Japonya hakkında tüm bildiklerinizi unutun… Haruki Murakami’nin yarattığı, insanların tek bir kimono görmeden, meslekleri için ter döktükleri, aşırı içtikleri ve dağılmış evliliklerin girdabında sürüklendikleri dünyaya girin.

Bu değişik, unutulmaz öykünün yirmili yaşlardaki kahramanı, çok ünlü bir detektifin küçük erkek kardeşi ya da en azından Japon kuzeni olabilir pekâlâ. Kadınlarla ilişkileri ve kadın kulağına duyduğu aşırı ilgi yüzünden başının derde girmesi yetmiyor, bir de sırtında krem rengi bir yıldızı olan esrarengiz koyunun peşine düşmek zorunda kalıyor. Tokyo’nun kent kargaşasından bir sağ kanat politikacısının geniş malikânesine, oradan da uzak Hokkaido Adası’nın buz gibi ıssızlığına sürükleyen bu kitap, Japonya’nın önde gelen romancısından unutulmaz, büyüleyici, heyecan dolu ve gizemli bir öykü.

“Rüyaların, sanrıların ve inanılmaz bir hayal gücünün, eldeki somut ipuçlarından çok daha önce geldiği, postmodern bir detektif öyküsü.”
Publisher Weekly

Yaban Koyununun İzinde

1. bölüm
Bir başlangıç

1
Çarşamba günü pikniği

Sabah baskısında, tek paragraflık bir haberdi. Bir arkadaşım bana telefon edip, haberi okudu. Bir özelliği yok. Liseyi yeni bitirmiş acemi bir muhabirin yalnızca alıştırma olsun diye yazabileceği bir haber.

Tarih; bir sokak köşesi, bir kamyon sürücüsü, bir yaya, bir kaza, bir ihmalin araştırılması.

Bir derginin iç kapağındaki o şiirler gibi geliyordu kulağa.

“Cenazesi nereden kalkıyormuş?” diye sordum.

“Ben de bilemiyorum ki. Acaba ailesi var mıydı kızın, o bile belli değil.”

Elbette vardı bir ailesi.

Ailesinin adresini ve telefon numarasını bulmak için emniyet müdürlüğüne telefon ettim, sonra da kızın evini arayarak, cenaze töreninin ayrıntılarını öğrendim.

Ailesi Tokyo’nun eski bir mahallesinde yaşıyormuş. Haritamı çıkartıp, oturduğu yeri kırmızıyla işaretledim. Her yere metro, tren ve otobüs seferleri vardı ve bunları gösteren çizgiler, biçimsiz bir örümcek ağı gibi birbirini kesiyor; birbirinin üstünden atlıyor, mahallenin sokakları ve pis su kanallarından yapılmış bir labirent oluşuyordu.

Cenaze töreninin yapılacağı gün, Vaseda’dan bir tramvaya bindim, son durağa yakın bir yerde indim. Harita, bir yerküresi kadar yardımcı olabildi diyebilirim. Her defasında, törenin nerede yapılacağını öğrenmek için, paket paket sigara satın almak zorunda kaldım.

Kahverengi bahçe parmaklığıyla çevrilmiş ahşap bir evdi. Küçük bir bahçe, içinde yağmur suyu birikmiş ve terk edilmiş seramik mangalıyla. Toprak, koyu renk ve ıslak

Sadece aile, hemen hemen hepsi yaşça büyük. Ancak otuzunda olan ağabeyi başkanlık ediyordu törene, eniştesi de olabilirdi.

Babası, elli-elli beş yaşlarında, kısa boylu bir adam, koluna siyah bir yas bandı takmıştı. Girişte dikiliyor ve neredeyse hiç kımıldamıyordu. Sağanak yağmurla tertemiz yıkanmış bir sokağı anımsattı bana.

Ayrılırken, sessizce başımı eğdim; o da tek kelime etmeden başını eğdi.

O kızla dokuz yıl önce, sonbaharda, ben yirmi, o on yedi yaşındayken tanışmıştım.

Üniversitenin yakınında, arkadaşlarla takıldığım küçük bir kahve vardı. Pek bir şeye benzemezdi ama bazı değişmez özelliklerini koruyordu: hard rock müzik ve kötü kahve.

Hep aynı yerde otururdu, dirsekleri masaya sıkıca dayanmış, okuyarak. Gözlüğü –diş düzeltme aygıtını andıran– ve incecik, bir deri bir kemik elleriyle, sevimli görünümlüydü. Kahvesi hep soğuk, kül tablası izmaritlerle doluydu sürekli.

Değişen tek şey, kitaptı. Bir gün Mickey Spillane okurdu; başka bir gün Kenzaburo Oe, başka bir günse, Allen Ginsberg. Ve onları baştan sona okurdu, ön kapaktan arka kapağına kadar. Okumak demeyelim de, mısır koçanı kemirir gibi kemirirdi. O günlerde, insanların ödünç kitap vermesi pek olağandı, bu yüzden okuyacak şey bulma sıkıntısı çekmiyordu hiç.

O günler, the Doors, the Stones, the Byrds, Deep Purple ve the Moody Blues topluluklarının revaçta olduğu günlerdi. Her şey, yıkılıp yok olacağı uçurumun tam kıyısındaymış, tek bir itiliş bekliyormuş gibi görünse bile, hava dipdiriydi.

Kızla ben birbirimize kitap alıp veriyor; bitmez tükenmez söyleşilere dalıyor, kötü viski içiyor, tatsız tuzsuz bir cinsel ilişki kuruyorduk. Biliyorsunuz işte, gündelik şeyler. Perde de bu arada, altmışlı yılların kargaşasına doğru iniyordu usulca.

Kızın adını unutmuşum.

Ölüm ilanını çıkartıp bakabilirim ama ne değişir ki artık, unutmuşum.

Diyelim eski dostlara rastladım da konu ondan açılıverdi. Kimseler anımsamıyor onun adını. Baksana, bir zamanlar bir kız vardı, hani önüne gelenle yatardı, biliyorsun, yüzü nasıldı, adını bir türlü çıkartamıyorum işte, ama kaç kez yatmıştım onunla, acaba şimdi ne yapıyordur, sokakta rastlasam ne tuhaf olur değil mi?

“Bir zamanlar, önüne gelenle yatan şu kız vardı.” İşte onun adı.

Sözcüğün gerçek anlamıyla, önüne gelenle yatmazdı o kız. Kendince ölçüleri, ilkeleri vardı.

Gene de, şurasını kabul etmek gerekir ki; var olan durum, kızın, kim olursa olsun, yatmaya istekli olduğunu kanıtlamaya yeter.

Bir kez, sadece bir kez ona, şu ölçütlerinin neler olduğunu sormuştum,

“Şey, ille de bilmen gerekiyorsa eğer…” diye başladı. Otuz saniye kadar düşündükten sonra, “öyle kim olursa olsun, değil. Kimi zaman, düşünmesi bile canımı sıkıyor. Ama biliyor musun, belki de çeşitli tipler hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorumdur. Ya da belki de benim dünyam, bana göre ancak böyle bütünlenebiliyor.”

“Birileriyle yatarak mı?”

“Hıı-hı.”

Düşünme sırası bendeydi.

“Öyleyse söyler misin bana, bir şeylere anlam vermene yardımcı oldu mu hiç değilse?”

“Biraz” dedi.

Kıştan başlayarak, bütün yaz boyu, onu neredeyse hiç görmedim diyebilirim. Üniversite kuşatılmıştı ve birkaç kez de kapatıldı, üstelik benim de çözmem gereken kendimce sorunlarım vardı.

Ertesi sonbahar yine o kahveye gittiğimde müşteriler tamamen değişmiş ve tanıdık bir yüz olarak, bir tek o kız kalmıştı. Gene eskisi gibi hard rock müzik çalınıyordu, ama ortamdaki coşkudan eser kalmamıştı. Yalnızca kız ve kötü kahve değişmemişti. Karşısındaki sandalyeye çöktüm ve buraya eskiden gelenler hakkında konuştuk.

Çocukların çoğu ayağını kesmiş, gelmez olmuştu; biri kendi canına kıymış, bir başkası, yitmiş, izini kaybettirmişti. İşte bunları konuştuk.

“Sen geçen yıl neler yaptın?” diye sordu bana.

“Çeşitli şeyler” dedim.

“İyice akıllandın mı hiç değilse?”

“Birazcık.”

O gece, onunla ilk kez yattım.

Yaşadığı çevre, aile ortamı konusunda hiçbir şey bilmiyorum. Bildiğimi, bana belki birisi anlatmıştır; belki de ikimiz yataktayken kendisi anlatmıştır. Lisedeki ilk yılında babasıyla derin bir anlaşmazlığa düşmüş ve evden kaçmış (liseden de). Öykünün bu olduğuna eminim. Tam olarak nerede yaşıyordu, neyle geçiniyordu, bilen yoktu.

Gün boyu rock müzik dinlenen bir kahvede oturuyor, kahve üstüne kahve içiyor, içtiklerimizin parasını ödeyecek birinin gelmesini bekliyordu (ki o günlerde bu bile bizler için hiç de azımsanacak bir para değildi), sonra da kaçınılmaz bir şey, soluğu, parayı ödeyen herifle birlikte yatakta alıyordu.

İşte, onun hakkındaki bütün bildiklerim bunlar.

O yılın sonbaharından başlayıp, ertesi yılın ilkbaharına dek, haftada bir, salı geceleri benim Mitaka dışındaki daireme düşecekti. Yapmış olduğum basit yemeği silip süpürecek, kül tablalarımı dolduracak, radyonun sesi sonuna kadar açık, yayında bir rock müzik programı varken, benimle sevişecekti. Çarşamba sabahları uyanınca, yakınlardaki üniversite kampusunun ormanında bir yürüyüşe çıkacak ve okulun yemekhanesinde öğle yemeği yiyecektik. Öğleden sonra, öğrenci kantininde hafif bir fincan kahve içecek ve eğer hava güzelse çimenlere uzanıp gökyüzünü izleyecektik.

Bizim çarşamba pikniğimiz, diyordu buna.

“Ne zaman buraya gelsek, pikniğe gelmişiz gibi oluyorum.”

“Sahi mi? Pikniğe mi?”

“Şey, çayır uçsuz bucaksız ve herkes o kadar mutlu görünüyor ki…”

Doğrulup oturur ve sigarasını yakmak için birkaç kibrit çakardı art arda.

“Güneş gökte iyice yükselip, sonra alçalmaya başlıyor. Birileri geliyor, sonra gidiyor. Zaman da tatlı tatlı akıp geçiyor. Tam bir piknik gibi, değil mi?”

O sırada yirmi bir yaşındaydım, yirmi ikiye girmek üzereydim. Okuldan ayrılmam için bir neden olmadığı gibi, yakında mezun filan olacağım da yoktu henüz. En olmayacak moral bozuculuktaki koşullara sıkışıp kalmıştım. Aylar boyu, kıpırdayamadım, yeni herhangi bir yöne tek bir adım bile atamadım. Dünya, dönmeyi sürdürüyordu; sadece ben, kazık gibi, olduğum yere çakılıp kalmıştım. Sonbaharda her şey inanılmaz bir hüzne büründü, renkler, gözlerimin önünde hızla soldu. Güneş ışığı, ot kokusu, en ufak bir yağmur çisentisi, her şey sinirlerimi bozar oldu.

Kim bilir kaç kez, gece yarısı bir trene binmenin düşünü kurdum. Hep aynı düş. Sigara dumanı ve hela kokusuyla, havası iyice bozulmuş bir gece treni. Öyle kalabalık ki, ayakta duracak yer bile yok. Oturacak yerlerin hepsinde kusmuk, kurumuş, sertleşmiş. Tek yapabileceğim, istasyonda kalkıp trenden inmekti. Ama indiğim yer, istasyon değildi. Hiçbir yerinde tek bir ev ışığı görünmeyen, sadece açık bir alan. İstasyon şefi yok, saat yok, tren tarifesi yok, hiçbir şey yok; düş böylece sürüp gidiyordu.

O garip günü hâlâ anımsıyorum. Kasım ayının yirmi beşinci günü. Şiddetli yağmurların yerlere indirdiği gingko yaprakları, orman patikalarını altın renkli kuru dere yataklarına dönüştürmüştü. Ellerimiz ceplerimizde, yürüyüşe çıkmıştık ikimiz. Ayaklarımızın altında yaprakların hışırtısından ve kuşların tiz çığlıklarından başka ses yoktu.

“Nedir seni böyle düşündüren, söylesene” diye patlayıverdi.

“Gerçekten, hiçbir şey” dedim.

Biraz daha yürüdükten sonra yolun kenarına oturup sigarasından bir nefes çekti.

“Kötü düşler mi görürsün hep?”

“Sık sık kötü düşler görürüm. Çoğunlukla, paralarımı yiyen para bozma makineleri.”

Güldü, elini dizime koyup, hemen sonra çekti.

“Bu konuda konuşmak istemiyorsun, değil mi?”

“Bugün değil. Konuşmakta zorlanıyorum.”

Yarı içilmiş sigarasını yere atıp ayağıyla, dikkatle ezdi. “Aslında söylemek istediğin şeyi söylemeyi bir türlü başaramıyorsun, demek istediğin bu, değil mi?”

“Bilmem” dedim.

Yakınlardan iki kuş havalanıp uçarak, bulutsuz gökyüzünce yutulup gittiler. Gözden yitinceye dek izledik onları. Sonra o, bir çalıyla toprağa okunmaz bazı şeyler çizmeye koyuldu.

“Seninle yatarken kimi zaman gerçekten kendimi yalnız hissediyorum.”

“Böyle hissetmene neden olduğum için üzüldüm.”

“Suç sende değil. Sevişirken aklında başka bir kız var gibi değil çünkü. Zaten öyle olsaydı bile, neyi değiştirirdi ki bu? Söylemek istediğim sadece…” Tümcesini yarıda bıraktı ve yere düz çizgiler çizdi usulca. “Şey… bilmiyorum işte.”

“Biliyorsun, seni hiçbir zaman kendimden uzak tutmak istemedim ben” dedim bir süre sonra. “Bana neler olduğunu anlamıyorum. Ama ne olduğunu bulmak için çok çabalıyorum. Olayları abartmak da istemiyorum, ancak gene de hiç yokmuşlar gibi davranamam ki. Zaman alır.”

“Ne kadar zaman?”

“Kim bilir?

Elindeki çırpıyı yere atıp, ayağa kalkarak ceketine yapışmış otları silkeledi. “On yıl mı? Boş verip, sonsuz desene şuna.”

“Belki” dedim.

Ormanın içinden üniversite kampusuna yürüdük, öğrenci kantininde oturup sosisli sandviç yedik. Saat ikiydi ve ses ayarı bozulmuş televizyonda Yukio Mişima’nın fotoğrafı, bir görünüp bir kaybolarak göz alıyordu, ses yüzünden neler konuşulduğunu pek çıkartamıyorduk ama ne olursa olsun, bizim için önemi yoktu. Bir öğrenci bir iskemleye çıkarak ses ayarıyla oynamayı denediyse de, sonunda usanıp çekti gitti.

“Seni istiyorum” dedim.

“Tamam” dedi.

Böylece biz de, yine ellerimiz ceketlerimizin ceplerinde, ağır adımlarla benim daireye döndük.

Uyandığımda onu usulca hıçkırıyorken buldum, incecik bedeni yorganın altında titriyordu. Elektrik sobasını yakıp saate baktım. Sabahın ikisi. Göğün ortasında, şaşılacak kadar beyaz bir ay parlıyordu.

Çaydanlığı ocağa koymadan önce, onun ağlamayı kesmesini bekledim. İkimiz için bir çay poşeti. Şekersiz, limonsuz, sadece sıcak çay. Sonra iki sigara yaktım, birini ona uzattım. İçine çekti, dumanı püskürttü, art arda hızla, üç kez, sonra bir öksürük tutturdu.

“Söylesene beni öldürmeyi düşündün mü hiç?” diye sordu.

“Seni mi?”

“Hıı.”

“Neden böyle bir şey soruyorsun ki bana?”

Sigarası hâlâ dudaklarında, parmak ucuyla gözkapağını ovuşturdu.

“Özel bir nedeni yok.”

“Hayır, hiç” dedim.

“Doğru mu söylüyorsun?”

“Doğru söylüyorum. Neden öldürmek isteyeyim ki seni?”

“Şey, sanırım haklısın” dedi. “Bir an düşündüm ki, belki de biri tarafından öldürülmek hiç de fena olmazdı. Örneğin, ben derin uykudayken.”

“Sanırım öldürmeye meraklı türden biri değilim ben.”

“Öyle mi?”

“Bildiğim kadarıyla.”

Güldü. Sigarasını söndürüp, çayını bitirdi, sonra gene yaktı.

“Yirmi beş yaşıma dek yaşayacağım ben” dedi, “sonra öleceğim.”

Temmuzda, sekiz yıl sonra, yirmi altısında öldü.

2. bölüm
Temmuz, sekiz yıl sonra

2
On altı basamak

Gözlerimi kapatmadan, arkamdan, asansör kapılarının sıkıştırılmış hava hışırtısıyla kapanmasını bekledim. Sonra, zihnimdeki kırıntılarını toplayarak, holden, dairemin kapısına inen on altı basamağa attım adımımı. Gözlerim kapalı, tam tamına on altı basamak. Ne daha çok, ne daha az. Kafam, viskiden, bomboş, ağzım, içtiğim sigaralardan zehir gibi.

Ne denli sarhoş olursam olayım, bu on altı basamağı cetvelle çizilmiş gibi, dümdüz bir rotada inerim. Yılların anlamsız özdisiplininin meyvesi. Ne zaman sarhoş olsam, omuzlarımı gerer, omurgamı doğrultur, başımı dik tutarım ve beton girişte, serin sabah havasını derin derin çekerek doldururum ciğerlerimi. Sonra gözlerimi kapatır, viskinin yarattığı sislerin arasından on altı basamağı dümdüz inerim.

Bu on altı basamaklık dünyanın sınırları içinde “Sarhoşların en kibarı” unvanını taşırım. Sıradan bir başarı. Kişinin, sarhoş olduğu gerçeğini peşinen kabullenmesi yeterli.

Eğerler de yok, amalar da. Sadece “Ben sarhoşum” gerçeği, basit ve dümdüz.

İşte benim En Kibar Sarhoş olmam için yapacağım tek şey. En Erken Kalkan, Köprüyü Son Geçen Otobüs.

Beş, altı, yedi…


Sekizinci basamakta durdum, gözlerimi açıp derin bir soluk aldım. Kulaklarımda belli belirsiz bir uğultu. Paslı bir tel örgünün arkasından fısıldayan deniz gibi. Sahi, son ne zaman gitmiştim kumsala acaba?

Dur bakalım. 24 temmuz, saat sabahın 6:30’u. Kumsal henüz kimsecikler tarafından kirletilmemiş. Dalgaların kumsalla birleştiği çizgide şiddetli rüzgârın ardından yerlere saçılan çam iğneleri gibi, deniz kuşlarının izleri.

Kumsal, hmmm…

Gene yürümeye başladım. Kumsalı unut. Bütün bunlar çok, ama çok gerilerde kalmış.

On altıncı basamakta durdum, gözlerimi açtım ve kendimi kapı tokmağımın tam karşısında dikilmiş buluverdim, her zamanki gibi. Posta kutusundan, günlük iki gazeteyi ve iki zarfı alıp koltuğuma sıkıştırdım. Sonra cebimin ta diplerinden anahtarlarımı bulup çıkartarak eğildim, alnım buz gibi demir kapıya dayalı. Kulaklarımın arkasında bir yerlerden, bir klik sesi. Ben, alkole batırılmış, ıpıslak bir pamuk parçası. Duyularımın pek azı çalışır halde.

Olağanüstü.

Kapıyı ancak üçte bir kadar açıp bedenimi içeri kaydırdım, ardımdan kapattım. Antre ölü gibi sessizdi. Olması gerekenden de sessiz.

İşte o zaman ayaklarımın dibindeki kırmızı pabuçlar İşte o zaman ayaklarımın dibindeki kırmızı pabuçlar ilişti gözüme. Daha önce de görmüş olduğum kırmızı pabuçlar. Üzerindeki çamuru kurumuş lastik ayakkabılarımın arasına park etmiş, bir çift ucuz plaj sandalı, mevsimsiz bir Noel armağanı gibi. Çevremde bir sessizlik uçuşuyordu, toz kadar ince.

Kadın, alnını kollarına dayamış, profili, dümdüz siyah saçlarıyla gizlenmiş, mutfak masasına çökmüş durumdaydı. Saçlarının arasından güneşten yanmamış, bembeyaz bir ense, çiçekli elbisesinin –hiç görmediğim– sarkmış omzundan da sutyen askısının bir parçası gözüküyordu.

Ceketimi, kol saatimi çıkardım, siyah boyunbağımı çözdüm. Gözümü hiç kırpmadan yaptım bunları. Onun sırtına bakmak anılarımı canlandırmıştı. Onunla tanışmamdan önceki zamanlara ait anılarımı…

“Buyurun bakalım” diye kendiminkine hiç benzemeyen, hım hım bir sesle konuştum.

Tahmin edileceği gibi, yanıt gelmedi. Uyuyor olabilirdi, ağlıyor olabilirdi, ölmüş olabilirdi.

Karşısına oturup gözlerimi ovuşturdum. Kısa bir güneş ışığı masayı ikiye bölüyordu, ben aydınlıkta, o gölgede. Renksiz gölgede. Masanın üzerinde bir saksıda buruşmuş bir sardunya duruyordu. Dışarıda, birisi sokağı suluyordu. Kaldırıma dökülen suyun hışırtısı, ıslak asfaltın kokusu.

“Kahve ister misin biraz?”

Yanıt yok.

Ben de kalkıp iki fincanlık kahve öğütmeye gittim. Kahveyi öğüttükten sonra aklıma geldi ki, canımın asıl istediği, buzlu çaydı. Hep böyle, aklım sonradan başıma gelir zaten.

Transistörlü radyo arka arkaya tatsız tuzsuz pop şarkılar çalıyordu. Tam bir sabah programı işte. Sözcükler on yıl içinde yaklaşık olarak hiç değişmemişti. Değişen, sadece şarkıcılar ve şarkı adları. Bir de benim yaşım.

Su kaynadı. Gazı kapattım, su ılısın diye otuz saniye bekledikten sonra, kahvenin üstüne döktüm. Taneler emebildiğini emdi, yavaş yavaş kabarıp kahve kokusuyla doldurdu odayı.

“Dün geceden beri burada mısın?” diye, elimde çaydanlık, sordum

Yavaş bir baş hareketiyle, evet dedi.

“Bunca zaman bekledin öyleyse?”

Yanıt yok.

Oda, kaynayan su ve sıcacık güneş yüzünden buharla dolmuştu. Pencereyi kapatıp havalandırmayı çalıştırdım, sonra iki kahve fincanını masaya bıraktım.

“İç” dedim kendi sesimi yadırgayarak.

Sessizlik…

“Bir şey içmen iyi gelir.”

Ancak otuz saniye sonra ağır ağır, telaşsız, başını kaldırıp saksıdaki çiçeğe baktı dalgınca. İncecik birkaç saç teli yapışıp kalmıştı ıslak yanaklarına. Çevresinde bir ıslak hale…

“Bana aldırma sen” dedi, “ağlamak değildi niyetim.”

Ona bir kâğıt mendil kutusu uzattım. Sessizce sümkürdü ve yanağına yapışan saçları çekti.

“Aslında, sen geldiğinde gitmiş olmayı tasarlıyordum. Seni görmek istememiştim.”

“Ama bakıyorum, fikrini değiştirmişsin.”

“Hiç de değil. Gitmek istediğim başka bir yer yoktu. Ama şimdi gidiyorum, tasalanma.”

“Neyse, sen hele bir kahve iç de.”

Kahvemi yudumlarken, radyoyu trafik haberleri verme durumuna getirdim ve gelen zarfları açtım. Biri, bir mobilyacının reklamıydı, her şeyin yüzde yirmi indirildiğini duyuruyordu. İkincisi, düşünmeyi boş ver, aklıma bile getirmek istemediğim birinden gelen bir mektuptu. İkisini de buruşturup kâğıt sepetine fırlattıktan sonra, kalmış peynirli krakerleri kemirdim. Kız, ısınmak istiyormuş gibi, kahve fincanını avuçlarına almış, gözlerini bana dikmişti. Dudağını fincanın kenarında usulca dolaştırıp, “Buzdolabında salata var” dedi.

“Salata mı?”

“Domatesli yeşil fasulye. Başka bir şey bulamadım. Hıyarlar bozulmuştu. Atmak zorunda kaldım.”

“Ya?”

Buzdolabına gidip mavi Okinava camından yapılmış salata kâsesini çıkardım ve salça şişesindeki son damlaları serptim üzerine. Domatesler ile yeşil fasulyeler soğutulmuş tatsız gölgelerden başka bir şey değillerdi. Kahvede de, krakerlerde de tat mat arama. Acaba sabah güneşi yüzünden mi? Sabah ışığı her şeyi bozar. Çürütür. Kahveyi yarı yolda terk ettim. Eğrilmiş bir sigara bulup çıkardım cebimden ve o zamana dek hiç görmediğim kibritlerle yaktım. Sigaranın ucu, lavanta renkli dumanı sabah ışığında şekiller çizerken, kuru kuru çatırdadı.

“Bir cenazeye gitmiştim de. Sonra da Şinyuku’ya gittim, kendi başıma.”

Kedi bir yerlerden çıkageldi, uzun uzun esnedi. Sonra kızın kucağına zıpladı. O da kedinin kulaklarının arkasını kaşıdı.

“Bunu bana açıklamak zorunda değilsin” dedi. “Nasıl olsa artık senin görüş alanından çıkmış bulunuyorum.”

“Açıklamıyorum. Sadece laf olsun diye söylüyorum.”

Omuz silkip, sutyen askısını giysisinin içine çekti. Yüzünde hiçbir anlam okunmuyordu, okyanus dibine gömülmüş bir kentin fotoğrafı gibiydi.

“Yıllar öncesinden bir tür tanıdık işte. Senin bildiğin biri değil.”

“Ya, öyle mi?”

Kedi bacaklarını açıp, uzun uzun gerdi, sonra da bir güzel esnedi.

Ağzımdaki sigaranın yanar ucuna bir göz attım.

“O tanıdık nasıl ölmüş?”

“Kamyon çarpmış. On üç kemiği kırılmış.”

“Kadın mı?”

“Hıı-hı.”

Saat yedi haberleriyle trafik durumu sona erdi, radyo dalgalarına hafif rock müzik geri döndü. Kız, kahve fincanını bırakıp yüzüme baktı.

“Söylesene, ben ölseydim çıkıp böyle içer miydin?”

“Cenazenin benim içmemle hiç ilgisi yoktu. Sadece birinci veya ikinci kadeh belki de.”

Yeni bir gün başlıyordu. Gene sıcak bir gün. Bir demet gökdelen, pencereden içeri doğru kötü kötü bakıyordu.

“Soğuk bir şeyler içmeye ne dersin?”

Başını hayır anlamında salladı.

Buzdolabından bir kutu kola alıp bir dikişte mideye indirdim.

“Önüne gelenle yatan türde bir kızdı.” Ne biçim ağıt ama; müteveffa, önüne gelenle yatacak türde bir kızdı.

“Bunu neden bana söylüyorsun?”

Sahi, neden? Hiçbir fikrim yoktu.

“Pekâlâ öyleyse.” Benim bıraktığım yerden aldı, “önüne gelenle yatacak türde bir kızdı, öyle mi?”

“Öyle.”

“Ama seninle, hayır, öyle mi?”

Sesinde bir kırgınlık vardı. Başımı salata kâsesinden kaldırıp ona baktım.

“Öyle mi sanıyorsun?”

“Nedense, hayır” dedi usulca. “Hayır, sen o türden değilsin.”

“Hangi türden?”

“Bilmem. Sende bir şeyler var. Diyelim, bir kum saati: kum bitmek üzere. Senin gibi birinin, saati tersyüz edeceğine her zaman güvenilir işte…”

“Demek öyle?”

Dudaklarını büzüp gevşetti.

“Kalan eşyamı almaya gelmiştim. Kışlık mantomu, şapkalarımı, bıraktığım şeyleri. Kutulara doldurdum. Zamanın olunca paket postanesine götürebilir misin onları?”

“Geçerken bırakabilirim.”

Başını salladı. “Çok iyi olur. Senin gelmeni istemiyorum. Anlıyorsun, değil mi?”

Elbette anlıyordum. Fazla konuşurum ben, düşünmeden.

“Sende adres var mı?”

“Evet.”

“O zaman burada işim bitti demektir. Bu kadar çok kaldığım için özür dilerim.”

“Peki, ya evrak işleri filan, onlar da tamam mı?”

“Hıı-hı. Hepsi tamam.”

“Bunca kolay olduğuna inanamıyorum. Daha yapılacak çok şey olduğunu sanıyordum ben.”

“Bu konuda hiçbir şey bilmeyenler hep öyle düşünürler, ama aslında basittir. Bir kez olup bittikten sonra.” Bunları söyleyip, kedinin başını kaşımaya koyuldu yine. “Hele iki kez boşan, deneyimli, kıdemli biri olur çıkarsın.”

Kedi, gözleri kapalı, şöyle bir gerindi, sonra hemen başını kadının koltukaltına sokup, yerleşti. Kahve fincanlarını ve salata kâsesini musluğun önüne yığdım, kraker kırıntılarını bir makbuz ile süpürdüm. Güneş ışığı gözlerimi zonklatıyordu.

“Ayrıntıların bir listesini çıkardım. Evrakın dosyalandığı yeri, çöp verme günlerini, bu gibi şeyleri işte. Üstesinden gelemediğin bir şey olursa, beni ararsın.”

“Sağ ol.”

“Çocuk istemiş miydin?” diye ansızın soruverdi.

“Yoo, çocuk istemiştim diyemeyeceğim.”

“Bir süre bunu düşündüm, merak ettim de. …

"

Yaban Koyununun İzinde kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıda senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

idefix trendyol D&R kitap365
beğendiniz mi?

Yaban Koyununun İzinde (2008)

Yaban Koyununun İzinde

★ Çok Satan Roman
Yazar: Haruki Murakami  
İlk Basım: 2008
Yayınevi: Doğan Kitap