“Ahmet Karcılılar, Yağmur Hüznü adlı ilk romanıyla edebiyat dünyasına şaşırtıcı bir giriş yaptı: karşımızda usta bir romancı var. (..)
Karcılılar, hiçbir romancıda görmediğim bir anlatım biçimi uyguluyor. Anlattığı her şeyi bütün ayrıntılarıyla betimliyor, kalemini bir kamera gibi kullanıyor ve bu, romana müthiş bir sahihlik havası veriyor. (..)
Roman neyi anlatıyor? Tutucu bir kasabadan çizgiler; dini ayin yaparken polisin bastığı kadınlar (…), cinsel sorunlar, sağlık sorunları (…),’Esma ile Macide’nin eşcinsel ilişkileri’ ve ölüm üstüne, ölümden sonrası üstüne düşünceler… Romancı, 1920’lerdeki sorunların 2000’e iki kata hâlâ sürüp gitmesinin nedenleri üzerinde düşünmeyi okura bırakıyor.”
Fethi Naci, Cumhuriyet Kitap, 26 Kasım 1998

“Yağmur Hüznü, son günlerin biçim ve içerik olarak hayli aykırı, sıra dışı romanlarından biri. (…) Yazının elde kalan son şey olduğu ve bunun kutsallığı, imge yüktü anlatımla romana dönüştürülmüş.”
Tufan Erbanştıran, Virgül dergisi, Nisan 1999


Yağmur Hüznü

“Sen bütün cehennemleri biliyordun içindekileri ve diğerlerini. Deliresi karanlıklar yaşadın gözlerin ardına dek açık. Gidilmez uzaklara gittin çelikten atlarınla, görülmez uzakları gördün ve yıkık tapınaklarda tanrı düşlerini.”
Hüzn-ü Rahim, Kahırratlı Cemal, Destan-ı Sitarü’l- Cevza, XVI. yy elyazması, İskenderiye Kütüphanesi

Önsöz

“Romanlarım psikolojik değildir. Daha doğrusu genellikle psikolojik olarak adlandırılan roman estetiğinin ötesindedir.”

Milan Kundera

Her şeyden önce benden yine psikanalizle ilgili bir kitap bekleyen okurlarım için bu kitabın onları hayal kırıklığına uğratacağını belirtmeliyim. Kitabı okuduktan sonra bağlantı kuranlar olabilir ama deneğin araştırmayı beklenenden önce bırakması ya da araştırma programının tarafımızca zamanında ve gerektiği gibi uygulanamaması nedenleriyle (denek bunun için gereken çabayı gösterdi; kendi bildiğini okudu ve istediği gibi davrandı; hipnoz da dahil hiçbir teknik işe yaramadı, onu hiçbir zaman yönlendiremedik) bilimsel bir kitapla karşı karşıya olmadığınızı yinelemekte yarar görüyorum.

Okurlar bu koşullar altında kitabı niye yayımladığımı merak edeceklerdir. Benim bitmemiş bir araştırmanın belgelerini davranış bilimleri literatürüne almak gibi bir çabam olmadı hiçbir zaman. Hatta söz konusu araştırmayı on beş yıl önce henüz asistanken yaptığımı ve belgelerin bir gün kullanılabilir düşüncesiyle kütüphanemin raflarında tozlandığını eklemeliyim. Bu açıdan bakıldığında elinizde tuttuğunuz kitabın aslında ilk kitabım olduğunu söylemem gerekiyor.

Daha önce birlikte de çalıştığımız Prof. Dr. Meral Tahrakılıc geçtiğimiz yıl Basic Criminology üstüne bir araştırma yaptığımı söyleyerek ona bahsetmiş olduğum belgeleri istemişti. Tüm dosyayı ona postaladıktan uzun bir süre sonra beni görmeye geldi. Amacı dosyanın bir kitap haline gelmesini sağlamaktı. Ona araştırmanın bitmediğini anımsatarak (araştırmaya temelsiz bir sonuç yazarak risk almanın hiç gereği yoktu, üstelik bu donelerle problemi bile doğru tanımlayabileceğimizden emin değildim) belgeleri bu halde yayımlamanın literatüre bir şey kazandırmayacağım anlatmaya çalıştım. Okur basılıp basılmayacağı tartışılan bir kitabı elinde tuttuğunu düşünerek sonucu baştan kestirebilir ama yine de merak edenler için karşı çıkışlarımın Tahrakılıc’ı etkilemediğini ve beni ikna etmeyi başardığını söylemeliyim.

Dosyayı açarak kendisinin ve asistanlarının deneğin tepkileri üstüne buldukları sonuçları bana dipnotlar halinde göstermişti. Yine de bu dipnotlar suçun temelleri üstüne sonuçlar üretmek için yeterli değil diye karşı çıkmıştım. Hâlâ tüylerimi kaldıran o cümleyi o zaman söylemişti: “Problemi kriminolojinin entelektüalitesi üzerine kuracaksın.” Gülümsemeye çalışarak ve affına sığınarak çalıştığı üniversitenin (Ucla psikiyatri kürsüsünün problemleri literatürde çoğunlukla dikkate bile alınmaz) ona adına yakışır alışkanlıklar yüklediğini, dünyada kürsüsü bile olmayan bir disiplinde problem ortaya koyamayacağımı, kaldı ki Türkiye’de bu araştırma dahil birkaç örnek dışında, Amerika’da sıkça rastlanılan “series kill” vakalara rastlanılmadığını ve bu kısır örneklerde entelektüalite aramanın samanlıkta iğne aramaktan beter olduğunu, çok istiyorsa aynı amaç altında belgeleri Amerika’da yayımlayabileceğini söyledim. Sakince “Araştırma değil, sadece bir kitap yazacaksın” dedi; “Hep bilimsel kitaplar yazmak zorunda değilsin. Mollanın Sandığı gibi, her şeyi iddia edebilirsin ama edebî bir metin olduğu için kimse tezini çürütmeye kalkmaz. Zaten psikoloji ve edebiyat her zaman ilintilidir. Niçin Richart’ın şu ünlü Melankolinin Manifestosu gibi bir kitap yazmayasın?” Sonra uluslararası politikayı, komploları ve ülkelerin başka ülkeler ve bölgeler hakkındaki gizli planlarını ve senaryolarını anlatan Maria Lila Krecht’in Evrensel Paranoya adlı kitabından söz etti. En önemlisi, görünen öykü olarak esaslı bir bilimkurgu sunan ve bunun altında politik bir kurguyu gizem gibi saklayan ama asıl öyküsünü (bir polisiyeyi) çoğu sayfanın üçte birini kaplayan dipnotlarla, parantezlerle ya da epigrafların yaptığı göndermelerle anlatan Ali Mac Khratlier’in Dipnotlar Kitabı’ydı. Bu kitapların hepsini davranış bilimciler yazmıştı. Hiçbirinin bilime adadıkları kitapları ve araştırmaları anımsanmıyorken, edebî bir metin olarak (aslında kendileri için) yazdıkları kitaplar dönemlerinde liste başı olmuştu ve hâlâ bu kitaplara gönderme yapan bir yığın yazar vardı. Daha ne kadar kariyer peşinde koşacaktım, neden kendimi tezlerin ve araştırma notlarının sınırları ve bürokrasisi içine hapsedecektim?

Fakat bir de hepimizin duayeni olan Kamer Lal Hatırcı’nın (benim tez danışmanlığımı da yapmıştı) dünyaca ünlü bir pedagoji kitabına gönderme yaptığı, bir psikoloji kitabı gibi görünen ama bütün vakaların ve hasta adları uydurulmuş olan Portakalı Soydum adlı kitabının yarattığı sonuçlar vardı. (Tüm okuyanlar kitabın adını herhangi bir kuşku duymadan kabullendiler, çünkü kitabın ana izleği yetişkin edimlerinin çocuklukta gerçekleşen öğrenmeler olduğunu iddia ediyordu ve çocukluğa ait bir tekerleme böyle bir kitabın adı olabilirdi; üstelik önlerinde Meksika’da eğitim bakanlığı yapmış bir pedagog yazarın kitabı da vardı ve Hatırcı’nın benzer bir kitap yazarak ona öykündüğü sanılıyordu. Hiç kimse kitabın adının, içeriği hakkında ipucu verdiğini anlamadı.) Bu kitap yayımlandıktan beş yıl sonra, Hatırcı’nın kitabın tümüyle kurgu olduğunu itiraf ettiği Kazan Çömlek Patladı adlı kitabı basılmıştı. Portakalı Soydum’un baştan sona uydurma olduğunu anlayan rektörlük (birçok doktor kitaba dayanarak hatalı rehberlik ve tedavi yaptıkları iddiasıyla hocayı şikâyet etmişlerdi) Hatırcı’yı hiçbir referans vermeden üniversiteden uzaklaştırmıştı. Tahrakılıc’a göre bu olay üniversitenin hatasıydı. Kitap meslek kitabı değildi; edebî bir eserdi ve Hatırcı önsözde bunu söylüyordu. Aşırı bir duyarlılıkla onun dağarcığında bir korkak olarak yer almak istemediğimi fark ettim.

Araştırmanın kitaplaştırılması konusunda Tahrakılıc’a çıkardığım bir diğer zorluk deneğin izni konusunda oldu. Araştırma bir tez halini alabilseydi de yayımlanacaktı kuşkusuz. Ancak denek kayda aldığım konuşmalarını araştırma için kullanacağımı sanıyordu, ondan yalnızca bunun için izin almıştım. Söylediklerinin başka bir form altına gireceğini hiçbir zaman düşünmemişti ve şimdi bunun için izin almak olanaksızdı. Tahrakılıc’a göre durum herhangi bir sorun içermiyordu, öyküsünün kullanılacağı formatın bilimsel bir araştırma kitabı ya da edebî bir kitap olmasının denek için önemsiz olduğunu savunuyordu. Ama ben deneğin adının açıklanmasını etik bir sorun kabul ediyordum, adının yerine kitap boyunca denek kodunu kullanmaya ve adım ortaya çıkaracak işaretleri gizlemeye karar verdim. Örneğin görüşmelerin hangi cezaevinde gerçekleştiğini açıklamadım. Yine de dileyen okurların, bence yararsız bir çaba olsa da, derinlemesine bir araştırma yaparak ona ulaşabileceklerini biliyorum. Yayınevine verilen ilk örnekte araştırma notlarından arındırılmış olan, deneğin yalnızca belli bir zaman dilimini anlattığı bölümleri kullanmıştık. Bu dilim (bana göre deneğin 6-8 yaşlan arasıydı ama Tahrakılıc dahil tüm inceleyenler 10-12 yaşları arası olduğunu iddia ettiler; denek bu konuda hiçbir zaman bana yardımcı olmamıştı) vakanın hikâye olabilecek en iyi bölümüydü ve en fazla bir aylık bir süreyi kapsıyordu. İki editör dosyayı inceleyip kitabın bu şekilde yayımlanamayacağını söylediler. Bu gelişme sonrasında yine aynı zaman dilimi için hikâyeye yardımcı olabilecek araştırma notlarını kullanmaya karar verdik. Doğrusunu söylemek gerekirse ilk dosyanın aksine deneğin söylediklerini bire bir kullanmak yerine okurun tüketebileceği hale getirmekte sakınca görmedik. (Belgeler deneğin teyp kaydına alınmış konuşmalarının çözümleriydi. Bitmek tükenmek bilmeyen uzunlukta, karışık ve ortasında konu değişikliği yapılmış cümleler vardı. Bu cümleleri okunur hale getirmeye çalıştık.) Denek kimi zaman yaşadığı veya tanık olduğu cinsellikle ilgili bir olayı tüm detaylarıyla anlatıyordu. Fakat tanıklığı çocuk yaşlarında olduğu için anlatımında bir çocukluk ve masumiyet vardı. Buna rağmen, yayınevi karşı çıkmasa da, en azından okuru incitmemek ve kendi adımı korumak için izleği pornografik bir anlatımdan uzak tutmak gerekiyordu. Bu bölümlerin çıkarıldığını itiraf etmeliyim. Ancak diğer bölümlerle bağlantılı ve deneğin ruhsal analizi için gerekli kimi bölümlerin kitaba girmesini istiyordum. Bu bölümlerde deneğin kullandığı argo terim ve tanımlamalar yerine daha yumuşak ve kabul edilebilir sözcükler kullandım.

Açıklanması gereken diğer bir konu, davranış bilimleriyle ilgilenmeyen bir okurun kitabı ansiklopedi ve meslek kitapları eşliğinde okumaya çalışmasını önlemek için araştırmada kullanılan teknik terimlerin ve öyküyle ilgisi olmayan meslekî tanımlamaların yerine kitapta anlamlarının ve açıklamalarının konulmuş veya kimi zaman da bölümün tamamen çıkarılmış olmasıdır. Her ne kadar Tahrakılıc kendim için bir kitap yazmamı istemişse de ben bu kitabın davranış bilimlerinin ulaşılmaz sınırlarını arayan seyyahlar için bir elkitabı olabileceği hayalimi gizliden gizliye sürdürüyorum.

Ahmet Karcılılar

Cincinnati, 1998

I

“Tout, au monde existe pour

aboutir a un livre.”

Mallarmé

Yağmur yağacak.

Her an gelebilir, zaman onun zamanı…

Hazırlanmalıyım. Geldiğinde ona karşı en güçlü olduğum yerde, sokakta olmalıyım. Yalnız olduğum evden çıkıp insanların arasına karışmalıyım. Herkesin içinde gelip bir kambur gibi sırtıma çıkamaz. Yalnızken bana yaptırdığı şeyleri insanlarla birlikteyken yapmamı isteyemez. Bu yüzden çığlıklar atıp duvarları yumruklamamı ve kendimi yerden yere atmamı gerektirecek kadar yakınlaşmaz bana; böylece diğerleri ne denli kötü ve çirkin olduğunu anlamazlar. Ama hep yakında bir yerde olduğunu da hissettirir.

Yıllar önce bulaşan ve sinsi bir virüs gibi ruhumda saklanan hüzün bu, ona yağmur hüznü diyorum. Bana hissettirmeden döllendiği rahimde yıllar yılı büyüdü, serpildi ve onu yenemeyeceğimi, onunla baş edemeyeceğimi anladığında ortaya çıktı. Üstelik karşısında ne kadar çaresiz olduğumu da biliyor; bu yüzden karşısına çıkmamaya çalışıyorum. Ancak arkasına saklanıp geldiği yağmurla o benim karşıma çıkıyor. Her canlı gibi daha da büyümek istiyor. Geçmişin sonsuzluğundan bu yana üç beş ruhta sürdürdüğü kısır devinimini olabildiğince fazla ruha bulaşarak çoğaltmak, geleceğin sonsuzluğuna uzanmak istiyor. Şimdilik yalnızca yağmurla geliyor. Bendeki gelişimini tamamladığında baktığım birçok nesnede onu göreceğim; dinlediğim bir aryanın vokalinde karşıma çıkacak, okuduğum bir romanın herhangi bir dipnotunda onu bulacağım, izlediğim eğlenceli bir filmin bitiş yazılarında onunla yalnız kalacağım. Seviştiğim kadın o olacak birden, yazdığım kalem ya da birkaç satır karalanmış kâğıt olacak. Biliyorum, beni hiç yalnız bırakmayacak. Ondan kurtulamayacağım.

Biliyorum, bu kitabı bana o yazdırıyor. Okuru uyarmak ve onun varlığından haberdar etmek amacıyla kitaba epigraf olarak aldığım şiirin okurda yarattığı savunma mekanizmalarım ortadan kaldırmak için oyunlarla dolu, eğlenceli bir önsöz yazdırdı bana ve ben bunu önleyemedim. Üstelik şiire de aynı oyunları oynadığı bir dipnot ekletti. Şükürler olsun ki bu tuzağa karşı şimdi okuduğunuz bölümü yazabildim ve okurda aynı savunma mekanizmalarını yaratacak bir başka şiiri bölüme epigraf olarak koydum. Aslında bu bölümü okura rehberlik edecek ve ondan koruyacak bir önsöz olarak düşünmüştüm. Daha sonraki bölümlerde, o burada yokken yazdığım bu satırların da bir oyun olduğuna okuru inandıracak ve böyle bir tehlike olmadığım düşünmesini sağlayacak karşı satırları yazmam için beni zorlayacaktır. Okur bu tuzağa kesinlikle düşmemeli ve ona karşı hazırlıklı olmalıdır.

O ruhuma bu kitabın kahramanından bulaştı. Deneğin ruhundan sıyrılıp sözcüklerine karıştı; bana hiç hissettirmeden, satır aralarına sinerek ve anagramlarla kendini başka sözcüklerin içine saklayarak ruhuma geçti. Okur bilmeli ki onun yüzünden her şeyimi kaybettim. Çevremdekiler benim ruhsal sorunlarım olduğuna inanıyorlardı ve ben bu korkunç yaratığı onlara anlatamadım. Üniversiteden uzaklaştırıldım. Karım beni terk etti, çocuklarımın yüzlerini bile göremiyorum ve üstelik şimdi ben, bütün bu değerlerin önemli olduğuna bile inanmıyorum, hep onun yüzünden. Tek korkum kitap bitmeden önce onsuz kalamayacağım denli gelişip bana bütünüyle sahip olmasıdır. Çünkü bu kitabı ikimiz de istiyoruz, o başka ruhlara bulaşmak için istiyor, ben ondan kurtulmak için…

Ona tümüyle yenik düştüğüm zamanlar olacaktır. Okur tıpkı kitabın önsözü gibi bütünüyle onun iradesinde yazdığım bölümlerle karşılaşacaktır. Yapmam gereken şeyi biliyorum, yağmur diner dinmez onun okurun ruhuna bulaşmasını önleyecek yeni bölümler yazmak. Okur bilmeli ki bu korkunç varlıktan okuru korumak için çaresiz ve zavallı bir ruhun elinden gelebilecek her yolu deneyeceğim. Çevresine duvarlar örüp, üstünü örtülerle kapatacağım. Onu bulaştığı bütün hücrelerimle birlikte içimden söküp, çoğalmak için kullanacağı bu kitaba hapsedeceğim. Her şey gibi o da sonunda bir kitap olacak.

Ama o duvarları yıkıp, örtülerden sıyrılıp kendini okura göstermek isteyecektir. Bunları yapamasa da okur kitapla birlikteyken kimi zaman onun derinlerden gelen hüzünlü sesini duyacaktır. Bu durumda okur, bir hayvanat bahçesini dolaşırken henüz güneşlenme zamanı gelmemiş kaplanların kapalı hücrelerinden gelen seslerini duyduğunda ne yapıyorsa onu yapmalıdır. İlgisizce öteki sayfaya geçmelidir.

İlk damlalar cama vurmaya başladı. Geliyor, sokağa çıkmalıyım.

Hayır, bunu yapamam. Epigrafi değiştirmeyeceğim.

II

“Kendi kendime sordum: ‘Tüm hüzünlü
temalar arasında, insanların evrensel
kavrayışına göre en hüzünlü olanı
hangisidir?’ Belirgin yanıt ‘Ölüm’ oldu.
‘Ne zaman?’ diye sordum, ‘tüm
temaların bu en hüzünlüsü en şiirsel
hale gelir?’ Daha önce oldukça ayrıntılı
bir biçimde açıklamış olduğum gibi,
burada da yanıt açıkça ortadadır;
‘Güzellik’le en yakın biçimde birleştiği zaman.
‘Şu halde, güzel bir kadının
ölümü tartışılmaz bir biçimde
dünyanın en şiirsel konusudur.”
Edgar Allan Poe

Anadolu’nun büyük kentlerinden birinde (önsözde anlattığım etik nedenler yüzünden olayın tarihini ve yerini gizlemek zorundayım) ruhsatsız çalışan bir genelevin üst kattaki odalarından birinde güzel bir kadın ölü bulundu. Kadın yirmi yaşında bir fahişeydi. Bıçak sol göğsünün hemen altına bir kez sokulmuştu. Elbisesinde delik olmadığından bıçaklandığında büyük bir olasılıkla çıplaktı, yeşil elbisesi öldürüldükten sonra katili tarafından özenle giydirilmişti. Yine aynı özenle yatağa yatırılmış, iki eli göğsünün üstünde birleştirilmişti. Omzuna dek uzun saçları taranmış denecek kadar düzgündü. İnce elbisesi kanı durduramamıştı; elbisesini koyu bir renge boyayan kan göğsünün altından ve göğsünden göbeğine doğru başka bir hat üzerinden yatağa akmıştı, odanın başka bir yerinde kan izi yoktu. Odadaki eşyalar derli topluydu, yatak çarşafı kadının yattığı yer dışında kırışık bile değildi. Hiçbir boğuşma izine rastlanmamıştı. En önemlisi kadının yüzündeki huzurdu. Ne göz kenarlarında bir acı izi, ne de dudaklarında bir üzünç kıvrımı vardı; hatta gazetelerin, onun bir ölüye hiç benzemeyen yüzünü Mona Lisa ile karşılaştırdıklarını anımsıyorum.

Kadının müşterisiyle üst kata çıkışının üzerinden iki saatten fazla zaman geçince, diğer kızların “Anne” dediği evin patronu meraklanıp boştaki kızlardan birini bakmaya göndermiş, kapının açılmaması ve içeriden hiç ses gelmemesi üzerine yukarı çıkıp yedek anahtarla kapıyı açmıştı. Kız yataktaydı, tavana bakan gözleri açık olmasa uyuyor sanılabilirdi. Odasına birlikte çıktığı müşterisi kapının hemen yanındaki sandalyede oturuyordu. Müşterisi dirseklerini dizlerine dayamış, öne doğru eğilmişti. Uzun saçları öne düştüğünden yüzü görünmüyordu. Karnı ağrıyan biri gibiydi ve sanki bu ağrı yüzünden kapıyı açanlara bakacak hali yoktu, Kadın merakla arkasında durup odada ne olup bittiğini anlamaya çalışan kızları iteleyip odadan çıktı. Kapıyı kapattı ve polisi aramak için hızla aşağıya indi. Bir yandan yarı çıplak bekleşen kızlara giyinip dışarı çıkmalarını işaret ederken diğer taraftan telefonu açan polise heyecanla, yanında çalışan kızlardan birinin ağabeyinin ya da bir akrabasının bir müşteri gibi gelerek kızı öldürdüğünü söyledi. Hem heyecanı, hem Ermeni aksanı, hem de polisin tecrübesizliği yüzünden adresi vermesi oldukça zor oldu. Oysa genç polis telsizden yalnızca “Marita’nın Evi” diye anons etse ekiplerin evi kolayca bulması için bu bilgi yeterli olacaktı. Uzun bir süre sonra polisler gelip sandalyede iki büklüm oturan deneği ayağa kaldırdıklarında, denek elinde tuttuğu metal kısmı açıkta duran kanlanmış beze sarılı bıçağı yavaşça yere bıraktı, bileklerine kelepçe takılırken hiç karşı koymadı.

Ev mühürlendi. Evin sahibesi ve çalışan diğer kadınlar kısa süren gözaltı sırasında adamı ilk kez gördükleri yolunda ifade verdiler. Denek olayla ilgili hiçbir şey söylemiyor, hatta tuvalete gitmek gibi (konuşmadığı için illegal bir ceza olarak ranzası dahi olmayan bir hücrede tutuluyordu) zorunlu bir iki ihtiyacını belirtmek dışında konuşmuyordu bile. Savcılığın dosyayı (ölen ile öldürülen arasında kan bağı olmadığından evi çalıştıran kadının sandığı gibi namus meselesine dayandırmaları mümkün görünmüyordu) katilin, maktulü dost tutmak ve gelirinden pay almak istemesi ve maktulün bu teklifi kabul etmemesi nedeniyle öldürdüğü gibi uydurma bir savla hazırladığı günlerde, bu cinayetin deneğin ilk öldürme olayı olmadığı ortaya çıktı. Çok kısa süre içinde ikisi aynı şehirden, biri komşu ilden, diğeri çok uzak bir bölgeden dört faili meçhul dosya daha savcının eline ulaştı. İkisi vesikasız çalışan fahişeydi, biri boya işi yapan tanınmış bir şirkette muhasebe müdürü olarak çalışıyor ve yalnız yaşıyordu. Serbest hatta bazılarına göre hafif tavırlarıyla tanınmıştı. Uzak bölgeden gelen dosyada öldürülen kadının genç yaşta kocasından ayrılmış, küçük oğluyla birlikte yaşayan biri olduğu yazıyordu. Hepsinin ortak özelliği, sol göğüslerinin altından bir kez bıçaklanmış olmaları, yataklarında, elleri göğüslerinin üstünde birleşmiş şekilde sırtüstü yatıyor halde bulunmaları, en ilginciyse, şaşılacak derecede birbirlerine benzemeleriydi. Denek diğer cinayetlerinde kaçmış, Marita’nın Evi’ndeki son olayda kaçmak elindeyken bilinmeyen bir nedenle beklemişti.

"

Yağmur Hüznü kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıda senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

idefix trendyol D&R kitap365
beğendiniz mi?

Yağmur Hüznü