Eşit eğitim hakkı
1924

Eşit birey hakkı
1926

Eşit seçme seçilme hakkı
1934

Kadın erkek eşitliği fıtrata ters
kürtaj olma
sezaryen yaptırma
en az üç doğur
hamileysen sokağa çıkma
kahkaha atma
bankta kızlı erkekli oturma
talibin çıkarsa seçici olma
haddini bil
itaat et
okuma
düşünme
sus!
2015

Kadın

Hülya’ya

Elif

Swissair uçağı Zürih’ten havalanmıştı.

Washington’a gidiyordu.

Atlantik üzerindeydiler.

75 yaşındaki first class yolcusu, eklemlerini hareket ettirmek için koridorda yürümeye başlamıştı ki, eski gizli servis elemanı olan koruması yanına geldi, suratı allak bullaktı, sadece ikisinin duyabileceği şekilde mırıldandı, “Sayın başkan, iki uçak Dünya Ticaret Merkezi’ne çarpmış!”

Hani, inanılması imkânsız şeyleri duyunca “hadi canım” der gibi müstehzi bi ifade olur ya, işte o ifade oturmuştu yaşlı adamın mimiklerine.

“Pilot sizinle görüşmek istiyor” dedi koruma…

Kokpite girdiler.

Uçaklar kaçırılmıştı.

İki tanesi Dünya Ticaret Merkezi’ne, biri Pentagon’a çakılmıştı, biri de kayıptı, derhal İsviçre’ye geri dönüyorlardı.

“Kanada’ya inemez miyiz?” diye sordu yaşlı adam…

Kaptan kestirip attı, “Zürih’e dönüyoruz” dedi.

Emir böyleydi.

Pearl Harbor’dan bu yana ilk kez Amerikan topraklarına saldırı yapılıyordu.

Tarih, 11 Eylül 2001’di.

O yaşlı yolcu, dolar’a hükmeden, Amerikan Merkez Bankası’nın efsane Başkanı Alan Greenspan’di.

Döndü, oturdu yerine, koltuğuna bağlı telefona sarıldı, kaput, hatlar kilitti… Yerdekiler bile birbirleriyle konuşamıyordu, havadaki nasıl konuşsun… Düşündü kara kara, üç saat boyunca… Her gün dört trilyon dolar pompalayan dünyanın motoru Amerikan ekonomisi felce uğrayacak, korku “küresel kartopu” etkisi yapacaktı.

Ve, herkesin bi şey desin diye ağzına baktığı kişi, havada, pencereden dışarı bakıyordu.

İndiler nihayet… Ayağı yere basar basmaz, “çalışır bi telefon bulun bana” dedi. Buldular. Amerikan Merkez Bankası Başkanı, tarihi kriz hakkında ilk talimatını verecekti. Herkes nefesini tuttu. Tuşladı telefonu, saniyeler adeta seneler gibiydi.

Ve…

“Andrea iyi misin?” dedi!

Dünya ekonomisinin en önemli adamı, dünya biraz beklesin demiş ve ilk önce eşini, sevdiği kadını aramıştı.

Dokuz sene sonra, tarih 2010.

Servis otobüsünün penceresinden dışarı bakıyordu genç adam, mutlu bir gülümseme vardı yüzünde… Yıllarca arazide, zor şartlarda yaşamış, vuruşmuş, nihayet İstanbul’a tayin olmuş, iki yaşındaki kızının huzurlu geleceği için hayaller kuruyordu ki… Bomba patladı.

Tahribatı artırmak için konulan çivilerden biri boynuna saplanmıştı. Tecrübeli askerdi, vaziyeti anlamıştı, son bir gayretle cep telefonunu çıkardı, tuşladı…

Atlantik’in ötesinde değil, iki kilometre ötede, lojmanda, Kardelen Elif’in telefonu çaldı.

10 dakika önce öperek uğurladığı eşi arıyordu.

Açtı.

“Canım” dedi.

Sesi gelmedi maalesef, son nefesi geldi.

Feleğin çemberinden defalarca geçmiş olan kahraman çavuş, felaket anında, son kez, ama aslında ilk önce… Sevdiği kadını aramıştı.

Eminim “iyiyim, merak etme” demeye gayret ediyordu.

Ve, “seni seviyorum” demeye.

Şu anda 84 yaşında olan Amerikan efsanesi Alan Greenspan Türbülans Çağı isimli kitabında anlatmıştı kendi öyküsünü… Türbülanstan türbülansa savrulan Türkiye’nin kahramanı, 28 yaşındaki Çağlar’ın öyküsü ise, bırakın kitap olmayı, kıytırık haber olmayı bile zor başardı.

Halbuki, her terör saldırısı, uçakların gökdelenlere çarpması gibi bi şeydir aslında… New York’ta olduğu için daha önemli, Halkalı’da, Şemdinli’de olduğu için daha önemsiz değildir.

İster Swissair’in first class’ında dünyanın patronu Amerikalı ol, ister servis otobüsünün dandik koltuğunda uzman çavuş maaşıyla kıt kanaat geçinmeye çalışan Türk ol… Hissettikleri aynıdır.

Pencereden dışarı bakarak yazıyorum bu satırları size ve çok düşündüm, sonunu bağlamamaya karar verdim. Yanınızdaysa yüz yüze, uzaktaysa kaldırın telefonu ilk arayacağınız kişiye; eşe, sevgiliye veya bir türlü açılamadığınız kıymetliye… Ne zaman gireceğimiz belli olmayan türbülansın cümlelerini siz bağlayın.

Elif İmenç Bölük

Elif, Muşluydu. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin Kardelen projesiyle okumuş, öğretmen olmuştu. Hatta, Kardelen projesinin reklam yüzü olmuştu, televizyon reklamlarında rol almıştı. Maalesef, ataması yapılmayan öğretmenlerdendi. Eşi şehit olunca, birinci derece şehit yakını kapsamında, lütfettiler, atamasını yaptılar! Şehit uzman çavuş Mehmet Çağlar Bölük, İzmir Tire’de toprağa verildi. İki yaşındaki kızları Eylül’le kalakalan 23 yaşındaki Elif de, İzmir’de görevlendirildi.


Gülsüm

Merak etme Gülsüm ana… Dünya güzelimiz Keriman Halis Ece karşılayacak Berkin’i, Feriköy’ün kapısında.

Hoşgeldin yavrum diyecek.

Sarılacak okuldan gelir gibi.

Annelik edecek ona.

Ali Sami Yen amcası koşacak nefes nefese, koltuk altında futbol topuyla, var mısın japon kale maça diyecek, gazozuna…

Erol Günaydın dedesi seslenecek hemencecik şuradan… O kara kaşlı güzel yüzünü güldürebilmek için, ayı yogi taklidi yapacak.

Unutulmazlar kabristanıdır Feriköy.

Berkin de unutulmayacak.

Salah Birsel’den şiirler dinleyecek. Çocuk edebiyatımızın en önemli yazarlarından Güngör Gençay abisi oturacak yanına, Ay’a Seyahat’i okuyacak, Balıklar Ovası’nı, Barut Yüklü Yıldızlar’ı okuyacak.

Kerime Nadir teyzesi orada.

Kitaplarını verecek ona.

Fatma Aliye halası orada.

Hani şu, Türk edebiyatının ilk kadın romancısı olan, 50 liralık banknotların üstünde fotoğrafı bulunan Fatma Aliye.

Berkin okurken, saçını okşayacak.

Para lafını duyunca, sevimli üçkâğıtçı Selçuk Parsadan damlayacaktır oraya… Ne matrak hikâyeler var onda, yerlere yatıracak Berkin’i, kahkahalara boğacak, bugünkü siyasi dolandırıcıların yanında çırak bile olamam diyecek.

Deprem dede orada, Profesör Ahmet Mete Işıkara, çoktan kontrol ettirmiştir yatılacak yerin zeminini, sağlamdır mutlaka… Mihri Belli orada, eski tüfek, anlatacaktır tek tek Berkin’e, hem devletin demokrasi tarihini, hem milletin makûs talihini.

Nahit Fıratlı ablası orada.

Ne kadındı be kardeşim.

Ne aşk yaşamıştı Orhan Veli’yle.

Şu dizeleri yazdırmıştı büyük şaire:

Hiçbirine bağlanmadım / ona bağlandığım kadar / sade kadın değil, insan / ne kibarlık budalası / ne malda mülkte gözü var / hür olsak der / insanları sevmesini bilir / yaşamayı sevdiği kadar.

Off, of, anlatacaktır Berkin’e…

Fırtınalı hayatını, insanlığını, sevdasını.

Yeşilçam’da yeri doldurulamayan Vahi Öz orada. Efsane şapşal uşak Cevat Kurtuluş orada. Kadir Savun, Mualla Sürer, Turgut Özatay, Mine Mutlu, Reha Yurdakul orada. Aile gibi kucaklayacaklardır, seyrettireceklerdir Berkin’e, siyah-beyaz filmler dönemindeki Türkiye’nin, aslında ne kadar rengârenk olduğunu.

Tiyatro isterse, sahne hazır… Perde açılır, Zafer Önen, Ekrem Dümer, Engin İnal, Birsen Kaplangı, Ünal Gürel, liste çook uzun, iz bırakmış emektarlar orada.

Unutulmazlar kabristanıdır Feriköy.

Berkin de unutulmayacak, asla.

Sana gelince usta…

Hatırlanmak bile istenmeyeceksin.

Yatacak yerin yok, bilesin.

Tükürmesinler diye mezar taşına…

Toma bekleyecek başında.

Gülsüm Elvan

Berkin son nefesini verdi, Tayyip Erdoğan seçim gezisindeydi, Gaziantep mitinginde kürsüye çıktı, “çok enteresan, annesi beni suçluyor, evladımın katili başbakandır diyor, evladının mezarına demir bilyeler atışını pek anlamadım, o demir bilyeleri niçin atıyorsun mezarına, neyin mesajını veriyorsun” dedi. Meydanı dolduranlar yuuuuhhh diye bağırdı. Tarihimizde ilk defa, evladı polis tarafından öldürülmüş bir anne, başbakan tarafından yuhalatılıyordu. Peki, o bahsettiği “mezara atılan demir bilyeler” neydi? Berkin’in babası Sami Elvan anlattı. “Çocuğum misket oynayacak yaşta vefat etti. Annesi misket oynasın diye renkli cam misketler koydu mezarına” dedi. Türkiye utançtan yerin dibine girdi, Tayyip Erdoğan bana mısın demedi.


Asuman

– Dereleri sattınız mı?

– Satmadık.

– Ya ne yaptınız?

– Devrettik.

– Ha, o başka.

Yemin etse başı ağrımaz!

Rize’de derelerin üstüne kurulan hidroelektrik santralının açılışını yaptı başbakanımız… Ki, mahkemeliktir o santral, henüz kararı verilmedi. Yargı kararını filan beklemeden kurdeleyi kesen başbakanımız, “bi takım çevreci tipler karşı çıkıyor” dedi.

İki ay önce…

Üç profesörümüz Bolu’da trafik kazası geçirdi, üçü de rahmetli oldu. Profesörlerimizden biri “üçüncü köprü İstanbul ormanlarını mahvedecek” şeklindeki rapora imza atan, Ahmet Hızal’dı. Bir diğeri ise, İstanbul Üniversitesi Orman Mühendisliği Bölüm Başkanı Profesör Asuman Efe’ydi. “Bitki ana” olarak tanınıyordu.

Nereye gidiyorlardı?

Kastamonu’ya.

Loç Vadisi’ne.

Küre Dağları’nın milli park alanı içinde kalan Loç Vadisi’ne hidroelektrik santralı yapılmak isteniyordu. Ahali itiraz edince, mahkemelik olmuştu. Kastamonu İdare Mahkemesi, bu üç saygın profesörümüzü “bilirkişi” tayin etmişti. “Gelin, yerinde inceleyin, ağaçlar katledilecek mi, çevre zarar görecek mi, rapor yazın, ona göre karar vereyim” demişti.

Çevreci tipler’di yani.

Maalesef kaza oldu, bilirkişi heyeti can verdi.

Ama, içimi sızlatan sadece bu değil.

O kaza, tüm basınımızda haber yapıldı. “Bitki ana”nın tüm gazetelerimizde, tüm televizyonlarımızda “hep aynı fotoğraf”ı yer aldı. Hep aynı vesikalık fotoğraf… Akbil kartından alınmıştı!

Çünkü… Ömrünü memleketin ormanlarına adayan “Bitki ana”, o feci kazada hayatını kaybedene kadar, tek bir kare bile haber olmamıştı Türk basınında!

Ne bir etkinlik fotoğrafı.

Ne bir konferans fotoğrafı.

Çantasından Akbil vesikalığı çıkmasaydı, o güne kadar kendisinden tek satır bahsetmeye tenezzül etmeyen Türk basını, fotoğrafsız vermek zorunda kalacaktı “Bitki ana”yı.

Dolayısıyla… Dereleri ormanları haşat eden santralları “şahane oluyor” diye gümbür gümbür manşet yapan Türk basınına, “bi takım çevreci tipleri” şikâyet etmekte haklı başbakanımız…

Kim oluyor ki o çevreci tipler?

Hangi hakla pişmiş aşa su katıyorlar?

Göstermeyin kardeşim bunları.

Konuşturmayın. Yazmayın.

Asuman Efe

“Bitki ana” 2010’da rahmetli oldu. Üç sene sonra… Çankırı Karatekin Üniversitesi Orman Fakültesi Öğretim Üyesi Yardımcı Doçent Serhat Ursavaş, Isparta Kızıldağ Milli Parkı’nda dünya literatüründe bulunmayan bir kara yosunu türü keşfetti. Serhat Ursavaş, “Bitki ana” Asuman Efe’nin adını yaşatmak için, keşfettiği yosun türüne “Cinclidotus Asumaniae” adını verdi. Dünya durdukça, asla unutulmamasını sağladı.


Begüm

Artık gelenek oldu.

Her düğünde biri öldürülüyor.

Damadı indiren davetli de var…

Davetli indiren damat da.

Gelini vuran öküz bile çıktı.

Uçağı vurdular, uçağı…

Patriot değil, maganda füzesi.

Cuma akşamı 22.30 sularında İstanbul-Trabzon seferini yapan özel şirkete ait uçak, inişe geçtiği sırada, aşağıdaki düğünden fırlatılan havai fişek yüzünden düşme tehlikesi atlattı.

Bu gidişle, evleneyim derken vapur batıran magandayı da görürüz… Kimse “dur” demiyor nasıl olsa.

Son olarak Begüm’ü vurdular.

Henüz 23 yaşında.

Galatasaray Üniversitesi son sınıf öğrencisiydi.

Seneye Sorbonne Üniversitesi’ne gitmeye hak kazanmıştı.

Akrabasının kına gecesine gitti.

Masal prensesleri gibi güzeldi.

9 milimetre ensesinden girdi.

Dişlerinin arasından çıktı.

Türkiye’de 2 milyon ruhsatlı, 5 milyon ruhsatsız silah var. Yani 10 kişiden 1’inin belinde… Her 4 evden 1’inde silah var.

İşte çarpıcı bir kıyas… Irak’ta savaş başladığından beri, yani son 2.5 yılda kaç Amerikalı öldü? 1.877… Türkiye’de sadece son 2.5 yılda kaç kişi maganda kurbanı oldu? 2.150.

Biri savaşıyor, 1.877 ölü.

Öbürü evleniyor, 2.150 ölü.

Sonra diyorlar ki, savaşma seviş!

Begüm Kartal

Begüm’ü öldüren maganda yakalandı, tabanca bulundu, her şey kabak gibi ortadaydı, 16 sene hapis cezası verildi, Yargıtay cezayı az buldu, kararı bozdu, yerel mahkemeye geri gönderdi, yerel mahkeme tekrar yargıladı, cezayı 22 seneye çıkardı, Yargıtay onadı. Ancak, bu arada beş senelik tutukluluk süresi dolduğu için, maganda serbest bırakılmıştı iyi mi… Kayıplara karıştı. Üç sene saklanmayı başardı. Neyse ki, polis işin peşini bırakmadı. Üç sene sonra yakalandı. Türkiye’de her sene ortalama 100 kişi, maganda kurşunuyla can veriyor. Buna rağmen hâlâ sağa sola ateş açanlarla alakalı olarak ciddi bir yasal düzenleme yapılmıyor. “Tabanca lobisi” önleyici yasa çıkarılmasını engelliyor, maganda lobisini tabanca lobisi koruyor!


Ümmügül

En kısa ömürlü üründür gazete.

Ekmekten bile daha kısa ömürlüdür.

Sabahın ilk ışıklarıyla doğar, akşamı görmeden ölür.

Ansiklopedi değildir, alasın da, yıllarca saklayasın…

Okursun, biter.

İstersen bin sayfa yap…

Okurun sana ayıracağı vakit 20 dakikadır.

Bilemedin 25.

Hani soruyorsunuz ya, “niye kısa yazıyorsun” diye.

Bundan.

“Yalancı dolma” gibidir uzun yazılar.

Okursun okursun, içinde bir gram et yoktur.

Ama bazen bir soru sorarsın…

Hayatın anlamı ete kemiğe bürünür.

İşte bugün öyle bir soru var, bu köşede.

Bana ait değil.

Size birini tanıştıracağım, o soracak.

İsmi, Ümmügül…

Yedi yaşında.

Balıkesir Burhaniyeli.

Cumhuriyet İlköğretim Okulu’nda öğrenci.

Bir konferans düzenlendi bu okulda.

Sivil savunma konferansı.

Konusu “deprem olursa, neler yapmalıyız” falan.

Koca koca uzmanlar gelmiş.

Çocuklar soracak.

Uzmanlar cevaplayacak, doğruları öğretecek.

Amaç bu.

Ümmügül parmağını kaldırıyor, soruyor:

“Deprem olursa, fakirleri de kurtarırlar mı?”

Öyle hemen bir alt satıra geçmek yok.

Bir daha okuyalım:

“Deprem olursa, fakirleri de kurtarırlar mı?”

Salonda sessizlik oluyor.

Adeta tavan çöküyor kafalarına…

Çünkü gerçek “ağır”dır aslında.

Şöyle bir bakıyoruz…

O parti geliyor, bu parti gidiyor.

Şu anda isminde “adalet” olan bir parti var iktidarda.

Ama “adaletsizlik” duygusu, yedi yaşındaki yavrularımızın yüreğinde bile var.

Bunu anlatmıyorsa gazeteler…

Bin sayfa olsa ne olur ki?

Ümmügül Turhan

Ümmügül’e cevap veremediler, cevap vermek yerine, okul müdürünün odasına çağırıp, çikolata ve pastel boya verdiler. Akp döneminin tipik yaklaşımıydı. Makarna verdiklerinde, kömür verdiklerinde, çikolata verdiklerinde, sorunları çözmüş oluyorlardı!


Semra

“Gelinim olur musun” yarışmasının damat adayı Ata, bir otel odasında uyuşturucudan hayatını kaybetmiş vaziyette bulundu. Cenaze töreni sayın televizyonlarımız tarafından “canlı” yayınlandı.

Rahmetli yaşarken çok izleniyordu.

Ölümü de çok izlendi.

Deniyor ki…

“Olacağı buydu, şöhret merakının sonunda biri öldü.”

Evet, bu işlerden rahmetli olan ilk insan Ata oldu.

Ama, reality şovlarda ilk ölüm değil bu.

Hangi televizyondaydı tam çıkaramıyorum, bir de kedi ölmüştü. Üstüne mi basmışlardı, kapıya mı çarpmışlardı ne, Gizmo isimli kedi ölmüştü.

Diyeceksiniz ki…

“Amma adamsın, nereden hatırlıyorsun kediyi?”

Hatırlarım…

Hafızayı önemserim ben.

Hafızayı önemsediğim için, şu anda, bu tür yarışmalara katılan gençleri ve bu yarışmaları düzenleyen televizyon kanallarını “linç etmeye çalışanları” da hafızaya davet ediyorum.

Bakın bir liste vereyim… Muazzez Abacı, İbrahim Tatlıses, Garo Mafyan, Deniz Seki, Zerrin Özer, Ercan Saatçi, Ali Poyrazoğlu, Huysuz Virjin, Hamdi Alkan, Nurseli İdiz, Arif Sağ, Tan Sağtürk, Haldun Dormen, Mahsun Kırmızıgül, Serdar Ortaç, Cem Ceminay, Ahmet San, İlhan Şeşen, Seda Sayan, Tuncay Özilhan.

Kim bunlar?

Bu tür yarışmaların jürileri.

E hani gençler şöhret olmak istiyordu?

Bunlar ne peki?

Bu isimleri de geçelim…

Kim izledi kardeşim bu programları?

Reyting rekorlarını kim kırdırdı?

Ben Evleniyorum’un Caner’i Tülin’i.

Biri Bizi Gözetliyor’un Edi’si Melih’i.

Popstar’ın Bayhan’ı Abidin’i.

Türkstar’ın Ufuk’u Emrah’ı.

Öbür Popstar’ın Selçuk’u Sezen’i.

Bir Yıldız Doğuyor’un ismini hatırlamadığım gençleri.

Gelinim Olur musun’un Ata’sı Sinem’i.

Size Anne Diyebilir miyim’in Belmanım’ı Tatliş’i.

İkinci Bahar Gönüllerde’nin Fatma Hanım’ı Engin Bey’i.

Türkiye’nin Yıldızları’nın figüranları.

Bilmem neredeki adaya gidip balık tutan da oldu…

Dağ başındaki çiftliğe gidip inek sağan da.

Kim izledi bunları?

Kim attı trilyonlarca liralık mesajları?

Televizyonları suçlamak kolay…

Kimler manşet yaptı bu çocukları günlerce?

Posterlerini kim verdi?

Kaynana Semra’yı kimler yazar yaptı gazetelerine?

Kimler?

Semra Yücel

Suni şöhretin kurbanı olan zavallı çocuğun ismi Ata, soyadı Türk’tü. Tabuta Türk bayrağı örttüler iyi mi… Reyting kaynanası Semra “asker kızıyım, şehit verdim” dedi. Fatih Camii’ndeki cenaze töreni miting gibiydi. Ahali hücum etti. İzdihamdan kavga çıktı, yumruklaşmalar oldu. Televizyonlar canlı yayınladı. Kanal D, atv, Show, Star gibi kanalların ana haber bültenlerinde toplam 97 dakika haber oldu. Medyamızdaki yozlaşmanın en vahim örneklerinden biriydi. Türkiye’nin en meşhur (!) kadını kaynana Semra, üç gün geçince unutuldu, tek sütun haber bile yapılmadı. Kullanılmış, işi bitmişti.


Ayşe, Zübeyde

Birinin adı, Ayşe.

Öbürünün, Zübeyde.

Hayatımda tanıdığım en ateşli kızlar bunlar.

Ayşe, 40 yaşında.

Zübeyde, 27’sinde.

Bugüne kadar kimseye yâr olmayan bu iki çılgın kız, önceki gün nihayet “gelin” edildi.

Başlık parası ne kadar biliyor musunuz?

6 milyar dolar!

Ereğli Demir Çelik’in fırınları onlar.

Birinin adı Ayşe, öbürünün Zübeyde.

Anadolu’dur inanır…

Rivayete göre, ilk icat edildiği dönemlerde, evin erkeği çeliği döverken, anası, eşi ya da kızı körükle üflermiş… Körüğü tutan ana, eş ya da kız, saçından bir nazlı teli atarsa çelik hamuruna, o çeliğin bileği bükülmezmiş.

Sene 1965.

İlk fırına isim verilecek.

O gün, ustabaşının kızı dünyaya gelmiş, Ayşe.

Sene 1978.

Ayşe çalışmış çabalamış, bu memlekete hayırlı evlat olması için ikinci fırını doğurmuş.

İsim verilecek. Düşünmüşler, bu memleketin en hayırlı evladı kim?

Annesi, Zübeyde.

Ayşe ile Zübeyde, önceki gün “gelin” oldular.

Bana göre, göbeği yabancıya bağlanmaya çalışılan Türkiye’nin düğünüdür bu…

Başlık parası 6 milyar dolar.

Allah’tan bu memlekette Coşkun Ulusoy diye bir adam var. Yoksa, Ayşe ile Zübeyde, Rus’a ya da Fransız’a gelin gidecekti göz göre göre.

Özetle…

Bu gariban devletin varlıklarına “demir yığını” olarak bakarsan, ona da satarsın, buna da.

Ama “evlat” ya da “ana” gibi bakarsan…

Nasıl kıyıyorsun be arkadaş.

Ayşe ve Zübeyde

Türkiye’de 2015 itibariyle, kadın ismi taşıyan dokuz yüksek fırın var. Karabük Demir Çelik’in fırınları, Fatma, Zeynep, Ülkü… İskenderun Demir Çelik’in fırınları, Cemile, Ayfer, Gönül, Dilek… Erdemir’in Ayşe’si 43 yaşına geldiğinde 65 milyon dolar harcanarak yenilendi. Zübeyde ise, 34 yaşına geldiğinde 45 milyon dolara tazelendi.

"

Kadın kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıda senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

idefix trendyol D&R kitap365
beğendiniz mi?

Kadın (2015)

Kadın

Anlatı
Yazar: Yılmaz Özdil  
İlk Basım: 2015
Yayınevi: Kırmızı Kedi