Paralel Yürüdük Biz Bu Yollarda

AKP ve Fethullahçılar…

Bir dönem öncesine kadar Türkiye’yi siyasal ve toplumsal olarak birlikte dönüştüren iktidar ortakları…


Yakın geçmişin yol arkadaşları…

Şimdi “Yeni Türkiye”nin savaşan güçleri olarak karşımızdalar.

Paralel Yürüdük Biz Bu Yollarda, Fethullahçılar’ın kanlı darbe girişimine giden yolun nasıl hazırlandığını gösteriyor, Türkiye’nin yakın geçmişine dair ayrıntılı bir analiz sunuyor.

“Kitabın adı kadar önsözün başlığı zaten yeterince ipucu veriyor ne okuyacağınıza: ‘Hırsızlar çete, çeteler hırsız.”
Haluk Kalafat

Paralel Yürüdük Biz Bu Yollarda: AKP-Cemaat İttifakı Nasıl Dağıldı?, Ahmet Şık’ın 2014’te kendi kurduğu Postacı Yayınevi’nden çıkan kitabı. Yazarın Ergenekon soruşturmasına konu olan önceki kitabı İmamın Ordusu da kitapta çeşitli bölümlere dağıtılmıştır. Bunun dışında AKP ve Gülen cemaati savaşı, iktidarın yolsuzluklarına dair iddialar ve Cemaat’e yönelik soruşturmalar da kısaca yer alır.

Kitapta 2012’de başladığı düşünülen Cemaat – AKP savaşının aslında çok daha önce boy gösterdiği belgeleriyle anlatılıyor. Şık, geçmişte de beraber yürüyen suç ortaklarının AKP ve Gülen Cemaati, dolayısıyla Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen olduğunu söyler. Kitabın kapağında da bu iki ismin fotoğrafları yer alır.

Kitapta cemaatin Emniyetteki İmamı Kozanlı Ömer lakaplı Osman Hilmi Özdil’e (O.H.Ö.) ve yine Kozanlı olan ve Hrant Dink suikastında ihmali olduğu iddia edilen Emniyet İstihbarat Daire Eski Başkanı Ramazan Akyürek’e de yer verilmiştir.

Şık “Hırsızlar çete, çeteler hırsız” başlığını taşıyan önsözde kitabını şöyle tanıtır:[5] “AKP ve Gülen Cemaati, yakın zamana kadar Türkiye’yi siyasal ve toplumsal olarak birlikte dönüştüren iki iktidar ortağıydı. (…) Tuzaklar, hileler, sahteliklerle örülü soruşturma ve davalar zincirine imza atan bu iki kirli suç ortağı şimdi, “Yeni Türkiye”nin savaşan güçleri olarak sahnedeler. Uzun sözün kısası, AKP suçladığı Cemaat kadar çete, Cemaat suçladığı AKP kadar hırsızdır.”


Paralel Yürüdük Biz Bu Yollarda: AKP-Cemaat İttifakı Nasıl Dağıldı?

ÖNSÖZ

Hırsızlar çete, çeteler hırsız

Türkiye’yi siyasal ve toplumsal olarak birlikte dönüştüren iki güç olan AKP ile Gülen Cemaati’nin birlikteliği ve yancı desteğiyle sürdürülen, adına iktidar denilen kanalizasyon patladı. “Yeni Türkiye” denilen garabeti inşa eden, amaca ulaşmak için her türlü araca başvurmanın uygun olduğu Makyavelist bir anlayışın hâkim olduğu iki güç, AKP ve Cemaat ayrıştı. Her ikisi de sistemin ve toplumun demokratikleşmesini değil, kendi otoritesini hâkim güç kılmak üzerinden, içinde örgütlenmek istedikleri devleti ele geçirmek isteyen güç odakları. Uzun vadede, söz sahibi tek güç olacağım düşündükleri devlet otoritesine bağlılığı sarsılmaz kılmaya çalışan bir anlayışa sahip bu iki odak, gördük ki bir yandan ortak düşmanlarla mücadele ederlerken öte yandan birbirlerini yok etmeye dönük hamleler için malzeme biriktirmişler. Bu malzemelerin kullanılacağı günün yaklaştığı, kanalizasyondaki pis kokunun uzun süredir dışarıya yayılmasından belliydi. Medya köşelerinden yapılan tehditler, el altından yapılan tasfiyeler, zaman zaman sızdırılan telefon konuşmaları, hukuksuzluk üzerine kurulu polis-yargı operasyonlarının ortak düşmanlardan sonra iktidar bileşenlerini hedef alması yaşanacakların işaretleriydi. Ortalıkta yok edecek düşman kalmadığına kanaat getirince, devletin sahibinin kim olacağı kavgasına tutuşarak birbirlerini hedef aldılar. Evet, ortalığı pislik götürdü, götürüyor. Görünen o ki bir süre daha böyle olacak. Dinin, etik değerlerin alet edildiği bu savaşta tarafların ihtiyacını karşılayan yalanlar, taraftarları nezdinde gerçeklerden daha itibarlı. Bu yüzden yapılan savunmalara kimse aldanmasın. Bu savaş ne demokrasi ve temiz toplum, ne de birile- rinin iddia ettiği gibi barış ya da sivilleşme için yaşanıyor. Sadece, devletin sahibi kim olacak diye savaşılıyor.

Belirtmek gerekirse bu ikili koalisyon savaşa tutuşunca, geçmişte bu iktidar odaklarına yamanıp küfelerini doldurmakla meşgul olanlar da çok zor zamanlar geçirdi. Zira kimin kazanacağını doğru bilmek gerekiyordu. İlkin yaşanan bocalama döneminde, kendilerince üstlendikleri arabuluculuk görevi işe yaramayıp Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’nin bu savaştan galip çıkma emareleri de görününce zorluk sona erdi. Geçmişte binlerinin “terörist” olduğunu kanıtlamak için bolca çıkardıkları gürültünün benzerini, hem de “terörist” ilan ettiklerinden örneklerle Cemaat için duyurmak yeni görevin adı. Arkalarına aldıkları devlet gücüyle önündeki çıkarlarının hesabını yapanlar için “Kullanılmışız, aptalmışız” diyerek işin içinden sıyrılmak güç değildi. Öyle yaptılar. Zaten dik durmak omurgalılara mahsustu. Kifayetsiz muhteris tanımı da haysiyetli olanlar için yapılmazdı. Liyakati değil biati ön koşul olarak dayatan iktidar odaklarının yalanlarla bezeli övgüyü, sahtelikle dolu samimiyetleri gerçeklere tercih etmesi nedeniyledir ki politikada, bürokraside ve medyada çıkarlarının peşinde koşan saray şeytanlardan geçilmiyor. Çok olmasalar da gürültüleri fazla. İddialarına bakılırsa her türlü vesayete karşılar, güç odaklarının karşısında duruyorlar, sivil bir demokrasi inşasına katkı sunup, darbeleri engelliyorlar. İşin kolayına kaçıp güçlünün yanında yer alarak başkasının iktidarına karşı duranlara, esas meselenin kendi iktidarına meydan okuyabilmekte olduğunu anımsatalım yeter.

Gerektiğinde, istediğini yok etmekte kullandığı gücünün farkında olan tarafların her ikisi de, kendileri dışında kalanları kendi safında yer almaya zorluyor. Tarafların ne olduğunu nesnel gerçekliğe uygun ve eşit mesafede durarak değerlendirmenin zorluğu ortada. Hele ki, söylenen sözün öznesine bağlı olarak diğer tarafın yandaşlarınca linç edilmek bu kadar kolayken daha zor. Önemi yok. Söyleyeceklerimizi karşımızdakinin sıfatına ve gücüne göre ifade etmekten kaçınacaksak, aynı köyden olduğumuz usta şair Can Yücel’e ayıp etmiş oluruz. O halde tekrarlayalım: Cemaat AKP kadar hırsız, AKP Cemaat kadar çetedir.
Bu yüzden, tarafların gerçekte kim ve ne olduklarını ortaya koyduğu içindir ki, bu iyi bir savaş. Savaşa tutuşanların dini öğelerle süslü, içi kof, ucuz propagandalarını bir yana bırakırsak, muhalifleri söylediği takdirde zerrece değeri olmayacak, ciddiye alınmayacak eleştiriler, aynı sistemin aracı olan iki güç birbirine yönelttiğinde daha kıymetli. Daha bir ağırlığı var. Bu iktidar paylaşım savaşı patlamasaydı kimsenin kuşkusu olmadığı yolsuzluk, rüşvet, hırsızlıkla örülü AKP iktidarının talan çarkı ortaya çıkmayacaktı.

Türkiye’nin yeni derin devleti olmaya çalışan Cemaat’in, devletin kendisi de olmaya çalışan bir güç olduğu bu kadar açık anlatılamayacaktı. Hele ki savaşan tarafların ikisinin de İslami camia içinden olduğunu ve bu sözlerle birbirlerini hedef aldığını düşününce daha iyi oldu.

Kötü yanı mı? Demokrasi yoluyla iktidarı ele geçirip demokratik meşruiyetini yitiren güç odakları nedeniyle, toplumla devlet/rejim arasındaki ilişki giderek birbirinden koptu. Sözde değil özde demokratik bir sistemin yaygın ve yerleşik hale gelmesini talep edenlerle, yaşanan illüzyonu demokrasi sananlar arasında da ciddi ve endişe verici bir kutuplaşma ortaya çıktı. Hâl böyle olunca ülkenin geniş yığınları aklım, vicdanım ve ahlâkım kaybetti. Tarafların gücü ve angaje edilen kişiler üzerinden ilkesi olmayan pozisyonlar öne çıkarılarak bir tartışma yürütülüyor. Bir değerler bütününü ifade eden tüm kavramların altı boşaltılarak herkes kitlesini manipüle ediyor. 2007’den bu yana sıkça kullanılan demokratikleşme, sivilleşme, darbe, darbeci, suç, suçlu gibi kavramların yeniden tanımlanması ihtiyacı ortadayken bir de dost- düşman, helal- haram tanımları değişti. Türkiye, harama el uzatmanın, “Çalıyor ama çalışıyor” ya da “Dava için çalıyor” diye, insanların hayatım karartarak demokrasiyi boğmaya çalışan bir çeteleşmenin “Demokrasi mücadelesi” yalanıyla açıklandığı bir ülkeye dönüştü. Ahlak ve vicdan yitirildi, eğer varsa sahip olunan akla da artık şizofren demek mümkün.

Savaşın taraflarından biri olan Fethullah Gülen Cemaati bir dini yapı mı, sivil toplum hareketi mi, siyasi bir hareket mi, paralel devlet örgütlenmesi mi, devleti ele geçirmeye çalışan bir örgüt mü? Yanıt verenin pozisyonuna göre bu söylenenlerin tümünün bir karşılığı var. Bunlar dışında Cemaat’in ne olduğu sorusuna verilecek iki yanıt var aslında. İkisi de aynı yapıyı işaret eden bu tanımlardan ilki din tandanslı, sivil toplum örgütü kılığında hayır ve hizmet işleriyle hemhal olan ve böylece etki alanını genişleten Türk İslamcı, sosyolojik tabanı olan bir hareket. Tartışmasını yaptığımız ve haklı olarak itiraz ettiğimiz ise Cemaat’in diğer tanımı. Yani güvenlik bürokrasisinin tüm sacayaklarını ele geçirip, uzun vadede kılcal damarlarına bile sızdığı devletin sahibi olmaya çalışan ve bunun için gerektiğinde kontrgerilla taktikleriyle de kendini var eden bir örgüt. Dini duygularla ilk tanımın içinde yer alan geniş tabanın, ikinci tanımın içinde yer alanlarla aynı amaçları taşıdığını söylemek güç. Ama İkincisinin içinde yer alan kişi ve grupların, Cemaat’in ilk tanımının faaliyet alanlarını genişletmek için de çalıştığını kesin bir dille söyleyebiliriz. Bu iki farklı tarifi içinde barındıran Cemaat’in lideri Fethullah Gülen ve hemen altında hiyerarşik bir düzenle sıralanan yöneticilerin bu iki grubun birbiriyle koordinasyonunu sağladıkları da kuşku götürmez.

Gülen Cemaati’nin gelişmesi ve güçlü bir yapıya dönüşmesinde polis, yargı, ordu gibi devletin stratejik kurumlarında örgütlü olmalarının etkisi yadsınamaz. Kanun kılıflı bu hukuksuzluklarla, önlerine çıkan ya da çıkması muhtemel her engeli ortadan kaldırdılar. Hukuki olmaktan ziyade siyasal, toplumsal ve finansal çıkarlar içeren tüm bu süreç çok fazla hata barındırmasına rağmen güçlü bir sesle eleştiri konusu bile yapılamadı. Yapmaya kalkansa zaten ya kendini saçma bir suçlama sonucu açılan bir davayla hapishanede buldu ya da en hafif deyimiyle haysiyet cellâtlığıyla itibarsızlaştırıldı. Medyaya egemen olan Cemaat, AKP ve yanaşmalarından mütevellit ortaklığın yaygınlaştırdığı hegemonik dil, aksi görüş beyan edeni ortadan kaldırmaya yeminliydi. İşte böyle bir sürecin sonunda Cemaat, suç ortağı AKP hükümetinin güçlü siyasal desteğini de arkasına alarak her hukuk katliamıyla daha da güçlendi. AKP iktidarı boyunca yatay örgütlenmesi tamamlanan kuramlarda dikey bir gelişmenin de önü açıldı. Operasyonel birimlerde elde edilen gücün yanı sıra stratejik mevki ve makamlara da yerleşilince, ele geçirilmesi planlanan resmi ya da sivil tüm alanlardaki alternatif aktör, kişi, kuramlar tasfiye edilerek kendilerinin önceliklerini belirleyecek bir nüfuz alanına kavuşulmuş oldu. Sözü daha çok dolaşımda kaldıkça sivil, alandaki artan gücüyle toplumsal değişimi istedikleri biçimde belirleyen Cemaat, özellikle güvenlik bürokrasisindeki gücüyle de siyasetin öznesi olmaya başladı. Güçlendikçe de siyaseti, devleti ve toplumu esir almaya çalıştı. Her ne kadar kendileri sivil toplum faaliyetleri yürüttüklerini ve siyasete mesafeli olduklarını iddia etseler de Erge- nekon süreciyle birlikte adları anılan tüm polis-adliye süreçlerinin, engellenen MİT soruşturmasından bir yıl sonra yaşanan dershaneler krizi ve ardından gelen yolsuzluk operasyonlarının sivil faaliyetlerden ziyade toplum ve siyaset mühendisliği çabası olarak okunması gerektiği ortada. Çünkü peş peşe gerçekleşecek üç seçim, hangi aktör ve zihniyetin Türkiye’yi yöneteceğini belirleyeceği için, siyasal mücadeleleri de keskinleştiriyordu. Aynı zincirin halkaları olan polis ve yargıdaki koordineli yapının bağlı olduğu gücün belirlediği zamanlama ve içerikle yapılan yolsuzluk soruşturmaları, bu nedenlerle adli görünümlü siyasi operasyonlardı. Tıpkı Ergenekon sürecinde yer alan sivilleşme, demokratikleşme, suç ve suçlulardan arınma kılıflı tüm dava ve soruşturmalarda olduğu gibi, bu operasyonlar da temiz toplum, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı adına yapılmadı. Tek öncelik vardı: Cemaat’in çıkarları. Bunun için de, operasyonlara kanuni kılıf geçirilerek, sadece Cemaat’in kuralları uygulandı. Siyasal gündem sadece polise bağımlı yargının tasarrufları eksenli tartışmalarla belirlendi. Yargının zaten hiçbir dönemde olmayan tarafsızlığı, bağımsızlığı ve ilkeleri hiç bu kadar zarar görmedi. Adalet beklentisini daha da zedeledi. Yıldız Saray Mahkemelerinden başlayarak günümüze kadar uzanan süreçte var kılınan özel yetkilerle donatılmış mahkemelerin siyasi iktidarı elinde bulunduran güç odaklarının hayat bulduğu zemini güçlendirme işlevi, hiçbir zaman yargının normalleşmesine izin vermedi. Normalleştirme kılıfıyla yapılan yargısal her düzenleme yeni bir kriz doğururken, kaosu önlemek için var olan yargıyı da bizzat kaosun nedeni haline getirdi. Gülen Cemaati’nin gözünde, kendileri gibi düşünmeyen, yaşamayan her rakip ve özelikle de düşman gözüyle bakılan muhalifler, kendi selametleri için çeşitli biçimlerde yok edilmeliydi. Bu yüzden tüm düşmanlar siyasal kimliğine bakılarak ya terörist, örgüt üyesi, vatan haini ya da soygun, rüşvet ve yolsuzluk düzeni içinde yer alan hırsızlar oldu. Suçsuzların, gerçekten suçlu olanlarla birlikte yok edilmeye çalışılması sonucu ortalık sahte mağdur ve sahte kahramandan geçilmez oldu.

Cemaat’in her adımı bir sonrakinin yapı taşlarını dizecek şekilde atılıyordu. Atılan her adım, sonrasında gelecek olanı daha güçlü kılıyordu. Güçlendikçe de AKP iktidarının kontrolünden çıkan Cemaat, kibrinin esiri oldu. En nihayetinde esiri olduğu kibir ve sarsılmaz sanılan güç, en az kendisi kadar kibir ve güç budalası olan bir lideri ve iktidarını hedef alınca da yıllardır düşmanlarına yaşattıklarını kendileri yaşamaya başladılar. Stratejiye uygun bir şekilde bürokrasi, siyaset, medya ve iş dünyası üzerinde tahakküm kurulmasını sağlamak için devletin her yerine sızmış bir yapıyla yüzleşildi. Kabul edelim ki, AKP ile savaşa tutuşana kadar Cemaat için en iyi tanım hayalet idi. Tıpkı iktidarı elinde tutan AKP gibi din tüccarlığı yapmanın yanı sıra yaygın örgütlenme ağı, sınırsız insan kaynağı ve devasa finansal zenginliğiyle, dine ve topluma hizmet maskesiyle kendini var eden bir hayalet yapı. Devlet içinde, güvenlik bürokrasisi başta olmak üzere her yere sızıp, her yerde olup hiçbir yerde olmadığını iddia eden bir yapı ancak hayalet olabilirdi. Ne zaman ki birlikte suçlara imza attıkları bir diğer güç odağıyla savaşa tutuştu, işte o zaman hayalet ete kemiğe büründü. Demokrasi kılıfı geçirilerek, bağımlı olduğu gücün önündeki engelleri temizlemek için kullanılan yargının özel yetkileri, kendi gündemleri üzerinden hareket eden bir güçte birikip de AKP iktidarını hedef almasıyla tehlikenin farkına varıldı. Tayyip Erdoğan’ın şahsında iktidarın hedefe konulmasıyla da, geçmişte bu yapının yarattığı tehlikeye dikkat çekmeye çalıştıkları için teröristleştirilenlerin ya da itibarsızlaştırılarak kurtulanların çizdiği tablo daha net göründü. Gülen Cemaati’nin yeniden tanımlanması gerekti. Kısmen doğru, kısmen haklı gerekçelerle yapılan tanım, her ne kadar Gülen Cemaati’nin, Yeni Türkiye’nin inşasında AKP’nin kontrgerilla gücü olduğu gerçeğini örtse de, bir doğruya işaret ediyordu. Cemaat’in nihai hedefi devleti ele geçirmekti. Rakibi AKP de aynı hedefe ilerlemek istediği için bu büyük savaş bir meydan muharebesine döndü.

Türkiye’nin girdiği seçim rotasında, yerel seçimlerden üç ay önce başlatılan yolsuzluk soruşturmalarının amacı kuşkusuz ki Cumhurbaşkanlığı seçiminde adaylığını koyacağı bilinen Erdoğan’ı ve onun şahsında AKP hükümetini zayıflatmaktı. Yolsuzluk soruşturmalarının da bir numaralı şüphelisi olmaktan büyük bir örtbasla kurtulsa da, muhalifleri gözünde hırsızlığı tescilli bir siyasetçinin Cumhurbaşkanı olmasının da yolu kapatılacaktı. Bu seçimin ardından gelecek, normal şartlarda 2015 Haziran’ın- da yapılacak genel seçimlerde ise ya Erdoğan’sız bir AKP ile ya da koalisyon ortaklı bir hükümetle yola devam edilmesi planlanmıştı. Demokrasiyi gölgeleyen askeri vesayet, aynı hukuksuz yöntemlerle son bulmuştu. Hukuksuzluğa imza atan ortaklardan biri tasfiye edilince karşımıza çıkan eskisinden daha güçlü lider eksenli yeni bir tek parti vesayeti oldu. Bu vesayetin adı, Sosyolog Mücahit Bilici’nin tanımıyla, “Büyük bir menfaat ve dua koalisyonu” olan AKP. Menfaatlerin devam etmesi için de bu savaşı kazanmak zorundalar. Hukuku askıya alarak, demokrasiyi yok ederek, aykırı sesleri kısarak yapacaklar. Yapıyorlar. Çünkü korkuyorlar.

Beğendiniz mi?

0 / 5 0
"

Paralel Yürüdük Biz Bu Yollarda kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıdaki satın alma linklerini kullanabilirsiniz.

idefix trendyol D&R kitap365

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Fazla İçerik
Demir Ökçe