“İnsan dediğimiz, sandığımızdan çok daha güçlü ve hayata uyum yeteneği çok daha yüksek bir varlık! En önemlisi, yaşama içgüdüsü, bütün acılardan daha kuvvetli!”

Güzel denemeyecek suskun bir kız Ala… Çocukluğunda yaşadığı travmaların ruhundaki yansımalarıyla terapistin karşısında, ancak konuşmuyor. O konuşmakta direndikçe terapist tarihin mahrem yerlerinden bulup çıkardığı unutulmuş hikâyeleri döküyor ortaya: Genç firavun Tutankamon’un esrarlı hikâyesi, Hitler ve Freud’un farklı kişiliklerinden anekdotlar, Katerina’nın, Prenses Süreyya’nın ve Eva Peron’un hüzünlü yaşamlarından küçük kesitler…

Sonunda direnci kırılan Ala’nın, içinde umutsuzluğu, başarısızlıkları ve hayal kırıklığını da barındıran sıradışı öyküsü ortaya çıkıyor.

Çirkin genç kızın açıldıkça güzel bir prensese dönüşmesi ve psikanalizin sihirli değneğinin dokunduğu yerde ortaya çıkan bir başarı öyküsü…

Bu roman aynı zamanda İstanbullu Gelin adıyla televizyon dizisi olarak yayınlanmış ve özellikle terapi sahneleriyle ülkemizde adeta fenomen haline gelmiştir.


HAYATA DÖN

1

Yine akşam oldu. Saatler nasıl da koşuyor insan çalışırken! Madalyon Klinik’te bir gün daha bitmek üzere! Saatlerdir oturduğum koltuğumdan kalkmış, arkamdaki büyük pencerelerden şehri seyrediyorum. Işıklar çoktan yanmış ama geceyle gündüz henüz birbirlerinden ayrılamamışlar. Yaşamla ölüm gibi iç içe geçmiş, sanki bir şeylerin onları zorla ayırmasını bekler gibiler. Ankara’nın dumanlı havasında kapkara bulutlar homurdanarak dolaşıyor gökyüzünde.

Dün gece başladı kar. Rüzgârın da etkisiyle sağa sola savrulan kar taneleri hızla geçiyor camın önünden. Çocukluğumdan beri pek severim bu manzarayı. Kar bir başka hissettirir insana kendini. Geçmiş de oradadır, gelecek de… Hayatın tadı kadar ölümün soğuk nefesi vardır bu beyazlığın içinde. İsterseniz baktıkça hayatın mayhoş tadını bulursunuz, isterseniz yalnızlığı ve çaresizliği görürsünüz. Çocukken başkaydı gördüklerim, şimdi bambaşka.

Tıpkı bu kar taneleri gibi odamın duvarlarında da her çeşit duygunun izi dolaşıyor. Mutlu insan gelmez psikiyatriye. Kimi en sevdiklerini kaybetmiştir, kimi aldatılmış, terk edilmiş, kandırılmış, kimi hayatta aradığını bulamamış, kiminin hayalleri gerçekleşmemiş, kimi işinden olmuş, başaramamıştır. Bir de her şeyi tamam olanlar vardır. Her şeyleri tamam olsa da, başkaları bunu böyle görse de, gönüllerinin bir yerinde hüzün vardır, kırılmışlık, hatta kopmuşluk vardır. Herkesin gördüğü bu tamamlığı bir türlü hissedemezler içlerinde.

Mutlu olmak, “İyi ki varım, iyi ki yaşıyorum ve iyi ki bu güzellikleri görebiliyorum” diyebilmek için öncelikle dünyaya insan olarak gelmek gerekiyor. Sonra da mutlu olmaya karar vermek… Bir gün nasıl olsa ölüp gideceğini, her şeyin biteceğini bilen insanoğlunun hayatta mutlu olabilmesinin tek yolu işte bu. Yoksa hayat onu mutlu etmenin peşinde hiç değil. Ne her sabah doğan güneş, ne geceleri gökyüzünde parlayan ay, ne yağmurlar, ne de kar, hiçbirinin cebinde mutluluk yok. “İşte biz buradayız” diyorlar sanki! “İster mutlu ol, ister mutsuz, ister sevin ister kahrol, ister var ol, ister yok ol…” Kimi bu güzelliklere baktıkça yalnızlığını, çaresizliğini, zayıflığını, her şeyin bir gün biteceğini, bu dünyanın nasıl da yalancı olduğunu görürken, kimi var olmaktan, yaşıyor olmaktan, henüz bir şeylerin bitmediğini hissetmekten mutluluk duyar.

Aslında mutlu olmak nedir ki? Tam olmak, içimizde sürekli kıpırdanıp duran karanlık duygulardan kurtulmak, derin bir oh çekip keyif, huzur ve heyecanı bir arada tadabilmektir ama insanoğlu için bunu becerebilmek o kadar kolay mı? Daha doğmadan başka türlü programlanmışız çünkü. İçimizde bizi hiç rahat bırakmayan, bizden sürekli bir şeyler isteyen, verdikçe alan, aldıkça istekleri durmadan değişen, arsız mı arsız bir şeyler var. Her istediğini versen bile –veremezsin ya– rahat durmaz. Her şeye çok çabuk sahip olmuş şımarık çocuklar gibidir. Bu sefer de verdiklerinden bıkar, olandan usanır, olmayanın peşine düşer. Adına mutluluk dediğimiz şey işte o olmayandır. Olmayanın peşine düşüp bir ömrü böyle geçirmek, kaderine söylenmek nasıl bir seçimse, bu gerçeği bir an önce fark edip mutluluğu kendi içimizde keşfetmek de bir o kadar bilinçli bir seçimdir.

Ben mutlu olmayı seçenlerdenim. Bunu her sabah ve en çok da günün bu saatlerinde kendime hatırlatanlardanım. Karlı bir kış günü, geceyle gündüzün kucaklaştığı bu saatlerde dünyaya gelmişim. Bilmem bundan mıdır, her akşamüstü bu saatlerde bir hüzün, bir sıkıntı çöker ruhuma. Hemen camın önüne atarım kendimi. Yaşadığım şehre, dünyaya, o pencereden görebildiğim her şeye tek tek bakarım. Yaşadığımı hissederim. Sıkıntı yavaş yavaş çekilirken bir heyecan, bir mutluluk alır onun yerini. Sanki dünyaya yeniden gelirim. İşte şimdi yine dünyaya yeniden gelebilmenin telaşı var üzerimde. Görebildiğim her şeye tek tek bakıyorum. Eskiden penceremden dünyanın pek küçük bir bölümüydü gördüğüm. Madalyon Klinik’i yeni taşıdık. Kar kış demeden, koca klinik bu soğukta nasıl taşınır demeden, apar topar geldik yeni yerimize. Ve benim odamın pencereleri artık neredeyse tüm Ankara’yı görüyor.

Uzaklardan bana göz kırpan ışıklara, Hüseyin Gazi Dağı’nın dumanlı tepelerine, Kocatepe Camii’nin kalem gibi, incecik ışıklı minarelerine, elçiliklerin bahçesinden Atatürk Bulvarı’na kadar kat kat uzanan çamlara, ışıklandırılmış büyük binalara, Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün yeşiller içindeki zarif pembeliğine bakıyorum. Hava çok soğuk da olsa bir süreliğine açıyorum penceremi. Şehrin sesi geliyor kulaklarıma. Her şehrin görüntüsü kadar sesi de, kokusu da farklıdır. Ankara bu anlamda kendini aşan bir şehirdir. İnsanda bağımlılık yaratan, kendine has kekremsi bir tadı vardır Ankara’nın. Tıslayan bir düdüklü tencereye benzer. Tısladıkça etrafa is, pas, buhar ve bolca umut saçar. Ezan sesleri ile korna sesleri birbirinin içinde erir. Ve bazen gülen, bazen ağlayan bir şehrin tıslamasını duyarsınız.

Yüzüme çarpan soğuk hava ve havada uçuşan kar taneleri, penceremi daha fazla açık tutmama izin vermiyor. Kaloriferler, el değmeyecek kadar sıcak olsa da, odam soğuk ama sıkıntım geçti. Benim odam kliniğin dördüncü katında. Bu katta benimle birlikte altı meslektaşım daha çalışıyor. Özel yetişkin katı diyorlar bizim kata. Bir altımızda, yani üçüncü katta çocuk hastalarımıza bakan yine özel doktor ve psikologlarımız var. Zemin, bir ve ikinci katlarımızda ise her çeşit hastaya devlet desteğiyle bakılıyor. Yani oldukça büyük ve günde yüzlerce hastaya hizmet veren bir kurum haline geldi Madalyon.

Odamın kapısı açık! Kliniğin tüm salonlarında gezinen müzik sesi odama kadar geliyor. Klinikte ne tür bir müzik çalmamız gerektiğine karar vermemiz kolay olmadı. Herkesin ruhuna gıda olabilecek müzik aynı değildir. Hani bazı renkler, bazı insanlara pek yakışmazken, bazıları da çok yakışır ya! Veya insan her rengin içinde kendini rahat ve huzurlu hissetmez de alıştığı rengi ister ya, işte öyle bir şey! Bazı müzik vardır içimize işler, bizi alır, bambaşka diyarlara götürür. Bazısı da hüzünlendirir ama o hüznü severiz. Sanki çok uzun zamandır görmediğimiz ama görmekten mutlu olduğumuz eski bir dostu görmüş, onunla birlikte yaşadığımız günleri hatırlamış ve hatırladıkça hüzünlenmiş gibi hissederiz kendimizi. Aslında o eski dost kendimizdir. Eski kendimiz… İnsan yaşadıkça uzaklaşıyor eski kendinden. Belki de bu yüzden son yıllarda beni biraz hüzünlendiren, eski ben’e götüren müzikleri daha bir sever oldum.

Madalyon Klinik’te daha çok sözsüz yani enstrümantal müzik çalıyoruz. Şu anda duygulu bir keman sesi geliyor kulaklarıma. Kim bilir, dinleyenlerin her biri nasıl da farklı etkileniyorlardır bu nağmelerden? Kimi uzaklarda kendini gördükçe kızıyor, kimi kendine acıyor, kimi de tıpkı benim gibi geçmişin tozlu yollarında kendisiyle karşılaştıkça içini tatlı bir hüzün kaplıyor, seviyordur o küçük kızı.

Sabahtan beri pek çok insan girip çıktı odama. Her biri ayrı bir sorunu, hayatın başka başka yüzlerini anlattı bana. Yaşlı, genç, kadın erkek, zengin, yoksul, köylü, kentli ama her biri hüzünlü insanlar. Bu dünyanın ölümlü olduğunu bilerek yaşayan insanoğluna hüzün yakışıyor ama acıyı sadece insana değil, hiçbir canlıya yakıştıramıyorum ben. İşin garibi, yaptığım işte çoğu zaman acı var. Keyifli, mutlu insanların psikiyatride işi ne? Keyif ve mutluluk kanatlı bir kuşa benziyor, konduğu yerde uzun süre kalmıyor. Hüznü ve acıyı ise konduğu yerden kaldırmak zor… Her ne kadar psikiyatri, hayatın pek çok yönünü ele almak zorunda olsa da, esas işi acıyla mücadele etmektir. Acı ise insanın olduğu her yerde kol geziyor.

Kimse zamanında çıkmak istemiyor bu büyülü odadan. Odanın büyüsünü onlarla birlikte yaratıyoruz. Ben yalnızken büyü filan kalmıyor burada. Onların enerjisiyle benimki öyle bir harmoniyle birleşiyor ki, hüzünle mutluluk iç içe giriyor sanki ve her biriyle ayrı bir şarkı besteleniyor bu odada. Kıskançlık var, nefret var, aşk, sevgi, mutluluk var, bazen ölüm var, ayrılık var bu şarkılarda. Bunlar olmasa hayat böyle anlamlı olabilir miydi acaba? Sonra kendi şarkılarını alıp kendi hayatlarına doğru akıp gidiyorlar. Onların şarkılarındaki ahenk, benim hayatımın şarkısını da etkiliyor. Ve bir gün daha, bu ahenkle birlikte yavaş yavaş soluyor, akşam oluyor. Akşam her zaman ağırdan alır. Sabah güneşi gibi küstahça dalmaz pencereden içeri. Renkler yavaş yavaş solar, gölgeler çoğalır. Ve o zaman bilirsiniz bir günün daha geçmişte kaldığını.

Masamın üzerinde her zaman bir kutu kâğıt mendil durur. Geçen gün mendiller bitmiş, Klinikte bize çay kahve getiren sevgili kızımız Nevin mendillerin yenisini getirip masama koyarken şöyle dedi: “Hocam, ağlama mendiliniz bitmiş, yenisini getirdim.” Bir an donup kaldım. Yıllardır bu mendilleri masamdan hiç eksik etmedim, çünkü buraya gelen insanlar acıyı genellikle gözyaşlarına döndürüp öyle boşaltırlar burada ama onlara “ağlama mendili” demek hiç aklıma gelmemişti. Sonra düşündüm, Nevin haklı, onlar ağlama mendili. Nasıl diğer doktorlar çalıştıkları yerde mutlaka alkol, tentürdiyot veya sargı bezi bulundururlarsa, psikiyatristler de masalarında ağlama mendili bulundururlar ve bu kâğıt mendil kutuları sık sık boşalır ve yerine yenisi gelir. Her biri boşaldıkça, atmadan önce kısa bir an bakarım o boş kutuya. “Herhangi bir mendil kutusunun bile farklı bir kaderi olabiliyor demek ki” derim içimden. “Bu kutunun içindekiler, insanların acılarını silmek için üretilmiş!”

Bugün yine bu mendilleri sık sık kullandı hastalarım. Oysa buraya ağlamaya değil, doktora bir şeyler anlatmaya, onunla bazı duygularını paylaşmaya gelmişlerdi. Anlatmak, en çok da anlaşılmak istiyorlardı ama daha ağızlarını açarken sözcüklerden önce gözyaşları sahnede yerini alıvermiş ve işte bu ağlama mendilleri o zaman devreye girmiş, insanlar gözlerinden akan acıyı bu mendillere silmişlerdi. Ben artık bunca yıldan sonra çok iyi bilirim bu gözyaşlarının nedenini. Kim bilir kaç zamandır gizlenmeye çalışılmıştır onlar ama bu odaya girip, bir süre gözleri benim gözlerimin içinde bir aşağı bir yukarı dolaşınca kemerleri çözer, ayaklarını frenden çekiverirler. Ben de bazen içimden, bazen de yüksek sesle “Bırak gitsin” derim onlara. “Bırak gitsin… Bu odada kendini tutmak yok!”

İşte böyle başlar duygular ince ince dışarı akmaya. Kolay mı insan olmak? Mümkün mü insan olup da acı çekmemek? “İnsan insanın kurdudur” diyen filozof Thomas Hobbes ne kadar haklıymış! Düşünüyorum da, insanı, yine başka insanlar üzüyor en çok… Taptığı, hayran olduğu, değer verdiği, muhtaç olduğu ve çok sevdiği insanlar… Düşmandan çok dostlar üzüyor. Analar, babalar, çocuklar, kardeşler, sevgililer üzüyor. Bu odada işte en çok bunları konuşur, bunları paylaşırız hastalarımla.

On beş dakikadır odamda yalnızım. Ne gelen var, ne giden. Ben pek alışkın değilim buna. Klinikte hemen hiç boş vaktim olmaz. Ya hasta bakarım veya kliniğin genel işleyişiyle ilgili bitmez tükenmez toplantılar vardır. Onlardan hasta diye bahsettiğime bakmayın! Şimdilerde psikiyatriye gelen insanlara “danışan” diyorlar. Ben sevmiyorum bu terimi. Bu, belki de yeniliğe karşı bir direnç ama sevmiyorum işte. Onlar benim danışanlarım değil, çok sevdiğim hastalarım. Çünkü her zaman söylerim, psikiyatriye gelen insanların zekâ seviyeleri, yetenekleri, iç dünyalarının zenginliği her zaman toplum ortalamasının üzerindedir. Belki de bunun için, bana gelen insanlar, onlardan “hastam” diye bahsetmemden alınmaz, incinmezler. Bazen bu konuda meslektaşlarıma da takılırım. “Psikiyatrist dediğin biraz uçuk olur, hafif kaçık olur” derim. “Çok normal, çok düzgün, çok sıradan, çok uyumlu insandan iyi psikiyatrist çıkmaz” diye düşünürüm. Kendim de bu işi yapıyor olmasam, böyle konuşabilir miydim, bilmiyorum. Azıcık da olsa böyle olmayan biri, böyle olanları yeteri kadar anlayabilir mi, onu da bilmiyorum!

Odamdan çıkıyorum. Bekleme salonunda kimse yok. Tuna yani sevgili sekreterim beni böyle boş boş ortalıkta dolaşırken görünce hafifçe gülümsüyor. Başında kulaklığı, önünde bilgisayarı, bir yandan konuşup bir yandan bilgisayardan randevu veriyor arayanlara. Sürekli çalan telefonlardan bitap düşmüşe benziyor. Yorulduğu zaman daha yüksek sesle konuşuyor. Ne oldu acaba bizim hastalara, hiçbiri yok ortada. Belki de kar, trafiği yine berbat ettiğinden kimse zamanında gelememiştir. Her zaman ben hastaları bekletecek değilim ya, bu sefer de ben onları bekliyorum.

Tekrar odama girip önce duvardaki kütüphanemin, sonra da masamın tam karşısına gelen duvara dayalı, kırmızı kanepenin iki yanındaki lambaları yakıyorum. Çok seviyorum bu saray desenli, küçük, İngiliz koltuk takımını. Muayenehanemi açtığım ilk gün almıştım onları ve yıllardır üstünün kumaşları zaman zaman değişse de, her gittiğim yere benimle birlikte geldiler. Onlara baktıkça, biraz da geçmişe olan bağlılığımı görüyorum. Lambaların şapkaları da kırmızı! Taktım bu kırmızıya ben. Ama takmakta haksız sayılmam çünkü sıcacık bir ışık yayılıyor etrafa. Ahşabın kahverengi yumuşaklığı ile kırmızının insana enerji veren parlaklığını birbirine hep çok yakıştırırım. Sadece çalıştığım alanlarda değil, evimde de genelde bu renkler hâkimdir. İnsan ruhu, işte böyle büyük küçük gizemler barındırıyor içinde. Bazen bilerek, bazen de bilmeyerek hep aynı şeyleri seçtiriyor bize. Bunlar kişiye, kişinin ruhuna özgü küçük şeyler!

Tam masama geçmek üzereyken salondan sesler geliyor kulağıma. Nihayet son hastam geldi galiba. Salondan gelen sesler giderek yükseliyor. Bir sorun mu var acaba? Burada pek böyle şeyler olmaz, Tuna son derece tecrübeli bir sekreterdir. Acaba çıkıp müdahale mi etsem, yoksa biraz daha mı beklesem?

Aman Tanrım, bu bağıran Tuna! Neler oluyor? Tuna neden bağırıyor? Hızla masamdan kalkıp salona doğru koşuyorum. Aynı anda Tuna da masasından kalkmış, tombul bedeniyle hışımla benim odama girmek üzereyken kapıda karşılaşıyoruz. Kapıyı hızla kapatıp içeri giriyor. Yüzü alı al, moru mor. Burnundan soluyor. Yıllardır beraber çalışırız, onu hiç böyle görmemiştim. Ben de heyecanlanıyorum. Kapıya yaslanıyor, gözlerini bir an kapatıp derin bir nefes alıyor. Ben de tam karşısında, meraklı gözlerle bakıyorum ona.

– Ne var Tuna, neler oluyor Allah aşkına?

– Affedersiniz Gülseren Hanım. Ne olduğunu anlasam zaten mesele kalmayacak. Bu kadar da olmaz ki canım! Kızı neredeyse dövecektim.

– Ne yapacaktın?

Sesim odada öyle bir çınlıyor ki, Tuna bir an elektrik çarpmış gibi titriyor.

– Neler söylüyorsun Tuna? Sen kimi dövüyorsun?

– Şey efendim, lafın gelişi öyle söyleyiverdim. Hiç olur mu öyle şey! Tövbe tövbe, benim de başımı derde sokacak. İnanın, ben yanlış bir şey yapmadım. Akşam akşam nereden çıktı bu deli kız?

– Deli kız deyip durduğun benim hastam mı?

– Evet efendim.

Bu kadar yıllık sekreterim bunu nasıl yapar? Hastalarımın benim için ne kadar değerli olduğunu hâlâ bilmez mi? Benim buna ne kadar kızacağımı, böyle bir yanlışı asla kabul edemeyeceğimi bilmez gibi ondan “deli kız” diye nasıl söz eder?

– Onun bir adı yok mu?

– Adı batsın!

– Yeter Tuna… Böyle yapma… Sen bugün çok yoruldun galiba. Şimdi aşağı in ve dinlen. Başka biri gelsin senin yerine.

Tuna şaşkın ve ürkmüş gözlerle bakıyor bana. Tombul bedeni iyice kasılmış, yuvarlak, içi hep gülen gözleri donmuş, bayram çocukları gibi ellerini iki yana açmış, bu soğukta herkes donarken alnında biriken ter damlacıklarıyla öylece duruyor karşımda. Kim bilir kaç yıldır beraber çalışıyoruz… Bütün hastalarım bayılır ona. Sadece onlar mı, ben de bayılırım. Bazen şefkatli bir anne, bazen koruyan, kollayan bir abla gibi davranır bana. Ama bugün ne oldu Tuna’ya? Yaşlandı mı, yoruldu mu? Bu hasta her kimse daha salona gireli birkaç dakika olmadı bile. Ne yaptı da onu bu kadar kızdırdı acaba? Hem burası bir psikiyatri kliniği, sekreter masasında oturuyorsan eğer gereğini de yapacaksın.

Tuna yeniden konuşmak üzere ağzını açmaya hazırlanırken, sağ elimin işaretparmağını dudaklarıma doğru götürüp, “Sus” diyorum ona, “yeter, sus!” Odadan çıkmak üzere arkasını dönerken gözlerinin dolduğunu görünce bu sefer de üzülüyorum, içim titriyor.

Aralık duran kapıdan başımı uzatıp salona bakıyorum. Kumral, dağınık saçlı genç bir kız, pencerenin önündeki kanepenin kenarına büzülmüş, korkulu gözlerle bakıyor bana. Hemen yanı başında yanan büyük masa lambasının ışıkları esmer, sivilceli yüzünde dolaşıyor. Kaşları o kadar gür ve alnı o kadar dar ki, kaş nerede başlıyor, saç nerede bitiyor belli değil. Saçlarının üzerinde gri bir toz bulutu var sanki. Ellerinin üzeri bile siyah uzun kıllarla kaplı. Koyu renk bir şeyler var üstünde. Büyükçe bir çantayı kucağında sanki bebek tutar gibi tutuyor. Genç ama kendine hiç özen göstermemiş.

Özellikle yeni biriyle tanışmak beni her zaman heyecanlandırır ve merakla bakarım ona. Bu bakışta mesleki bir yan da vardır. Önce onu ilk gördüğüm an ne hissettiğimi sorarım kendime. Bir ruh hekimi için bu çok önemlidir. İyi bir ilişki işte bu ilk bakışta kurulur. Terapi dediğimiz şey ise hasta ile hekim arasında kurulan bu ilişkiyle başlar, şekillenir, büyür ve pek çok farklı duygu yaşanır içinde.

Bir de işin teknik boyutu vardır. Psikiyatrist en ince detayları bile görmeye çalışır bu ilk bakışta. Tırnağındaki boyadan, eteğinden sarkan bir iplikten, yüzünde zamanla oluşmuş bir çizgiden, elindeki çantadan, ayağındaki ayakkabıya kadar ona ilk kez gelen kişiyi tek tek gözden geçirir. Henüz dudaklardan tek bir sözcük bile dökülmeden karşısındaki kişiyle ilgili ciddi bir izlenim edinmek ister. Çünkü psikiyatriye gelen insanlar kendileriyle ilgili bildiklerini zannettikleri pek çok şey anlatabilirler doktorlarına ama bunlar onun doğru sandığı şeylerdir. Kimse, çok istese de kendine karşı tam objektif olamaz. Doktor ise her zaman gerçeği arar ve bu yolda genellikle yalnızdır.

Kendimi bir an ünlü dedektif Sherlok Holmes gibi hissediyorum. Sanki bir cinayet işlenmiş, elde bunu çözmek için yeterli delil yok ve dedektif aklıyla ve keskin gözlem gücüyle bu bilmeceyi çözmeye çalışıyor.

– Beni bekliyorsunuz galiba!

Başını sallıyor. “İçeri buyurun” diyerek odama doğru yöneliyorum. Aklım Tuna’da. Ben de çok kırıcı davrandım galiba. Ama böyle de yapılmaz ki… Masama oturunca arkamdan kimsenin gelmediğini fark ediyorum. Neden gelmedi acaba? Ben dışarı çıkıp ona “buyurun” demedim mi? Bu işte bir terslik var ama haydi hayırlısı. Yeniden salona doğru yöneliyorum. O hâlâ aynı şekilde kucağındaki çantaya sarılmış oturuyor. Ben dışarı çıkınca tıpkı biraz önceki gibi korkulu gözlerle bakıyor bana.

– Hanımefendi, beni duymadınız mı? Sizi bekliyorum.

Başını hafifçe önüne eğip öylece duruyor. Hiç beklemediğim bu durum beni biraz şaşırtırken ondan daha da fazla kızdırıyor. Onun yüzünden Tuna’yı da kırdım zaten. Bu kız ne yapmaya çalışıyor acaba? Bir an ne yapacağımı bilemeden, öylece bakıyorum. Sonra yanına doğru yaklaşıyorum ve çantayı sıkıca tutan ellerinden birine doğru uzanarak tıpkı onu dansa kaldırır gibi yaparak odama almaya çalışıyorum.

– Ben doktor Gülseren Budayıcıoğlu. Bugün benden randevu almış ve biraz geç de olsa buraya gelmişsiniz ama iki kere davet ettiğim halde odama gelmiyorsunuz.

Elektrik çarpmış gibi elini geri çeker çekmez, bu sefer de çocuk gibi omuzlarını silkiyor ama ona yaklaşınca kesif bir alkol kokusu geliyor burnuma. Bu saatte alkol alması tuhaf, henüz akşam bile olmadı. Üstelik doktora geliyor! Sanki buraya geldiğine pişman gibi bir hali var. Ona dokunmamdan çok rahatsız oldu. Kocaman çizmesinin üzerine giydiği naylon galoşları çekiştirip duruyor. Onları düzeltmeye çalıştıkça çizmenin kenarından sızan çamurlu sular koltuğun altındaki açık renk halıya doğru akıyor.

– Bırakın artık şu galoşlarla oynamayı da daha fazla gecikmeden buyurun odama geçelim.

– Bize… bu pis şeyleri… neden giydiriyorsunuz?

Ne biçim bir ses bu böyle! İncecik, çocuk sesi gibi, cırtlak ve rahatsız edici! Konuşmamakta haklıymış. Hem randevuna zamanında gelme, hem her şeye itiraz et, bir de üstelik doktora bile gelirken içki iç! Çabucak kızıversem de, kıza baktıkça içimi tam anlayamadığım koyu karanlık bir duygu yalayıp geçiyor. Bu kız çok mu dertli acaba?

– Burası bekleme salonu, biraz sonra başkaları gelir. Benim odama geçsek ve konuşmamıza orada devam etsek daha doğru olmaz mı?

– Girmeyeceğim o odaya.

– Ama burada konuşamayız.

– Konuşmayalım.

– Siz buraya benimle konuşmaya gelmediniz mi?

– Keşke gelmeseydim… Bıktım artık hepinizden… Psikiyatri kliniğinde bile böyle yapılırsa… ben derdimi kime anlatacağım? Daha kapıda başladılar… benimle uğraşmaya.

– Ne yaptılar size kapıda?

– Ne yapacaklar… daha içeri adım atmadan… bu pis şeyleri… ayağıma giymem gerekti.

Özellikle böyle yağışlı günlerde hastalarımıza galoş giydiririz. Bundan doğal ne olabilir ki? Zaten galoşlarla sürekli oynadığı için, içindeki çamurlu suların bir kısmı etrafı kirletti bile. Göğsümün hizasında dolaşıp duran öfke bulutu yukarı doğru çıkmaya çalıştıkça, ben onu derin nefesler alarak tekrar aşağı, eski yerine itmeye gayret ediyorum. Akşamın bu saatinde, kar kış demeden buraya kadar gelmiş birini üzmek, reddetmek istemiyorum ama o neden beni zorlamaya devam ediyor acaba? Bir iki kere hafifçe öksürüp genzimi temizledikten ve sesimin yumuşak çıkmasını sağladığımdan emin olduktan sonra yeniden başlıyorum konuşmaya:

– Burası bir sağlık merkezi! Galoş giymek doğal değil mi? Üstelik siz galoş giymeyi de bilmiyorsunuz galiba, bakın yerlere çamurlu sular aktı çizmenizden.

– Öyleyse siz neden giymiyorsunuz?.. Sekreterinizin ayağında da yoktu… Siz temizsiniz de biz pis miyiz?

– Neler söylüyorsunuz küçük hanım! Sizlere daha temiz bir ortamda hizmet verebilmek için yapıyoruz bunları.

– Ben küçük hanım değilim.

– Adınızı bilmediğime göre, size nasıl hitap etmemi istersiniz?

– Siz en iyisi… bana hitap etmeyin.

Hiç tepki vermeden bir an öylece bakıyorum kıza. Beni gereğinden fazla zorladı. Göğsümde dolaşan bulutun rengi giderek karardı, onu daha fazla tutamayacağım galiba. Hem randevu al, hem de gelince böyle kapris yap. Şimdi onunla uğraşmaktan vazgeçip arkamı dönüp odama girsem, kapıyı kapatsam, o da canı ne isterse öyle yapsa! Hay Allah, Tuna’yı da aşağı gönderdim. Salon boş. Henüz başka sekreter de gelmedi. Şimdi bu kızı burada yalnız bırakmak doğru olmaz. Ayrıca neden bilmem, bu kızdan hoşlanmadım. Bu benim alışkın olduğum bir durum değil. Buraya gelen insanları her zaman sevgiyle, şefkatle karşılarım ben.

– Doktor olunca… insan temiz mi oluyor yani?

– Siz bugün çok mu öfkelisiniz, yoksa bana mı öyle geliyor?

– Evet… öfkeliyim… Buraya gelene kadar… öfkeli filan değildim… Siz delirtiyorsunuz insanı.

Anlaşıldı, bu kız buraya hadise çıkarmaya gelmiş. Onu zorla birileri buraya getirmiş olsa durumu belki anlayabilirdim ama yalnız gelmiş. Demek ki kendi isteği ve iradesiyle almış bu randevuyu. Üstelik ne berbat bir ses bu böyle!

– Bu randevuyu size kim aldı?

– Ne demek kim aldı?.. Benim sizin gibi… azığı belinde hizmetçilerim yok… Tabii ki ben aldım.

Demek benim gibi azığı belinde hizmetçileri yok! Laf da hazır! Çok da bilmiş… Ne ilginç bir tabir bu! Ben bunu çok eskilerden bir yerlerden hatırlıyorum. Babaannem böyle derdi. Azığı belinde hizmetçi! Ama bu kız çok genç!

– Benim azığı belinde hizmetçilerim olduğunu nereden biliyorsunuz?

– Böyle şatafatlı bir yerin… sahibi olduğunuzu… bilmiyorum sanmayın.

– Nereden biliyorsunuz?

– Madalyon yazısındaki O harfinin içinde… sizin adınız yazıyor… İçeri girerken görmemek için… kör olmak lazım.

İçimden gülmek geliyor. Evet, O’nun içinde adım yazıyor ama bir gün, hem de benim hastalarımdan birinin bunu başıma kakacağı hiç aklıma gelmezdi doğrusu. Ne tuhaf bir kız bu böyle!

– Bu sizi rahatsız mı etti?

– Neden rahatsız olacakmışım?.. Siz neyseniz… ben de oyum!

Demek ben neysem, sen de osun. Müstehzi bir gülümseme yayılıyor yüzüme. Galiba onunla uğraşmaktan vazgeçip odama geçeceğimi anladı, beni lafa tutmaya çalışıyor. İyi ama öyleyse neden odama gelmiyor? Orada rahat rahat konuşurduk.

– Demek ben neysem siz de osunuz ama biraz önce azığı belinde hizmetçileriniz olmadığını söylüyordunuz.

– Hizmetçim olmayabilir… ama yine de… sizden aşağı kalır bir yanım yok benim.

– Hiç öyle görünmüyor.

– Nasıl görünüyormuşum?

– Önce emek, sonra da para verip benden randevu almışsınız. Buraya zaten geç geldiniz ve size ayırdığım zaman dolmak üzere. Kendinizi benimle neden kıyasladığınızı pek anlayabilmiş değilim ama eğer ben sizin yerinizde olsaydım bir an önce odaya girer ve verdiğim paranın hakkını alırdım.

– Sizin için para… çok önemli galiba.

– Öyle mi görünüyor?

– Öyle tabii… Bana sadece “para” olarak bakıyorsunuz… Size ödediğim… vizite ücretinden başka bir şey değilim sizin için… Merak etmeyin… çok param var benim… İstersem… sizi de kliniğinizi de… satın alır ve o “O”nun içine… kendi adımı yazdırırım.

Bu sefer hafif bir gülümseme yayılıyor yüzüme. Bu kadar yıllık doktorum, kimseden böyle laflar işitmemiştim. Ama insan bu kıza kızamıyor. Biraz önceki öfkem kayboldu. Bütün bunları neden yapıyor acaba? Çok hasta birine de benzemiyor, olsa olsa çok öfkeli. Bu öfkenin asıl hedefi eminim ki ben değilim ama doktorlara da çok kızdığı belli.

– Doktor musunuz?

– Şimdi de benimle… alay mı ediyorsunuz?

– Aman estağfurullah. Klinik açmaktan filan bahsedince “Belki o da doktordur” dedim içimden.

– Doktor olsam… burada ne işim var?

– İşte şimdi olmadı. Doktorlar insan değil mi, onların sorunu olmaz mı?

– Onlar kendileri çözerler sorunlarını.

Dışarıdan öyle görünüyor demek ki ama bilmiyor ki psikiyatriye en çok doktorlar gelir. Ayakta durmaktan yoruldum, ben de yanına otursam, bu sefer de bu kız hiç gelmeyecek odama. Aslında nerede konuştuğumuz önemli değil ama burası hastaların bekleme salonu. Zaten şu anda salonun boş olması pek ender rastlanan hoş bir durum! İyi de daha ne kadar boş kalacak bilmiyorum ki… Kimse gelmese bile sekreter gelecek. Ayrıca bu katta çalışan tek doktor da değilim. Biraz sonra odalardan seansı biten hastalar çıkacak. Bırakıp gidemiyorum da!

– Bakın, ayakta durmaktan yoruldum. En iyisi salona kimse gelmeden gelin, bu sohbete odamda devam edelim.

– Ben bu pis şeyleri çıkarmadan… hiçbir yere gelemem.

Bazen çok titiz, daha doğrusu hasta derecede takıntılı hastalarımız vardır, galoş giymek bazılarını çok memnun ederken, bazılarını da rahatsız eder. Bu da onlardan biri mi acaba? Ama onlar çok mantıklı insanlardır ve bunu çok nazik söylerler ve biz de onlara galoş giydirmemenin bir yolunu buluruz. Zaten çok titiz oldukları için bataklıktan geçseler bile, hiç kirlenmeden çıkarlar. Bu öylesi de değil. Çizmeleri çamur içinde!

– Bütün mesele ayağınızdaki galoşlar mı?

– Evet… galoşlar!

– Onlar pis değil, temiz. Biliyorsunuz dışarıda kar var. Şimdi o galoşları çıkarırsanız her yer çamur olacak. Buraları kirletmeyi siz de istemezsiniz değil mi?

– Mecbur muyum ben… sizin her dediğinizi yapmaya?

– Bu kurumun bazı kuralları var. Buraya kendi isteğinizle geldiniz ve bu kurallara uymak zorundasınız.

– Hayır… uymayacağım işte!

Böyle diyerek ayağındaki galoşları aceleyle çıkarıp salonun ortasına doğru fırlatıyor. Siyah su damlacıkları hızla dağılıyor çevreye. Bir yandan da çizmesinde biriken çamurlu sular yerdeki açık renk halının üzerine doğru ağır ağır akıyor! Berbat oldu her taraf. “Yerlere bu kadar değerli halı koymayalım” dediler, dinlemedim. Her şeyin en iyisi, en kalitelisi olsun istedim. “Burası herhangi bir sağlık merkezi değil, psikiyatri kliniklerinin hastaları çok farklı olur” dedim. “Güzeli de, özeni de daha çabuk fark eder, bundan çok olumlu etkilenirler” diye tutturdum. İşte, hem de bizzat bana gelen bir hasta, gözlerimin içine baka baka her yanı çamur deryasına çevirdi. Temizlenir temizlenmesine de, bunu benim hastalarımdan biri yapmasa iyi olurdu.

Kliniği döşerken nasıl da titizlenmiştim! Profesör arkadaşlarım bile eşya taşımış, tabloları birer birer kendimiz asmıştık. Kiminin elinde çekiç, kiminin çivi, kimi de sırtında taşımıştı koltukları, kanepeleri. Bir türlü beğenmemiş, her şeyin yerini tekrar tekrar değiştirmiş, sonunda gece yarısına doğru bütün abajurları yakmış, özenle yerleştirdiğimiz eşyalara sırayla oturmuş ve konuşa gülüşe çaylarımızı içerken etrafa baktıkça gözlerimiz kamaşmış, “Emeklerimiz boşa gitmedi” demiştik.

Biraz önce yüzüme yayılan gülümseme, yerini aniden geliveren keskin bir öfkeye bırakıyor. Hoşlanmadım bu durumdan. İçimden gelen ile yapmam gereken şey birbirinden çok farklı. Bu kız hasta değil. Hem sarhoş, hem terbiyesiz… Hastalık insanları terbiyesiz yapmaz. Kişi, her yerde aynı kişidir. Hastayken de, sağlamken de…

Birden geliveriyor gözlerimin önüne… Hacettepe’de asistandım o zaman. Hem yeniydim, hem de hamile. O akşam klinikte nöbetçiydim. Herkes yattıktan sonra koridorun sonundaki odama girip ben de uzanmıştım yatağıma. Uyumuşum. Biraz sonra gürültüyle uyandım. Hemen fırladım yatağımdan. Zaten giyimliyim, doktor gömleğim bile üzerimde. Nurettin adında genç bir delikanlı vardı klinikte. İyi değildi durumu. Onu uyutabilmek için çok yüksek doz ilaç vermiştik. Yerinde duramıyor, içindeki ateşi söndüremiyordu. Koşmak, etrafı kırıp dökerek içindeki fazla enerjiden kurtulmak istiyor, enerji dışarı aktıkça içeri koca bir musluktan daha fazlası doluyordu. Bu onun ikinci büyük nöbetiydi. Arada bir de çılgın gibi gülüyor, sürekli konuşuyor ama ne dediğini kimse anlamıyordu. Odamdan çıktığım anda onunla burun buruna geldik. Gözlerinden ateş fışkırıyor, adeta saldıracak birini arıyordu. Henüz uyku mahmurluğunu üzerimden atamamıştım. Zaten o kadar tecrübesizdim ki, ayık olmam da durumu pek fazla değiştirmeyecekti.

Rakibini kollayan boksörler gibi ellerini yumruk yapmış, etrafımda dönüp duruyordu. İyileştiği zaman biliyordum ki bu geceyi hiç hatırlamayacaktı çünkü aklı başında değildi. Birkaç kere kaldırdı yumruğunu, sonra karnımı gördü, anladı hamile olduğumu. Döndü arkasını, ellerini kaldırdı ve başladı kafasını yumruklamaya. Bir yandan çılgın gibi bağırıyor, bir yandan kendini dövüyordu. Kendini bilmeyecek kadar hastayken bile bana zarar vermemek için büyük bir çaba harcamıştı. Bu kız hasta da değil, terbiyeli de…

Hiçbir şey söylemeden ona bakıyorum. Çok kızdığımı anladı. Bir an için göz göze geliyoruz, hemen kaçırıyor gözlerini benden. Sonra kucağındaki çantayı kenara bırakıp hızla ayağa kalkıyor ve halıdaki çamur lekelerinin üzerinde çocuk gibi zıplamaya başlıyor. Yüzüne gözüne dağılmış saçları onunla birlikte bir aşağı bir yukarı sallanıp duruyor. Aslında şimdi güvenliği çağırıp onu hemen buradan attırabilirim ama böyle yapmak içime sinmiyor. Öyle veya böyle onunla başa çıkmanın bir yolunu kimseden yardım istemeden kendim bulmalıyım.

Bir adım geri çekiliyorum, rahat rahat zıplasın diye ama kafam bilgisayar gibi çalışıyor. Bu kızın ağır hasta olmadığından eminim ama sağlam da sayılmaz. Üstelik alkollü. Ne yapmak istediğini artık biliyorum. Öyle kızdıramadıysa böyle kızdıracak, çileden çıkaracak beni. Zaten benden önce aynı şeyi Tuna’da denemiş ve başarılı olmuş. Beni kızdırmayı, çileden çıkarmayı neden bu kadar çok istiyor acaba? Beni tanımıyor, zaten tanısa bunu asla yapmazdı çünkü beni tanıyan herkes ne kadar yumuşak kalpli, insanlara ne kadar saygılı, sevgili ama bir o kadar da sert ve otoriter biri olduğumu çok iyi bilir.

O ise gözlerimin içine bakarak ve hızını giderek artırarak zıplamaya devam ediyor. Otururken fark etmediğim bir ayrıntı daha takılıyor gözlerime. Ortalıkta zıp zıp zıplayan bu sarhoş ve pis kokan kızın sağ elinin işaretparmağında büyükçe bir sargı var. Sargı beziyle değil, adeta paçavralarla sarmış parmağını. Bütün bu yaptıklarına hiç tepki göstermemem hoşuna gitmedi. Gözlerini benden hiç ayırmadan, ayağındaki çizmeyle halının üzerindeki lekeleri ezmeye, ileri geri hareketlerle sanki lekeleri halıya sabitlemeye çalışıyor. Gözlerindeki öfke, tıpkı ayaklarındaki çamur gibi her yanımı sarıyor.

– Siz temiz ortamlara pek alışkın değilsiniz galiba! Her yere damganızı vurdunuz. Bu lekeleri her gördüğümde sizi hatırlayacağım ve kulaklarınızı çınlatacağım.

Sesimin tonu değişti. Artık istesem de yumuşak çıkmıyor sesim. O ise zafer kazanmış bir komutan edasıyla gözümün içine bakarak zıplamaya, çamur lekelerinin üzerinde bir ileri bir geri oynamaya devam ediyor. Beni kızdırmanın, zor durumda bırakmanın keyfini yaşıyor sanki. Muzip bir bakış fark ediyorum gözlerinde. “Oh olsun işte, sonunda sizi de çileden çıkarmayı başardım” der gibi bakıyor bana. Şimdi öyle bir şey yapmalıyım ki, beni sıkıştırdığı köşeye o girmeli. Aslında istesem kolundan tuttuğum gibi odama alıveririm onu. Zaten tüy gibi bir şey. Kırk kilo ya var ya yok. Üstelik ben yılların ruh hekimiyim ve böyle şeylere alışkınım ama olmaz, istediğim bu değil.

Buranın özel bir klinik olduğunun farkında… Burada hadise çıkmasını istemeyeceğimizi de biliyor. Bağırsa, çağırsa, çığlık atsa herkes çok rahatsız olacak bundan. Buranın kurucusu olarak önce ben istemeyeceğim bunu. Demek edepsiz olduğu kadar zeki bir kız. Bize neden bu kadar kızdığını anlamadım ama her şeyi ince ince planlamış kerata. Biraz sonra anlayacağız ne istediğini ama önce bu oyunu onun değil, benim istediğim şekilde sonlandırmamız gerekiyor.

Başımı hafifçe çevirip kapıya doğru bakıyorum. Şimdi içeri bir giren olsa, halimize çok gülecek. Bu manzara görülmeye değer doğrusu! Hasta, salonun ortasında zıp zıp zıplıyor, doktoru da başında durmuş onu izliyor. Ben olsam gülmekten yerlere yatardım ama şu anda hiç gülecek halim yok. Halılar da rezil oldu. “Öf be kızım, akşam akşam nereden çıktın sen?

Tuna’nın yerine gelecek olan sekreter de biraz daha gecikir inşallah” diyorum içimden. O da şaşıp kalacak halimizi görünce. Üstelik şu anda yeni bir uyarana bu deli kızın nasıl tepki vereceğini de hiç bilmiyorum.

Hemen yanı başımdaki büyük, mor kadife, berjer koltuğa yavaşça oturuyor ve bu garip şovu merakla seyretmeye başlıyorum. Artık o av oldu, ben avcı. Zıplamaktan nefes nefese kaldı ama durmuyor. Oturmamdan rahatsız olduğunun farkındayım. Onu biraz daha rahatsız edebilmek için bacak bacak üstüne atıyor ve iyice yerleşiyorum koltuğa. Şaşırma sırası artık onda. Niyeti beni kızdırmak, zor durumda bırakmaktı ama beceremedi. Aslında fazlasıyla becerdi de, istediği tepkiyi alamadı. Şimdi yeni bir plan yapması gerekiyor.

Yüzüne bakıyorum, nefes almakta zorlanıyor. Biraz daha devam ederse düşüp bayılacak. Aslında bu kadarını istemiyorum. O, bu oyunu beni kızdırmak için başlattı ama iş tersine döndü. Benim bir şey yapmama gerek kalmadan, o yeteri kadar cezalandırdı kendisini. İşin tuhafı, şu anda kendisi de bunun farkında. Kendisini durdurmadığım, istediği tepkileri vermediğim için öfkesi giderek artıyor. …

"

Hayata Dön kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiysen senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

pttavm D&R

beğendiniz mi?

Hayata Dön (2019)

Hayata Dön

Edebiyat Roman
Yazar: Gülseren Budayıcıoğlu  
İlk Basım: 2019
Yayınevi: Doğan Kitap