“İnsan ruhu yalnızlığı sevmez. Yasalar bile insana en ağır cezayı onu hücreye kapatıp yalnız bırakarak verir. Kimi, yıllardır hücre cezası çeken bir mahkûm gibi yalnız yaşar, sevmeyi de sevilmeyi de unutur.”

Mazoşizm: Siyah

Farklı cinse yönelim: Gri

Fahişelik: Kırmızı

Gülseren Budayıcıoğlu, mazoşizmin acısından beslenen bir genç, kenar mahallelerde kasketli erkeklerin izini süren bir holding patronu ve fahişelik yapan üç kuşağın acılı hikâyeleriyle okuru, kimimizin haberdar bile olmadığı hayatın görünmeyen yüzüyle tanıştırıyor. Okurken duygulandıran, her karakteri içimizde hissettiren, oralarda bir yerlerde arada bir bizi kendimizle karşılaştıran üç gerçek hayat hikâyesi…

Günahın Üç Rengi

Bu kitabı, 12 Mayıs 2007’de kaybettiğim sevgili eşim AYDIN’a ithaf ediyorum…

Önsöz

Madalyonun İçi yayımlandıktan sonra beni tekrar yazmam konusunda yüreklendirdikleri için öncelikle okurlarıma teşekkür ederim…

Bir ruh doktorunun hem kendini, hem de hastalarını binlerce kişinin gözleri önüne sermesi kolay bir iş değildir. Psikoterapi, iki insan arasında kurulan yakın ve sıcak bir ilişki biçimidir. Terapist bu ilişki içinde karşısındakini etkilemek ve aynı zamanda etkilenmek durumundadır. Bu süreç, terapisti de en az hastası kadar etkiler ve zorlar. Bu konuda her ruh hekiminin kendine has bir yöntemi, bir tarzı vardır. Yani bu iş bir anlamda kişiye has bir sanattır. Kesin hatları olmayan, içten, doğal, her zaman bir sisteme oturtulamayan bu sanatı hekimler doğal olarak dünyanın gözleri önüne sermekten bir parça çekinirler.

Bundan benim de çekinmediğim asla söylenemez. Ancak gençliğimden, hatta çocukluğumdan beri gerek edebiyata duyduğum ilgi, gerek bildiklerimi, edindiğim deneyimleri insanlarla paylaşma arzum ve gerekse tüm dünyada insan psikolojisine giderek artan ilgi, kişilerin kendilerini anlama isteği beni bu konuda yüreklendirdi.

İlk kitabımda psikiyatride en sık görülen tanı gruplarından seçilmiş bir demet sunmuştum sizlere. Şimdi artık biraz daha derinlere inip madalyonun kapağını iyice açmanın zamanı geldi. İnsanlar madalyonun içine genellikle onlar için önemli, özel, başkalarıyla paylaşmaktan kaçındıkları şeyleri koyarlar. “MADALYON” sözcüğü burada insanın gizemli iç dünyasını sembolize etmektedir.

Kültüründe Balkanlar’ın, Avrupa’nın, Asya’nın izlerini taşıyan Türkiye gibi bir ülkede yaşıyoruz. Bu topraklarda doğmuş nice medeniyetlerin, Türk, Rum, Ermeni, Kürt ve Arap geleneklerinin karışımıyla zengin bir yelpaze çıkmış ortaya. Sanırım dünyanın en zengin, gizemli ve karmaşık kültür birikimini içimizde barındırıyoruz. Ve her birimiz etkileniyoruz bu kültürden ve etkiliyoruz da…

İşte Türkiyeli bir psikiyatr ve yazar olarak ülkemiz insanlarını, onların iç dünyalarını, örf, âdet ve törelerimiz eşliğinde yaşadıkları sorunları, yakınlarıyla ilişkilerini ve çözümleyemedikleri çatışmaları anlatmaya çalıştım.

Bu kitapta sizlere iyileri değil, kötüleri anlattım; toplum kurallarını hiçe sayan, eşini aldatan, cinselliği çok farklı alanlarda arayan insanları, yani günahı… Bakalım onları okurken neler hissedeceksiniz? Onlara kızacak mısınız, yoksa ruhlarını bütün çıplaklığıyla görmekten ürkecek misiniz? Veya bu insanların bazı duygularını siz de anlayacak, hissedecek, böylece hem kendinize hem de başkalarına daha hoşgörülü, bağışlayıcı olabilecek misiniz?

Sevgili okurum, kötüyü anlayamaz, hissedemezsek bu dünyada savaşlar, cinayetler, kötülükler hiç bitmeyecek. En kötü insanın bile, daima bir yerlerinde saklı iyilik tohumları vardır. Cezalar kötülüğü durdurabilseydi, bugün çok farklı bir dünyada yaşıyor olacaktık. Bir insan, ancak kendi kendini bağışlayabilirse kötülükten kurtulabilir. Küskün insan iyi insan olamaz. Marifet insanları küstürmemekte, kendi gözlerinden yine kendilerini düşürmemektedir.

Hepimiz hayatın içinde bir şekilde yaralanıyoruz. Özellikle bizi dünyaya getiren en yakınlarımızdan alıyoruz bu yaraları. Anne babalarımız genellikle bilmeden, bir yandan bilinçdışımızı özene bezene doldururken, bir yandan da kaderimizi çizdiklerini fark etmiyorlar. İnsanın karanlık ve kuytu dehlizlerine saklanan hayatın kirinin, pasının, tozunun, isinin yansıması herkeste aynı değildir.

Daha her birimiz küçücükken doldurulan bu dehlizlerde başlıyor kaderimiz yazılmaya. Bu karanlık yumağın içindeki acımasızlığı, korkuyu, bencilliği, kıskançlığı, hırsı, öfkeyi, saldırganlık duygusunu ve doymak bilmeyen cinsel istekleri fark etmek, dayanabileceğimizin çok üzerinde bir rahatsızlık hissi verir bizlere. İşin en acıklı yanı ise, bu yumağın şekillenmesinde en büyük rolün, yine en yakınlarımızla ilişkilerimizden kaynaklanıyor olmasıdır.

Hastalarımı dinlerken ne zaman, nerede ve kimler tarafından yaralandıklarını gördükçe her zaman içim sızlar. Yaralayanlar ise genellikle yaraları en derin olanlardır. Bu zincir eğer bir yerlerinden kırılamazsa kuşaklar boyu sürüp gider. Çocuk yetiştirirken bunları unutmayalım. Unutmayalım ki, çocuklarımızın kaderi güzel olsun.

Bu kitabı gerçeklerden yola çıkılarak kurguladım. Bir psikiyatr olarak en gizli sırların konuşulduğu odamın kapılarını sonuna kadar sizlere açtım. Bunu yaparken hasta dosyalarındaki notlardan yararlandım.

Karşımdaki kişiler kadar kendi duygularımı da bütün açıklığıyla sizlerle paylaşmaya çalıştım.

Yorgun akşamlarda geçmişe dönerken bazen gülerek ama çoğu zaman hüzünlenerek yazdım bu kitabı.

Anlattıklarım, en ince ayrıntılarına kadar gerçeği yansıtırken, hastalarımın mahremiyetine duyduğum sonsuz saygı nedeniyle kimlikleri tamamen değiştirdim.

Kitaptaki kahramanlardan ikisi bir süre önce aramızdan ayrıldı. Kendilerini buradan rahmet ve sevgiyle anıyorum.

Dr. Gülseren Budayıcıoğlu, psikiyatrist

Fahişeliğin Rengi Kırmızı

Evdeyim. Saat gece yarısına yaklaşıyor ama uykum yok. Geniş salonda yanan masa lambalarından etrafa huzur verici, yumuşacık ışıklar yayılıyor. Özellikle kırmızı şapkalı lambayı çok seviyorum. Hava kararınca evdeysem, ilk işim o lambayı yakmak olur.

Çalışma masam salonda, tam camın önünde durur. Sevmem öyle çalışırken odalara kapanmayı. Masamın başına oturunca sanki bütün dünya ayaklarımın altındadır. Bu masayı yeni aldım. Ben özellikle sık kullanacağım eşyalarımı pek kolay alamam. İlk görüşte alacağım eşyayla aramızda bir elektrik oluşması gerekir. Bu masada da öyle oldu. Çok şık bir mobilya mağazasını öylesine gezerken çıktı karşıma. Sanki o masa yıllardır benim gelip onu almamı bekliyordu.

Sevgili masam bu akşam sanki bana, “Hadi gel artık” diyor. Yavaşça oturuyorum döner koltuğuma. Gözlerim uzaklara bakıyor. İnsanların çoğu henüz yatmamış, apartmanlar ışıl ışıl. Demek benim gibi gece kuşu çok. Çocukluğumdan beri geceyi yaşamayı severim. Kıyamam erkenden yatmaya. Derin bir uykuya dalıp dünyayı unutmak gelmez içimden. Gecenin sessizliğini, yalnızlığını, insana verdiği özgürlük duygusunu yudum yudum içmek isterim. Hele bir de önümde bilgisayar ve salona hafifçe yayılıp insanın içine işleyen güzel bir müzik varsa…

La Banda Alla Turca CD’si çalıyor şu anda. Muhteşem bir bandodan semailer, köçekçeler, Rumeli türküleri dinliyorum.

İlk kitabım çıkalı neredeyse dört yıl olmuş. Aslında hedefim her yıl bir kitap çıkarmaktı çünkü yazacak öyle çok şey var ki… Ama olmadı, yazamadım. Hayat son yıllarda çok acımasız davrandı bana. En sevdiklerimi hiç gözümün yaşına bakmadan aldı elimden. Ben arkalarından bakakaldım. Değil kitap yazmak, bazen nefes almak bile zor geldi. Her şeye rağmen insanlar acılarla başa çıkmayı başaran, güçlü bir kadın gördüler karşılarında ama işin aslını bir de bana sorun!

İşte o zor günlerde çareyi her zamanki gibi çok çalışmakta buldum ama yazı yazmak çok farklı bir şey; duygularınız olduğu gibi yansıyor yazdıklarınıza. Yaşarken belki ama yazarken onları gizleyemiyorsunuz. O nedenle uzun bir süre masamın başına oturamadım.

Aradan aylar geçti. Çok şaşsam da bazen kendimi gülerken yakalıyorum. O zamanlar bir daha hiç gülemeyeceğimi sanıyordum. Ve işte bu akşam masamın başındayım. Bu kitapta, yaşadığım acılardan önce gördüğüm hastalarımın hikâyelerini anlatacağım. Şimdilik o acı dolu günlere gidecek kadar güçlü hissetmiyorum kendimi. Belki bundan sonraki kitapta o günleri, bir yandan o acıları yaşarken bir yandan da klinikte gördüğüm hastaları, hastalarla aramızda yaşananları, yani acının ta kendisini anlatırım sizlere.

Düşünüyorum. Acaba hangi hikâyeler yer almalı bu kitapta? Kafamın içindeki bölmelerde yazılacakları günü bekleyen pek çok hikâye var. Zihnimdeki bölmeleri teker teker açıp o günlere gideceğim şimdi. Beni en çok etkileyen kişiler arasından yapmalıyım seçimi.

Gözlerimi kapattığım anda bölmelerden biri hızla açılıyor ve saçları sıfır numaraya vurulmuş, gözleri yaşlı bir kadın fırlıyor içinden. Meliha Hanım bu. İçimi bir hüzün kaplıyor. Odamın duvarlarına sinen gür, etkileyici sesi çınlıyor kulaklarımda. Ne güzel mevlit okumuştu Madalyon Klinik’teki odamda. Aslında o bir fahişenin kızı, bir fahişenin kız kardeşi ve yine namlı bir fahişenin annesiydi.

Öteki bölmeden Şevket Ağa uzatıyor başını. Her zamanki gibi alnını karıştırıp gözlerinin altından ama hep utanarak, sıkılarak bakıyor yüzüme koskoca Şevket Ağa. Yaşlı, Anadolu kokan ama ille de kasketli adamlarla nasıl yarenlik ettiğini, bunun için ne büyük riskler aldığını, tanınmamak için kılık değiştirdiğini, sonra da oralardan nasıl kaçtığını anlattırabilmek için az mı uğraştırmıştı beni…

Sonra bir başka bölme açılıyor. Şimdi yeşil gözlü, esmer, uzun boylu, yakışıklı Salih var karşımda. Bir evin bir oğlu, annesinin gözbebeği, nazlı delikanlı. Eli kırbaçlı, yüreği acımasız kadınlar tarafından nasıl yerden yere vurulduğunu, acımasızca dövüldüğünü, yerlerde süründüğünü anlatırken ne çok şaşmıştım. Üstelik bunları yapsınlar diye o kadınlara yüklü miktarda para ödediğini duyunca nasıl da yüreğim sızlamıştı.

Hadi, şimdi hep birlikte gidelim o günlere…

Madalyon Klinik’in bütün koridorlarından, dalga dalga yayılan müzik sesi, kapısı açık duran odama kadar geliyor. Hüzünlü bir enstrümantal parça çalıyor. Müzik dinlerken duygularımız saklandıkları köşelerden çıkıp özgürce dolaşıyor ortalıkta.

Bartın’dan çok sevdiğim bir hastamın getirdiği siyah tül üzerine işlenmiş tel kırma işi örtüler, ışıkların altında bir yanıp bir sönüyor. Kırmızı Afgan halıların üzerinde ışıktan hareler oluşmuş. Çok seviyorum odamı. Hem odamı, hem Madalyon’u, hem de burada çalışan herkesi. İnsanın çalıştığı yeri ve işini sevmesi, hayatın en güzel mucizelerinden biri.

Günlerden cumartesi, yani çalışan insanların en çok tercih ettiği gün. Bu nedenle cumartesi günleri klinik çok yoğun olur. Akşama kadar birbirinden ilginç hikâyeler dinledim yine. Tek bir günde dinlediklerimi, bu dinlediklerimden anladıklarımı, hissettiklerimi yazabilsem, günde bir kitap çıkar bu odadan. Ama yazabilmek o kadar da kolay bir iş değil. Belki benim kişiliğim ve tarzım da bu işi biraz daha zorlaştırıyor. Ben hastalarımı dinlerken küçük notlar alsam da, asıl kayıt hafızamda tutulur. Tutulan bu notların yanında, mutlaka o anlara ait duygular da hafızama kaydedilmiştir. Tıpkı müzik gibi yani. Hem bestesi hem de güftesi vardır. Nasıl bestesiz müzik olmazsa, duygusuz yazı da olmaz gibi gelir bana. İkisi bir araya gelmeli ki, okuyanlar da benim müzik dinlerken aldığım hazzı veya hüznü hissedebilsinler. İşte bu yüzden bu odada bir seansta yaşananları, benim yazmam bazen aylarca sürebiliyor.

Yazılarımı yazarken bir rejisör titizliğiyle otururum masaya. Hastalarımla aramızda geçen konuşmaları doğrudan aktarmak da yetmiyor bana. Bazen öyle şeyler oluyor ki bu odada, kelimeler burada hissedilenleri, yaşananları anlatmaya yetmeyebiliyor. Ama yine de işte o anları bir bir, tam anladığım, hissettiğim gibi aktarmaya çalışıyorum. Böyle olunca da benden sık sık yeni kitaplar çıkamıyor.

Yıllar önce, henüz gencecik bir kızken, gördüğüm, tanıdığım hayat ile gerçek hayat ne kadar farklıymış birbirinden. Yaşadıkça, asıl yüzünü biraz biraz gösteriyor hepimize. Hele bir de işiniz, akşama kadar insanların kimselere anlatamadıkları sırlarını dinlemek, yani hayatın herkese pek göstermediği yüzünü görmek olunca, bu süreç hızlanıyor. Bir gün bir de bakıyorsunuz ki, bu dünya, sizin eskiden var olduğunu sandığınız dünyaya hiç benzemiyor. Kızsanız da hüzünlenseniz de korksanız, hatta bazen gülseniz de bir süre sonra yavaş yavaş gerçekler kendini kabul ettiriyor size.

Şimdi oturduğum evde, ben gökyüzüyle yeniden tanıştım. Eskiden de benim için bir gökyüzü vardı. Şimdi evimdeki balkona çıktığım zaman, yıllardır gökyüzünü nasıl da tanımadığımı anladım. Onu, olabildiğince geniş bir plandan görüverince, yüreğim ağzıma geldi. “Meğer ne muhteşemmiş” dedim.

İşte hayat da böyle. Küçücük pencerelerden gördüklerimiz, aslında hayatı bize tanıtmaya yetmiyor. Tıpkı gökyüzü gibi, hayata da geniş pencerelerden, yüksek balkonlardan bakmak gerekiyor. Bu yüzden gücüm yettiğince, bu farklı ve geniş pencerelerden gördüklerimi, duyguları da hiç atlamadan göstermeye çalışıyorum insanlara. Pencereler çoğaldıkça yükselecek, ufuk daha net görülecek.

Kapının vurulmasıyla düşüncelerimden sıyrılıyorum. Tuna elinde tepsiyle görünüyor kapıda. Bugün onun doğum günü. Hepimizin unuttuğunu sanıyor. Onun için sabahtan beri biraz mahzun bakıyor gözleri. Klinikte çalışanların sayısı otuzu geçti, ama Tuna hiçbirimizin doğum gününü unutmaz. Bizleri toplar ve her birimize küçük bir doğum günü kutlaması yapar. Hep beraber pasta keser, mum üfleriz. İnsanın işyerinde böyle vesilelerle hatırlanması, kutlanması güzel oluyor doğrusu. Gerçi özellikle hanım arkadaşlarımız artık yaşlarını söylemeseler de böyle kutlamaları hepimiz seviyoruz.

Tuna çocuk sahibi olamamış ama şimdi irili ufaklı otuzdan fazla çocuğu var. Sabah gizlice anlaştık arkadaşlarla. Pastası çoktan ısmarlandı. Üzerine “Çok Yaşa Tuna Ana” diye yazıldı. Hastalarımız bitince, hep birlikte kutlayacağız Tunamızın doğum gününü. Odama girdiğinde, yüzündeki mahzun ifadenin iyice arttığını görüyorum.

“Hazırsanız, hastayı içeri alabilir miyim?”

“Tabii Tuna.”

“Bir sakıncası yoksa, anne kız, beraber girmek istiyorlar içeri.”

“Yok, buyursunlar” diyorum hiç yüzüne bakmadan.

Bu arada sağla solla uğraşırken randevu defterine bakmayı unuttum. Kim geliyor acaba içeri? Tuna da bir şey söylemedi. Aceleyle açıyorum randevu defterini. Meliha Kınık. Tanımıyorum. Demek ki yeni bir hasta göreceğim. İçime her zamanki kıpırtı yayılıyor. Yeni hastalar hep heyecanlandırır çünkü beni.

Önce yaşlıca bir hanım görünüyor kapıda. Başında üstü işlemeli, siyah, uzun bir örtü var. İnce, uzun boylu, kara kaşlı, kara gözlü bir hanım. Teni ince ve beyaz. Siyah mantosu, yerlere kadar uzanıyor. Yavaş, ürkek adımlarla giriyor içeri. Yüzüme bakmıyor. İri, siyah gözleri yerde.

Arkasından genç bir kadın giriyor içeri. Annesine çok benziyor. O da uzun boylu ve esmer. Lacivert ipekten uzun bir pardösü giymiş. Başında renkli, pahalı bir eşarp var. Saçları hiç görünmeyecek şekilde sıkı sıkı bağlanmış. Hiç makyaj yok solgun yüzünde. Önce annesinin oturmasına yardımcı oluyor, sonra da kendisi oturuyor tam karşıma.

“Hoş geldiniz” dedikten sonra susup onların konuşmasını bekliyorum. Sanırım buraya anne için gelmişler. Önce kızı başlıyor anlatmaya.

“Doktor hanım, benim adım Nur. Annemi getirdim size. Bugün tesadüfen evine ziyarete gitmeseydim eğer, yarına çıkmayacaktı annem. Allah gönderdi beni bugün oraya. Şimdi buradan çıkınca, onu evine nasıl bırakacağımı bilmiyorum. Aklım hep onda kalacak. Ben ne desem ikna edemedim. Ölmeyi kafasına koymuş.”

Annesi, önüne bakmaya devam ediyor. Başımı ona doğru çeviriyorum, belki bir şeyler söyler diye ama o, hiç oralı olmuyor. Yeniden Nur’a dönüp soruyorum.

“Anneniz şimdilik konuşmayacak galiba. İsterseniz siz anlatmaya devam edin.”

“Dün akşamüstü, annemi ziyaret etmek üzere evine gittim. Daha kapıyı açar açmaz anladım bir tuhaflık olduğunu. Annem genelde çok enerjik ve hareketli bir kadındır. Hayata çok bağlıdır. Bugüne kadar hepimiz için çok çalıştı, çok fedakârlıklar yaptı. Son yıllarda evlere gidip mevlit okuyor. Sesi de güzeldir. Hemen her günü doludur. Ankara’da seveni, arayanı soranı çoktur. Babam huysuzdur. Yıllardır çok eziyet etti anneme. Daha doğrusu, çok kıskanç bir adam. Kadıncağız bu yaşında bile dayak yiyor babamdan.”

Nur, bir yandan göz ucuyla annesine bakarken, bir yandan da gözlerinde biriken yaşları elinin tersiyle siliyor.

“Evvelsi gün yine çok fena dövmüş kadıncağızı. Biliyorum, dayanacak hali kalmadı artık. ‘Bırak şu adamı, benim yanıma gel’ diyorum, gelmiyor. Gururludur annem. Kimseye yük olmak istemez. Bu sefer çok kızmış. Evde kendisine ait ne var ne yok fakir fukaraya dağıtmış. Elbiseleri, ayakkabıları, iç çamaşırlarına kadar, hiçbir şey bırakmamış evde. Sonra da gidip…”

Annesi, gözlerinin altından kızarak bakıyor kızına. Nur kısa bir tereddüt geçiriyor. Sonra annesine dönüp “Ama anlatmak zorundayız anne. Senin halin hal değil” diyerek tekrar bana dönüyor.

“Ben şüphelendim halinden. Üzerine giyecek bir tek gecelik bile bırakmamış. Benimle de konuşmak istemedi. Ben içeri girdiğimde, banyoda abdest alıyordu. İyi ki girmişim. O halini görünce şok oldum.”

Nur artık gözyaşlarını tutamıyor. Ona bir mendil uzatıyorum. Önce sümkürüyor, sonra bütün yüzünü ovuşturarak siliyor. Solgun yüzüne hafif bir pembelik yayılıyor. Bu arada annesi kızgın gözlerle bakıyor Nur’a. Bunları anlatmasını istemiyor.

“Doktor hanım, kusura bakmayın. Annem benim için çok değerlidir. Ona hiç kıyamıyorum ama o kendine kıyacak. Ne olur kurtarın onu. Ben ne dedimse dinletemedim. Buraya da öyle zor getirdim ki…”

Bir mendil daha uzatıyorum Nur’a. Anlattıklarından, bu hanımın intihar etmeye kararlı olduğu anlaşılıyor. Nur annesine dönerek, “Anne çıkar şu örtüyü, doktor hanım da görsün yaptıklarını” diyor. Anne yine gözlerinin altından bakıyor kızına. Benim de görmemi istediği şey ne acaba?

Kadın, elini Nur’a doğru “dur” der gibi uzatıyor. Kız tam kalkacakken, yeniden oturuyor yerine. İzin vermeyecek. Şimdi artık benim devreye girmem gerekiyor. Israr etmek olmaz. Konuyu biraz hafifletmem gerekiyor.

“Annelerin mutlaka bir kız çocuk doğurması gerekiyor galiba. Bak, annen senin için ne kadar değerli. Ben de çok düşkünümdür anneme. Benim kızım da bana… Erkek çocuklar da sever annelerini ama kız çocuğun hali başka. Ne mutlu annene.”

Sonra başımı anneye çevirerek soruyorum:

“Hanımefendi, içeri girdiğinizden beri hiç konuşmadınız. Adınız neydi?”

Kısa bir tereddütten sonra yavaşça söylüyor adını: “Meliha.”

“Demek evlerde mevlit okuyorsunuz? Çok severim o toplantıları. İnsanın içine bir huzur yayılır. Özellikle çocukların doğumundan sonra okunan kırk mevlitleri vardır. Benim torunum Zeynep Su doğduğunda da okutmuştuk. Bebeği süsleyip getirmiştik ortaya. Altınlar takmıştık yastığına. Çok güzel âdetlerimiz var bizim.

İnşallah yeni kuşaklar sahip çıkar bu geleneklere. Onun mevlidini de sizin gibi bir hanım okumuştu.”

Ben kendi kendime gevezelik edip duruyorum ama henüz Meliha Hanım’da tık yok. Başı önünde, hiç yüzüme bakmadan oturuyor karşımda. Ben, istediğim tepkiyi alana kadar devam edeceğim.

“Ben, müziğin her çeşidini severim ama müzik insanda duygu yaratmalı. Ezan sesini bile zevkle dinlerim. İster ezan, ister mevlit, ister şarkı olsun, duyarak, hissederek söylenmeli ki, dinleyenler de bir şeyler hissedebilsinler. Sadece ses güzelliği de yetmez. Ben sizi dinlemedim ama, inşallah laf olsun diye mevlit okuyanlardan biri değilsiniz.”

İşte oldu. Meliha Hanım, başını bana doğru çevirerek, sert bir ifadeyle bakıyor yüzüme. Ben hemen devam ediyorum. Madem kızdı, onu biraz daha kızdırabilirsem, şöyle veya böyle bir tepki gösterecek.

“Ben beğendiğimi de açıkça söylerim, beğenmediğimi de. Çünkü herkes işini iyi yapmalı. Madem iyi yapamıyorsun, bırak başkaları yapsın.”

Bu arada Nur söze giriyor.

“Ama annem çok güzel mevlit okur.”

“İyi öyleyse, buraya geleli, bir ‘merhaba’ bile demedi bana. Meşhur bir ilahi vardır, ‘merhaba’ diye. Çok severim onu, tabii iyi okunursa. Okusanız da dinlesek.”

Benim bu isteğim, ikisini de şaşırtıyor. Şöyle iki yana bakıyorlar, burası bunun yeri mi diye. Ben hemen giriyorum yine söze:

“Ne düşündüğünüzü biliyorum. Burada böyle şey olur mu, diyorsunuz içinizden. Allah’a her yerde selam verebilir insan. Doktor muayenehanesinde bile. Hem gördüğünüz gibi odam çok geniş ve kliniğin en uzak köşesinde. Bırakın, sesiniz bu duvarlara da sinsin. Şimdi buyurun, sizi dinliyorum.”

Meliha Hanım, bir süre şaşkın gözlerle bakıyor yüzüme. Sonra ellerini dizlerinin üzerine koyuyor, bir iki kere öne arkaya sallandıktan sonra, gözlerini kapatıyor, başını hafifçe yukarı doğru kaldırıyor ve başlıyor okumaya:

Merhaba ey Al-i sultan, merhaba

Merhaba ey kan’ı irfan, merhaba

Merhaba ey sırrı kuran, merhaba

Merhaba ey derde derman, merhaba

Meliha Hanım’dan öyle gür, öyle dolu, öyle duygulu bir ses yükseliyor ki, bir an buna inanamıyorum. O incecik, solgun yüzlü kadından doğrusu böyle bir ses, böyle bir tavır beklemiyordum. Tavır diyorum, çünkü sahnede şarkı söyler gibi, bir sanatçı edasıyla, elleriyle okuduğu ilahiye eşlik ederek söylüyor. Sanki kendinden geçiyor, ciğerinden yükseliyor bu nağmeler. Etkileniyorum. Hiç bitmesin istiyorum. Ama bitiyor. Söylerken yukarı kaldırdığı başını önüne eğip öylece bekliyor.

Bugüne kadar, bu odada kimi hastam ağladı, kimi güldü, kimi de bana şarkılar söyledi. Bir şair hastam vardır, sık sık şiirler okur bana. Terzilik yapan biri, bu odada ölçülerimi aldı. Kuaför olanlar kapıyı kapatıp saçlarımı taradı, ama hiç ilahi okuyan olmamıştı.

Anne kız, benden gelecek tepkiyi bekliyorlar.

“İşte mevlit böyle okunur. Biliyor musunuz, sizi dinlerken, hiç bitmesin istedim bu ilahi. Ne kadar yürekten okuyorsunuz! Neredeyse ağlatacaktınız beni. Nur, sen şimdi dışarı çık. Annenle yalnız bırak bizi. Onunla konuşacaklarımız var.”

Nur, memnun bir ifadeyle, toparlanıp çıkıyor odadan. Meliha Hanım’a bakıyorum. Başını bana doğru çevirip hüzünlü gözlerle bakıyor yüzüme. Bu gözlerde çok şey yaşamış, duygunun her türlüsünü en şiddetli biçimiyle hissetmiş olmanın izlerini görüyorum. Ama sanki bu yoğunluktan yorulmuş gibi bir hali var. Ben de gülümseyerek bakıyorum ona. Soru sormuyorum. İstiyorum ki, kendiliğinden anlatsın.

Önce arkasına yaslanıyor. Sonra, başının iki yanından aşağı doğru sarkan siyah, üzeri işlemeli geniş ve uzun başörtüsüne gidiyor eli. Yavaşça bir ucundan aşağı doğru çekmeye başlıyor. İpek örtü kucağına doğru kayarak düşüyor. Ona gülümseyerek bakan gözlerim bir anda donup kalıyor. Meliha Hanım’ın başı, odamdaki lambalardan yansıyan ışıkların altında, pırıl pırıl parlıyor. Hiç saç yok başında. Usturayla sıfır numaraya vurulmuş. Mermer bir büst gibi oturuyor karşımda.

Bilirim ben bu saç kesmeleri… İnsanlar çok kızdığı, kendilerini çok çaresiz hissettikleri zaman keserler saçlarını. Kuşun kanadıyla gönderilen bir haberdir, bir işarettir bu saç kesmeler. Boyunlarını kesmeden önce bütün dünyaya bir isyan, bir haykırış, bazen de bir yardım çağrısıdır. Demek Meliha Hanım’ın sıkıntısı sandığımdan daha büyük. Hayattan da, kendinden de ümidini kesmiş.

“Neden?” diyorum ona fısıltıyla… Ümitsiz ve hüzünlü gözlerle bakıyor yüzüme, sonra başını yukarı kaldırıp tavana bakarak başlıyor konuşmaya.

“Yeter artık Allahım. Al beni yanına. Bana her günü gösterdin. İyiyi de, kötüyü de… Bundan sonra ne kötü gün görecek halim, ne iyi gün görecek isteğim kaldı. Eğer sen elini çabuk tutmazsan, ben kalkıp geleceğim senin yanına. Bilirim, zamanından önce geleni hoş karşılamazsın. Hoş karşılamayacağın başka şeyler de var, ama onlar için diz çöküp sabahlara kadar tövbe ettim, af diledim senden. Belki de o yüzden kocama kızamadım bile. O dövdükçe, ‘Allah’tan gelen cezadır’ dedim, ‘Allah tozumu alıyor’ dedim, isyan etmedim, kabullendim. Senin yanına cezamı çekip tertemiz geleyim istedim. Ama her gün tövbe edip yine bozdum tövbemi. Kes cezamı, bitir işimi… Bana bırakma. Bir günah daha işletme bana.”

Kendisini duyup duymadığını bilmeden ve fazla önemsemeden konuşuyor Tanrısıyla. İçine çökmüş, küçülmüş gözlerinden çaresizlik akıyor. Keşke onun Allah’ı da benimki gibi sonsuz şefkati, bağışlayıcılığı, kullarını iyiye güzele götürme sıfatıyla dolu olsa… Ama yakarışlarında pek göremiyorum bunu. Öfkeyle, “Amin” diyerek iki eliyle yüzünü sıvazladıktan sonra bana dönüyor.

“İşte böyle. Yukarıdakiyle konuştuklarımı duydunuz. Ben işte böyle sık sık konuşurum onunla. İçinizi açacak kimseniz olmayınca, onunla konuşmak iyi geliyor insana. Ama artık hiçbir şeyde gözüm yok. Hani televizyonun fişini çekince, nasıl kapkaranlık olur cam, işte öyleyim ben.”

“Yok yok, öyle değil. Televizyonun sesini de görüntüsünü de çok beğendim ben. Fiş filan da çekilmemiş. Bu ara yayına konan programlarda iş yok. Siz bir şeylere kızmışsınız. Hem de çok kızmışsınız. Ama kızdığınız şey her neyse, bunu paylaşamıyorsunuz başkalarıyla. Hatta kızınızla bile. Onun için çıkardım onu dışarı. Sizinle daha rahat konuşabilelim istedim. Bu arada biraz önceki konuşmalarınızdan, kendinize de çok kızdığınızı fark ettim. İnsanız hepimiz. Kızarız. Ama siz kendinizden ümidi kesmişsiniz. Sahipsiz bırakmışsınız kendinizi. İnsan hiç kendinden vazgeçer mi Meliha Hanım?”

“Geçer, geçer. …

"

Günahın Üç Rengi kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıda senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

idefix trendyol D&R kitap365
beğendiniz mi?

Günahın Üç Rengi (2008)