Dostlar Kitabı

Birlikte yürüme cesaretidir dostluk, bir başına kalacağını sanırsın oysa ikisindir!

“Dostluklar rastlantısal gelişmiyor. Onca insanla birlikte yola çıktım, ilerledim, ayrıldıklarım oldu. Ama kişiliğime imza koyanlar ayrı renktir. Üzerine titrerim onların. Yaşımın ileri olması, deneyimlerim, okuryazarlığım elbette bakışımı belirler ancak, öyle kişiler olur ki, takındıkları tutumla heykelinize biçim verirken, en değerli izi bırakırlar.”



Dostlar Kitabı – Kendi Patikanda Yürümek

Güzel dostları olsun dilediğim canım Nisan’ıma…

Teşekkür
Bu kitabın okunma aşamasında büyük emeği geçen editörüm Neclâ Feroğlu’na teşekkür ederim.

Birlikte yürüme cesaretidir dostluk, bir başına kalacağını sanırsın, oysa ikisindir!

Dostluklar rastlantısal gelişmiyor.
Onca insanla birlikte yola çıktım, ilerledim, ayrıldıklarım oldu. Ama kişiliğime imza koyanlar ayrı renktir.
Üzerine titrerim onların. Yaşımın ileri olması, deneyimlerim, okuryazarlığım elbette bakışımı belirler. Ancak, öyle kimseler olur ki, takındıkları tutumla heykelinize biçim verirken, en değerli izi bırakırlar.

Pencereye iliştirilen bordo kazaklı fotoğraf
Anneannelerin büyüttüğü çocuklar ülkesi diye bir yer olsa…

1

Eski evlerde sandık odaları vardı. Belki o geleneği sürdürenlere hâlâ rastlanır. Anlamsız bulurdum gerçi yaşamı sandığa gömmeyi, gün yüzü görmeyen eşyayı sonsuza dek saklama arzusunu. Geçen gün elime aile albümünü alınca, nedense, tuhaf biçimde sandık odasının kapısını aralar gibi hissettim kendimi. İçinden tozlanmış, yıpranmış, belki böceklerce tırtıklanmış fotoğraflar çıkacaktı; garip bir tedirginlik, unutulmuş heyecan hissettim. Akşamüstüydü, gün tamamen yüzünü karartmamış haldeydi; boğazım düğüm düğüm oldu. Sevdiklerimizin ölümlü olmasına alışmak güçtür. Anneannemin ellerine baktım. Gençlik ellerine önce, ardından yaşlılık nedeniyle kırışan, çillenen ellerine… Yaşarken dikkat etmediğim ayrıntılar gördüm. Sonra başımı kaldırıp tam karşımda duran, holdeki soluk boy aynasına ilerledim, bu kez kendime baktım uzunca, şaşırarak. Anneannem ve ben böylesi bir buluşmayı hesap edemezdik elbet. Arada kapanması mümkün olmayan uzun yıllar vardı. O hep yaşlı, ben hep çocuk kalacaktım. Öyle de oldu.

Bellek yanıltıcıdır, imgeler, görüntüler karışır birbirine. Anımsamak büyük oranda kurgu yapmaktır. Akla düşen görüntülerden, geçen zamanda ne birikmişse, üzerine ne eklenmişse yepyeni öykü kurulur. Şehrin yeni kurulan semtlerinden birinin bahçesi geldi gözümün önüne. Memur ailesi evi, balkonda fasulye ayıklayan yaşlı kadın, bir gözü torununda; yeni dikilen ağaçlar arasından geçen çocuklar. Kıvırcık saçlı olanı benim. Kaç kişiyiz, tam seçemiyorum. İkisi kapıcı katında yaşıyor, ben ikinci kata çıkarken merdivenden, onlar aşağı iniyor. Çocuk bilir mi “kimin yeri neresidir?”, bunu uydurur işte bellek. Oysa sadece top peşinde koştuktan sonra, bir an önce kana kana su içme telaşındadır herkes. Dönüp bakarsın düne, sahi dün var mıdır, zaman biriciktir öne alınamaz, ertelenemez ve anımsamak da bugüne dahildir.

Albümün ilk sayfasında üç tane benden fotoğraf var. Biri, koca bir leğen içinde, can çekişir halde, henüz doğmuş bir bebeğin mutsuz yüzünün yansıdığı fotoğraf. Eller arasından kurtulmak ister gibi. O bebek benim, ben! Garip, insan bebek olduğunu bilemez, anımsayamaz da. Daha öte bir yabancılık ne mümkün! Eller kimin peki? Bir zaman annem anlatmıştı sanki… Biri annem, öteki anneannem, biri teyzem, diğeri annemin teyzesi. Öyleydi sanırım. O esnada ne düşünmekteler acaba? Kişi bu türden eylemleri can havliyle yapar sanki, güdüdür bu. Bebek temizlenir paklanır, tertemiz giydirilir, mis gibi kokarak yerleşir küçük yatağına ve sergilenir. Evet doğru sözcük, “sergilenmek”tir. Artık ziyaretçi kabulü mümkün…

Diğer fotoğrafta büyümüşüm, ilk yaşıma girmiş olmalıyım, karyolaya tutunup ayağa kalkmışım, boşluklu dişler arasından yayılan sevimli bir gülüş içimi ısıtıyor. Bunu da anımsamam mümkün değil. Ama biliyorum işte. İnsan yaşantısı söylencedir. Ya bu fotoğrafa ara sıra baktığım için o anı anımsadığımı sanıyorum, derin bir yanılsama içerisindeyim ya da o kadar çok söz etti ki çevremdekiler bu gördüğüm sevimli bebekten, ben de o zamana tanığım sanısındayım. Anılar nasıl oluşur, salt yaşadıklarımızdan mı? Fotoğraflara bakarız, şahitlerden tanıklıkları dinleriz, farklı ağızlardan neredeyse inatlaşan farklı öyküler arasından seçer, işimize geleni alırız ve belki en sonunda da kendi deneyimimizi ekleriz. Ama nasıl? Söylenceye en uygun olan biçimde tamamlamaktır akla yatkın olan.

Son fotoğrafta belli ki yaşama katılmış haldeyim. O yıllara ait bir Renault marka, koyu yeşil arabanın içinde, arka pencereden dışarı taşmışım; saçlar uzunca ve tüm kareyi dolduran kahkaha görünüyor. O günü anımsıyorum net. Hafta başından annemle babamın bankacı arkadaşlarıyla anlaşılmış, sabah erken saatte, iki araba pikniğe gidilecek. Hafta sonu cumartesi sabahı, yola koyulmadan önce çekilmiş. Araçta yalnızım, evden piknik sepetleri taşınıyor sanırım, arka arabada diğer aileler var. Dört aile iki araca bölündük, çocuklar da öyle. Arkalı önlü, lunaparkta araç kullanır gibi, yer yer birbirimizi geçerek varmıştık Kilyos’a. Öyle miydi, yoksa Şile miydi? Deniz kenarı mıydı, ormanlık bir yer miydi? Top oynamıştık sanırım… Yoksa, saklambaç mıydı en çok eğlendiğimiz. Ben kaybolmuştum, korkmuştum hani… O Marmara Adası’nda mıydı acaba? Mangal yapmışlardı galiba, yere yaygı serip üstünde ekmek arası bir şeyler mi yemiştik?

Elimde koca fincan kahve iyice soğudu. Zorluyorum belleğimi, belli belirsiz görüntüler arasından geçip bir türlü sonuna varamıyorum tünelin. Varacağım yer neresi bilmiyorum. Anneannemin fotoğrafına doğru çeviriyorum albüm sayfasını. İlk dostumu arıyorum. Dostlukların ömrü var, biliyorum. Bazen ölümle sonuçlanan, çoğu zaman soluk almaya devam etse de iki insan, yolları ayrıldığı için sonlanan. Anneannem ikinci katın penceresine dayımın bordo dik yakalı kazaklı fotoğrafını iliştirmiş. Bıyıklı dayım. Saçları çoktan dökülmüş. Derin kederle bakıyor yaşlı kadın. Dudağında hep aynı mırıltı, sözcükler kırık dökük. Ben ezberden biliyorum, hâlâ anımsıyorum. Bak bu tertemiz işte. Anneannemin yüzü, sözleri… İlk dostluk… Dostluk için iki kişi gerekir elbet. Biri anlatır, biri susar bazen… Bazen ikisi de konuşur… En güzeli birlikte susmayı becermektir.


Beğendiniz mi?

0 / 5 0
"

Dostlar Kitabı kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıdaki satın alma linklerini kullanabilirsiniz.

idefix trendyol D&R kitap365

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Fazla İçerik
Denemeler