün yakamdan. İntihar filan edip de benim başımı belaya sokmasın.”

“Tamam Hayri Bey, siz Nalan Hanım’ı merak etmeyin. Ben onu sakinleştirmenin bir yolunu bulurum.”

İnanmayan gözlerle bakıyor bana. Bu sefer ben de ona bakıyorum. Bu odaya gireli belki de ilk kez dikkatle bakıyorum ona. Sahte bir şeyler var onda. Beni rahatsız eden de bu sahtelik zaten.

“İnşallah bulursunuz ama ne de olsa siz de kadınsınız. Beni değil, onu anlayacaksınız.”

“Onu buraya anlamam için siz getirmediniz mi?”

“Keşke bir gün Laz kızını da getirebilsem.”

“Onu neden getirecekmişsiniz?”

“Şimdi Nalan’ı görünce içinizden bana lanet okuyacaksınız ama Laz kızını görünce belki fikriniz değişir. Bu ötekilere benzemiyor. Bu, Nalan’ın tam zıddı. Nalan beyazsa Laz kızı siyah. Açıyoruz rakıları, sabaha kadar bir muhabbet, bir muhabbet… Çok külhanbeyi bir kadın. Hele bir de garsona seslenişi var ki, işte bunlara deli oluyorum. Nalan beni kötü alıştırmış.”

“Ne diyor garsonlara? …

"

Camdaki Kız kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiysen senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

pttavm D&R

beğendiniz mi?

Camdaki Kız (2019)

Camdaki Kız

Edebiyat Roman
Yazar: Gülseren Budayıcıoğlu  
İlk Basım: 2019
Yayınevi: Doğan Kitap