Üç arkadaşın öyküsü bu. Beyoğlu’nda büyümüş, Beyoğlu’nda yaşayan üç ayrı kişilik, üç ayrı kimlik, üç ayrı insan. Ölümsüzlük merakıyla başlayan ölümler. Her cinayetin ardında gizemli bir neden… Ve soruşturma boyunca adım adım, bina bina, sokak sokak Beyoğlu. O çoksesli, çokrenkli, çokdilli, çokkültürlü Beyoğlu. Günümüzün Babil Kulesi… İnsanın bencilliğini, acımasızlığını, öfkesini, çaresizliğini en iyi anlatan mekân… Soluk soluğa bir gerilim, benzersiz bir final…Çok kollu, çok dallı büyük bir ırmağa benzeyen bu muhteşem cadde, papazı, fahişesi, cami hocası, pezevengi, hahamı, Alevi dedesi, bankacısı, işportacısı, öğrencisi, öğretmeni, tinercisi, dönercisi, dekoratörü, evsizi, midye satıcısı, esrar satıcısı, kanun kaçağı, Anadolu kaçağı, Avrupa kaçağı, Amerika kaçağı, Afrika kaçağı, yani yaşam kaçağı, beyazı, karası, sarısı, kızılı yani insan görünümünde olan kim varsa, hepsini, herkesi sorgusuz sualsiz kucaklamıştı.Kiliseleri, camileri, sinagogları, hanları, hamamları, bankaları, giyim mağazaları, kitabevleri, meyhaneleri, birahaneleri, şaraphaneleri, kafeleri, kültürevleri, randevuevleri, sinemaları, tiyatroları, galerileri, vakitleri çoktan dolduğu halde ömür sürmeye çalışan bilmem kaç yüzyıllık inatçı binaları, dar sokakları, kör çıkmazlarıyla Grande Rue de Pera, Cadde-i Kebir, İstiklal Caddesi ya da Beyoğlu nasıl adlandırılırsa adlandırılsın burası her gün, her an değişen yeryüzünün en büyük tiyatro sahnesi gibiydi.”

Beyoğlu Rapsodisi 

Birinci bölüm

Yazgıya inanmam, ama olaylar bu düşüncemin yanlışlığını kanıtlamak istercesine ardı ardına sıralanmaya başladığında, bunları kurgulayan biri mi var, diye endişelenmekten de kendimi alamam.

Geçtiğimiz güz de böyle olmuştu. Asla bir araya gelemeyecek kişiler buluşmuş, hiç ilgisi olmayan olaylar birbirine bağlanmış, konular iç içe geçmiş; böylece biz üç eski kafadar, Beyoğlu’nun o kederli sonbahar günlerinde tuhaf bir serüvenin sert rüzgârıyla savrulurken bulmuştuk kendimizi.

Üç kafadar derken, bendeniz Selim, arkadaşlarım Kenan ve Nihat’ı kastediyorum. Yan yana dizilmiş üç erkek ismini görüp, arkadaş olduğumuzu da öğrenince, üstelik serüven lafını da okuyunca sakın aklınıza genç insanlar gelmesin. Gençliğin deli rüzgârları terk etmişti bizi. Hayır, ihtiyar da sayılmazdık, uzunca bir süredir orta yaşın çoktan kanıksadığımız sıradan günlerinin devranını sürmekteydik. Ta ki Kenan’ın ölümsüzlük merakı yüzünden bu sakin yaşamımız, fırtınalı günlerle örülü bir karabasana dönüşene kadar.

Sakin yaşamımızın nasıl sona erdiğini uzun uzun anlatacağım, ama önce arkadaşlarımı tanıtayım sizlere.

Orta yaşlarımızı sürüyorduk dedim ya, aslında arkadaşlığımız çok eskilere, kısa pantolonla dolaştığımız çocukluk günlerine kadar uzanır. Kenan ile Nihat’ı, Galatasaray Lisesi’nin Ortaköy’deki tarihî binasının geniş bahçesinde ilk gördüğümde üçümüz de henüz delikanlılığın sınırlarına bile gelmemiştik. Neden arkadaş olduğumuzu bilmiyorum. Aynı sınıfta olmanın doğal bir sonucu desem, onlarca çocuğun arasından neden üçünüz bir araya geldiniz, diyerek kolayca çürütülebilir bu tezim. Belki izcilik… Evet, üçümüz de okulun ünlü izci oymağına girmiştik, ama orada bizim gibi onlarca çocuk vardı. Cılız bedenlerimize geçirdiğimiz o güzelim üniformalar, el birliğiyle kurulan çadırlar, yakılan kamp ateşleri, bayram törenlerinde okuldan çıkarken cakalı başlayıp, akşam dönüşünde saatlerce ayakta kaldığımız için bozguna dönüşen yürüyüşler… Kuşkusuz bunlar bizi yakınlaştırmıştı, ama sanırım daha önemli bir olgu vardı. Hayır, hayır üçümüzün de ailelerimizin tek çocuğu olmamızdan söz etmiyorum, kişiliklerimizden bahsediyorum. Yanlış anlamayın, kişiliklerimiz de tıpkı dış görünüşümüz gibi birbirine hiç benzemezdi. Kıvırcık sayılabilecek dalgalı siyah saçları, hep neşeyle parıldayan ela gözleri, dur durak bilmeyen haliyle Kenan, içimizdeki en delişmen çocuktu.

Nihat ise, iri bir yumurtayı andıran kafası, geniş alnının hemen altında insana kederle bakan kara gözleri, kısa boyu, çelimsiz bedeniyle ikimizden de çok farklıydı. Yine de tuhaf bir şekilde ikimize de benzerdi. Belki benzemezdi de, kimi davranışlarımızı taklit ederek bizim gibi olmaya çalışırdı.

Bana gelince, uzun boyum, iri bedenim, yeşil mi, gri mi çoğu zaman benim bile ayırt edemediğim, ilgi çekmeyen açık renk gözlerim, şimdi iyice seyrekleşen, ince telli, kumral saçlarım, her zaman temiz, kırışıksız olmasına özen gösterdiğim giysilerim, kurallara harfiyen uyan davranışlarımla sıradan öğrencilerden biriydim. Tıpkı özenli giysilerim gibi, ağırbaşlılığım da o yıllardan bu yana taşıdığım bir özelliktir. Bu yüzden hep olduğumdan daha yaşlı görünürüm…

Kişiliklerimiz diyordum; evet, okulun hazırlık sınıfında başlayıp yıllarca süren sağlam dostluğumuzun altında yatan asıl neden buydu galiba. Oldukça farklı olan kişiliklerimiz, yan yana geldiğimizde tamamlanıyor, bizi birbirimize çeken tuhaf bir ruhsal üçgen ortaya çıkıyordu… Ruhsal üçgen mi dedim?

Kenan duysa, önce şaşırır, sonra bu üçgene esrarengiz anlamlar yüklemeye kalkışırdı.

Şaka bir yana Kenan başından beri metafizik konulara ikimizden daha çok ilgi gösterirdi. Benim merakım polisiye romanlardı; Sherlock Holmes’un maceralarına, Arsene Lupin’in hırsızlıklarına, Hercule Poirot’nun karmaşık cinayetleri kolayca çözmesine bayılırdım; hâlâ da bayılırım. Evimdeki kütüphane polisiye romanlarla doludur. Oysa Kenan okulumuzun yaşlı kütüphanesinden hep korku romanlarını, hayalet, cadı, büyücülük konularını anlatan hikâyeleri seçerdi. Okumakla kalsa iyi, bu romanların tahrik ettiği hayal gücünü çalıştırarak, kahramanları üçümüzden oluşan ve Beyoğlu’nun yüzlerce yıllık binalarında yaşanan korku öyküleri anlatırdı. Beş yüz küsur yıldır bu yerde bulunan okulun bahçesine, ıssızlığın kesif bir sis gibi çöktüğü uzun kış gecelerinde, yatakhanenin ışıklan sönüp el ayak çekilince tarihî lise binamızın alt katlarında, loş koridorlarında vampirlerin, cadıların, cinlerin dolaştığını, geceyarıları duyduğumuz gürültülerin denizden esen rüzgârların öfkesi olmayıp, gece yaratıklarının kavga ederken çıkardıkları sesler olduğunu söylerdi. Zamanla tuhaf meraklarından kurtuldu Kenan, ama bu kez de başka takıntılar edindi kendine.

Bana sorarsanız, Kenan’ın bu konulara kafayı takmasının altında yatan neden, gerçek sorunlarının olmayışıydı. Evet, onun parasızlık, hastalık, mutsuzluk, başarısızlık gibi gerçek sorunları olmamıştı hiçbir zaman. Kalın kaşları daima çatıkmış gibi duran, bu yüzden adı aksi adama çıkan, ama altın gibi yüreği olan bir babası vardı. Nur içinde yatsın, Müjdat Amca sadece Kenan’a değil, bize karşı da sevecendi. Ne zaman yan yana gelsek, sanki yetişkin insanlarmışız gibi halimizi hatırımızı sorar, oğluna olduğu gibi bize de arkadaşça davranırdı.

Hiç kuşkusuz Kenan’ın en büyük şansı annesi Neyire Hanım’dı. Kenan’a her sarıldığında, ki arkadaşımız annesinin bunu bizim yanımızda yapmasından nefret ederdi onun yerinde olmak için neler vermezdim.

Dalgalı kızıl saçlarının bukle bukle çevrelediği oval yüzüne tuhaf bir yumuşaklık veren, iri, ela gözleri, tombul, beyaz parmakları vardı. O parmakların dokunduğu her nesneye; Kenan’ın kıvırcık saçlarına, kahve fincanının kulpuna, masadaki dantel örtüye, özellikle de benim daha o yaşlarda bile bir ayı pençesi gibi iri ellerime neşe kattığını, dokunduklarını mutlu kıldığını düşünürdüm.

Şeker hastalığının erittiği ince bedeni, tıpkı benim gözlerim gibi açık renkli gözlerinde giderek kaybolan yaşama isteği, en mutlu anlarında bile dudaklarının solgunluğunu yenip bir türlü ortaya çıkamayan gülümsemesiyle, kendi annemi Neyire Hanımla kıyasladığımda içime hep hüzün çökerdi.

Kenan’dan bahsediyordum; arkadaşım son derece zeki bir çocuktu, derslere fazla zaman ayırmasa da sınıfını hep başarıyla geçerdi. Hukuk Fakültesi’ne girmesi hiç de zor olmamıştı. Ama stajını yaptıktan, avukat olmaya hak kazandıktan sonra benim gibi o da mesleğim yapmadı. Babası Müjdat Amca, yıllarca didinip, bin bir emekle geliştirdiği sigorta acenteliğini bir anda onun üzerine geçirince bizimki hiç zorlanmadan iş sahibi oluverdi. Bunları söylediğime bakarak sakın Kenan’ı elindekileri har vurup harman savuran bir mirasyedi olarak görmeyin. Girişimciliği doğasında bulunan benim sevimli arkadaşım, babasından devraldığı acenteyi kısa sürede çok daha iyi bir duruma getirdi. Bunun için fazla zaman harcadığını da sanmıyorum, dediğim gibi o içimizdeki en becerikli, en girişken çocuktu. Bir konuyla uzun süre uğraştığı görülmüş değildi. Kafası bir soruna takıldığında, genellikle kısa sürede olayı çözer, sonra da ilgisini yitirirdi. Kadınları severdi, ancak pek çok erkeğin tersine onları karmaşık değil, anlaşılır ve basit bulurdu. Laf açılınca henüz kendisinin çözemeyeceği kadar karmaşık bir kadına rastlamamış olduğunu söylerdi. Ama bu doğru değildi. Kenan’ı böyle konuşturan bir tür savunma psikolojisiydi. Okulun son sınıfındayken tanıştığı, Harbiye’deki Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi’nden Behiye’nin onu terk edip, okulumuzun basketbol takımının kaptanı Behçet’le çıkmasını hâlâ hazmedemiyordu. Behiye’nin onu bırakması Kenan’ın yaşamında aldığı ilk büyük yenilgiydi.

Behiye’ye âşık olduğunu sanmıyorum, ama kız onu terk edince Kenan için önemli olmaya başlamıştı. Belki Kenan’ın yerinde biz de olsak aynı duygulara kapılırdık. Şaşmaz kural: Gönül kaçanı kovalar. Bu olayın etkisinden uzun süre kurtulamamıştı Kenan. O neşeli çocuk dalgınlaşmış, içe kapalı melankolik bir tip olup çıkmıştı. En az Kenan kadar Nihat ile bana da koymuştu bu olay. Her durumda soğukkanlı olmayı beceren, kavgadan gürültüden uzak durmaya özen gösteren ben bile yoldan çıkmıştım, Nihat’ın önerisiyle basketbol takımının kaptanı Behçet’i bir köşeye sıkıştırıp tehdit etmiştik. Behçet, en az kendininki kadar iri olan cüsseme bakıp sesini çıkaramamıştı, ama ertesi gün tüm takım arkadaşlarını toplayıp, Nihat ile bana sağlam bir meydan dayağı çekmişlerdi. Olaydan haberi olmayan Kenan kavgaya karışınca sopadan o da nasibini almıştı tabiî. Hiçbir haklı yanımız olmadığı için idareye de şikâyet edememiştik. Patlamış dudaklarımızı, morarmış gözlerimizi soran öğretmenlerimize de okul dışından tanımadığımız çocukların saldırısına uğradığımızı söylemiştik. Ama yediğimiz sopa işe yaramış, Behiye’nin araya girmesiyle gevşemeye başlayan dostluğumuz yeniden pekişmiş, daha da önemlisi bizimkinin melankolik hali birdenbire sona erivermişti.

Gerçekten de kısa sürede eski uçarı havasına geri dönmüştü. Yine de ne zaman Behiye’den söz açılsa bakışları dalgınlaşır, hareketleri yavaşlardı. Bana sorarsanız Kenan’ın evlenmemesinin gerçek nedeni buydu. Hayır, Behiye’ye duyduğu aşk değil, bağlandığı kadının onu terk etmesine dayanamayacağını anlamış olmasıydı. Kuşkusuz bu benim yorumum. Gerçi bu yorumuma Nihat da katılır ama Kenan’a sorsak, eminim bambaşka hikâyeler anlatacaktır.

Zaten bunun önemi de yoktu. Kenan böyle yaşamaktan mutluydu. Öylesine mutluydu ki, karım Gülriz’i hâlâ sevmeme rağmen ben bile zaman zaman onun yaşamına imrenirdim. Parası vardı, yaşamayı biliyordu, hesap vereceği kimse yoktu. Daha fazlasını istemek nankörlük olurdu. Kenan da istemedi zaten.

Dudaklarında kendini en az beş yaş daha genç gösteren gülümseyişiyle yazgısına teşekkür ederek, gamsızca, günlerin tadını çıkarmayı sürdürdü. Ta ki o uçak kazasına kadar…

Ama durun, kaza konusunu açmadan önce, size kendimi ve Nihat’ı da anlatayım. Çünkü ikimizi tanıtmadan bu öyküyü anlatmam imkânsız.

Kenan’ın uçan, serüvenci havasının aksine, ben oldukça mantıklı bir çocuktum, yaşamım boyunca da öyle kaldım zaten. Yine de Kenan’la ortak noktalarımız, Nihat’tan daha çoktu, ikimiz de varsıl bir aileden geliyorduk. Fakülteyi bitirdikten sonra ben de onun gibi eğitimini aldığım mesleği değil, babamın işini devralmıştım. Tek farkla, Kenan İstanbul Üniversitesi’nde hukuk okumuştu, ben ise İstanbul Teknik Üniversitesi’nde mimarlık. Aslına bakarsanız mimarlığı seviyordum, bu bölümü isteyerek seçmiştim, ama ben de Kenan gibi babamın ricasını kıramamıştım. Babamın yanında tekstil işine atıldım. Yaşamım boyunca bir mimar olarak tasarladığım tek bina da, Beyoğlu’ndaki mağazamız oldu. 1870 yılındaki yangınla tarihî ahşap binalarının neredeyse tümü yanan Beyoğlu’nda, neoklasik tarzda yeniden yapılan o muhteşem binaların yanında benim tasarımım, bir mimarlık öğrencisinin okul projesi gibi kalmıştı. Fakat babam girişim gücüm kırılmasın istedi, deneyimli bir mimara çizimlerimin eksiklerini tamamlatarak, binayı benim hayal gücüme göre inşa ettirdi.

Mesleğimi yapamadığım için çok üzüldüm desem yalan olur. Tıkır tıkır yürüyen bir işletmenin başına oturmak hoşuma gitmişti. Kendime haksızlık etmeyeyim; ben de, Kenan gibi aldığım işletmeyi geliştirmiş, sadece kumaş üreten mütevazı şirketimizi, “AZYA” adında ünlü bir moda markası haline getirmeyi başarmıştım. İtiraf etmeliyim ki bunları yapmak için Kenan’ın harcadığı zamanın en az yüz katını harcamıştım. Okul sıralarındayken de durum farklı değildi. Kenan gibi ben de başarılı bir çocuktum, ne var ki, bunu geceler boyunca ders çalışmama borçluydum. Aptal biri olduğum söylenemez, yine de Kenan’ın bir okuyuşta çözdüğü problemleri anlamam için dakikalarca uğraşmam gerekirdi.

Kenan’ınkiyle kıyasladığımda, zekâmın ne kadar yavaş işlediğini anlardım. Gerçi olaylar hakkında uzun uzun düşündükten sonra karar vermenin kimi yararlarını da görmüyor değildim. Üstelik Kenan kendine duyduğu aşırı güven yüzünden alelacele attığı adımlar nedeniyle sık sık yanlışlara da düşerdi. O zaman da benim mantıklı davranışlarım öne çıkar, aralarındaki en akıllı kişi olduğum dile getirilirdi. Göğsümü kabartan bu sözleri bizzat Kenan’ın ağzından da duymuştum. Bunları duymaktan hoşlanırdım, ama içten içe bu saptamanın doğru olmadığını da bilirdim. Hiç abartmadan söylüyorum; Kenan en iyimizdi. Doğal olarak küçük grubumuzun liderliğini de o yürütüyordu. Her ne kadar bu durumu kabullenmemiş gibi görünsem de sonunda hep Kenan’ın dediği olurdu.

Nihat ise Kenan’ın liderliğini daha tanıştığımız ilk günden kabul etmişti. Ömrü boyunca da onun yörüngesinden ayrılmadı zaten. Bazen, özellikle de Kenan’ın uçuk kaçık davranışları nedeniyle zarar gördüğü anlarda, onu bana çekiştirmekten kaçınmazdı. Okul yıllarında, henüz Nihat’ı kazanma umudumun olduğu günlerde, bu yoksul arkadaşıma Kenan’a uymamasını, yatakhaneden kaçıp sinemaya, kahveye, bilardo oynamaya gitmemesini, oturup derslerine çalışmasını öğütlerdim. Nihat, haklı olduğumu kabul eder, artık Kenan’ın yaramazlıklarına katılmayacağına dair yeminler ederdi. Ne var ki, Kenan’la karşılaşır karşılaşmaz konuştuklarımızı, verdiği sözleri unutur, yeni bir haylazlık için çapkın arkadaşımızın peşine takılıverirdi. Nihat’ı suçlayamazdım, çünkü çoğu zaman ben de onlarla birlikte sürüklenirken bulurdum kendimi. Yine de grubun en sağduyulu üyesi olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. En azından Kenan’ın kimi çılgınlıklarına karşı çıkar, yapılan haylazlıkların üçümüzün de okuldan atılmasıyla noktalanacak bir serüvene dönüşmesine engel olurdum.

Nihat’a gelince, Kenan’ın abuk sabuk işlerine teşne olmayı hep sürdürdü. Sürdürmeyip de ne yapacaktı?

Bu türden cazip serüvenlere tek başına kalkışacak ne cesareti ne de özgüveni vardı. Nasıl olsun ki, Nihat şanssız doğmuş, şanssız büyümüş, böyle giderse şanssız ölecek bir adamdı. Ne zaman okuldan kaçsak bizim şişko müdür muavinine ilk yakalanan, matematik öğretmeni baskın bir sözlü yapacak olsa tahtaya ilk kaldırılan, öğrenciler arasında grip salgını başlasa ilk hastalanan hep Nihat olurdu. 11. sınıfa geçip, Abanoz Sokak’taki randevuevlerini ziyaret etmeye başladığımızda ilk belsoğukluğuna yakalanan da tabiî ki oydu.

Dedim ya sahiden bahtsız çocuktu.

Annesini çok küçük yaşta kaybetmişti. Babası Necip Amca, Kalyoncu Kulluk Caddesi’nin başında bir matbaada ustabaşı olarak çalışıyordu. Nihat’ı, Galatasaray Lisesi’ne göndermesinin nedeni de oğlunun iyi bir eğitim almasını sağlamaktan çok, Galatasaray futbol takımına duyduğu derin bağlılıktı. Necip Amca, oğluna çok az harçlık verebiliyordu. Eğer Kenan ve ben, ona yardım etmesek, okulda ezilip horlanması kaçınılmazdı. Yeri gelmişken ailelerimizin de bu konuda sorun çıkarmadıklarını belirtmeliyim. Harcamalar konusunda son derece dikkatli olan rahmetli babam bile aldığım harçlığın kısa sürede suyunu çekmesinden kuşkulanarak, beni sıkı bir sorguya çekip, paraları Nihat’la paylaştığımı öğrendiğinde bırakın öfkelenmeyi, harçlığıma zam yaparak bu davranışımı ödüllendirme yolunu seçmişti.

Bizden destek görmesi başlarda Nihat’ı utandırıyordu, ancak bu ilişki o kadar doğaldı ki, giderek bu durumu kanıksamaya başladı. Yanlış anlaşılmasın, Nihat hiçbir zaman çıkarcı bir insan, arkadaşlarının sırtından geçinen bir asalak olmadı. Aldıklarının karşılığını belki para olarak ödemedi, ama ne zaman bir dosta ihtiyacımız olsa hep yanımızdaydı. Hastalandığımızda hastaneye geldi, babalanınız, annelerimiz vefat ettiğinde, kendi aile büyükleri ölmüş gibi üzüldü. Eşim Gülriz’i kız kardeşi, oğlum Burç’u kendi çocuğu bildi.

Burç özürlü bir çocuk olmasına rağmen, belki de sırf bu yüzden onunla çok iyi dost oldu. Kenan, Burç konusunda Nihat kadar rahat davranamadı. Down sendromu olan oğlumun gözlerinin içine doğrudan bakamadı. Doğal davranmaya çalıştı, kendini zorladı ama beceremedi. Hep Burç’tan uzak durmaya çalıştı.

Kötü niyetinden değil, bana duyduğu yakınlıktan, benim çocuğumun özürlü doğabileceğim kabul edememesinden. Oysa Nihat, daha başından itibaren Burçla yakından ilgilendi. Bana en büyük desteği o verdi. Ne yazık ki, Nihat’ın işleri hiçbir zaman yolunda gitmedi. Okul bitince üniversiteye giremedi.

Galatasaray Lisesi’ni bitirmiş olmanın dışında işe yarar tek niteliği iyi bir fotoğrafçı olmasıydı. Fotoğrafçı dediysem bu işe öyle tutkuyla filan bağlı değildi. Fotoğrafçılığı Cumhuriyet gazetesinde foto muhabiri olarak çalışan dayısından öğrenmişti. Fotoğraf onun için bir sanat olmaktan çok, para getiren bir uğraştı. Okulda düzenlenen etkinliklerde, bayramlarda öğrencilerin fotoğraflarını çeker, böylece harçlığını çıkartırdı. Eline sık para geçmediği için de fotoğrafların ücretlerini toplar toplamaz, bizi sinemaya davet ederdi. Sinemada filmi izledikten sonra, henüz McDonald’s ve benzeri yabancı fast food kuruluşları memleketi zapt etmediği için, gençler arasında pek popüler olan Taksim Meydanı’ndaki Kristal Büfe’den, o günlerde oldukça popüler bir yiyecek sayılan hamburger ısmarlardı bize. Orada da parası çıkışmaz, ayran paralarını Kenan ya da ben ödemek zorunda kalırdık.

Fotoğrafı sanat olarak gören kişi ise Kenan’dı. Nihat’la birlikte fotoğrafların basıldığı karanlık odaya girdiği gün, “Bana da fotoğraf çekmeyi öğreteceksin” diye tutturmuştu. Fotoğraf çekmeyi öğrenmekle kalmayıp, işin bütün ayrıntılarını kapmış, kısa sürede Nihat’tan daha güzel fotoğraflar çekmeye başlamıştı. Ama hiçbir zaman para için fotoğraf çekmedi, onunki gerçek bir tutkuydu. Bir düzineye yakın fotoğraf makinesi vardı.

Hiç abartısız söylüyorum, binlerce fotoğraf çekti, sergiler açtı. Yaşamında vazgeçmediği, sıkılmadığı, bıkmadığı tek tutku fotoğrafçılıktı. Zaten başımıza ne geldiyse onun fotoğraf tutkusu yüzünden geldi ya.

Biz yine Nihat’a dönelim. Yoksul arkadaşımız dayısının önayak olmasıyla Cumhuriyet gazetesinde foto muhabiri olarak çalışmaya başladı. Birkaç yıl adliye koridorlarında koşturup, cinayet mahallerinin fotoğrafım çektikten sonra bu işin ona göre olmadığını söyleyerek askere gitti. Askerlik dönüşü üçümüzün bir arada olduğu bir gece dükkân açmayı düşündüğünü söyledi. Kenan ve ben, bir fotoğraf stüdyosundan bahsettiğini sandık ama Nihat, “Sahaf dükkânı açmak istiyorum” diyerek ikimizi de şaşırttı. “Biliyorsunuz fotoğraf işini sevmiyorum, ama eski kitaplar hep ilgimi çekmiştir. Aslında bu merakımın sebebi sizsiniz. Okulun kütüphanesinden sizin etkinizle korku ve polisiye romanları alıp okuduğum günleri hatırlıyor musunuz? O kitapların kendilerine özgü kokulan olurdu, sayfalarına dokunduğumda içimde güzel bir duygu uyanırdı.”

“İyi de” diye araya girdim, “polisiye romanlara meraklıyım diye ben de bir kitapçı dükkânı açmıyorum.”

Boynunu bükerek mırıldandı:

“Senin sevdiğin bir mesleğin var, benim yok.”

Yüzümüze bakıp, anlamadığımızı fark edince daha fazla açıklamaktan vazgeçti, ama bu konuda ne kadar istekli olduğunu şu sözlerle belirtti:

“Bakın abi, ben eski kitapları seviyorum. Hem sahaflık temiz iş. Fotoğraf gibi ne ışıkla uğraşırsın ne suyla ne de kötü kötü kokan o kimyasal maddelerle…”

Nihat kararını vermişti, bu kadar açıklamaya girmesinin nedeni ise her zamanki gibi bizim yardımımıza gereksinim duymasıydı. O aralar Kenan’ın biraz nakit sorunu vardı, gereken parayı ben buldum. Sıra dükkânın yerini kararlaştırmaya gelmişti. Nihat, Beyazıt’taki büyük Sahaflar Çarşısı’nı düşünüyordu. Hatta bir dükkânı devren kiralamak üzere görüşmelere başlamıştı bile. Oysa Kenan’ın sigorta acentesi Beyoğlu’nda İmam Adnan Sokak’taydı. Ben de artık Yenibosna’daki fabrikada değil, İstiklal Caddesi’nin üzerindeki mağazanın en üst katındaki ofisimde bulunuyordum. Nihat’ın sahaf dükkânını Beyoğlu’nda açması için ısrar ettik. Üstelik dükkân için yer de hazırdı. Kenan’ın İngiliz Konsolosluğu’nun karşısında, Balık Pazarı’nın girişine bakan babadan kalma dükkânı aylardır boştu. Dükkân arama zahmetine katlanmaktan kurtulan Nihat fazla nazlanmadı. Kenan’ın dükkânını kiralayarak, Aslıhan’daki şimdiki dükkâna geçinceye kadar hiç kira ödemedi hayalindeki mesleğe ilk adımını attı. Böylece üçümüz de çocukluktan gençliğe geçiş çağını yaşadığımız Beyoğlu’nda yeniden bir araya gelmiş olduk, iyi de oldu, böylece eski arkadaşlar daha sık görüşme fırsatı bulduk.

Bu arada mutlu mu, yoksa mutsuz mu, nasıl tanımlayacağımı bilemediğim bir olay gerçekleşti; Nihat sonradan eşi olacak edebiyat öğretmeni Melek’le sahaf dükkânında tanıştı. Melek bizimkinden yaşlıydı, pek güzel sayılmazdı, ne var ki şairdi. Bir de insanı delercesine bakan, zeytin karası gözleri vardı. Sanırım bizim Nihat’ı çeken de kadının bu iki özelliği oldu; etkileyici siyah gözler ve şair olmanın ona verdiği tuhaf cazibe.

Bana sorarsanız kadın sıradan biriydi, Kenan da bu düşüncemi paylaşıyordu, ama bunu Nihat’a anlatmak dünyanın en güç işiydi. Kenan ile benim, “Biraz daha bekle, kadım yakından tanı” dememize rağmen daha tanıştıklarının üçüncü ayında kadına evlenme teklif etti. Her ağzını açtığında yaşamdaki en önemli iki kavramın özgürlük ve bağımsızlık olduğunu, bu nitelikleri kazanmamış kadının asla birey olamayacağını savunan Melek, daha duyar duymaz evlenme teklifini kabul etti. Kenan ile bana da arkadaşımızın evlenmesine yardım etmek düştü. Kuaförden binecekleri araca kadar aklınıza ne kadar ıvır zıvır masraf geliyorsa hepsini Kenan karşılarken, ben de Pera Palas’ta yapılan düğünün faturalarını ödemeyi üstlendim.

Geceyi otelde geçirmeleri için de, Melek edebiyata meraklı olduğundan hoşuna gider diye bir zamanlar Agatha Christie’nin kaldığı odayı tuttum. Fakat Melek Hanım’a yaranamadık. Odayı şöyle bir süzen gelin hanım suratını asarak, “Ne polisiye romanı ne de bu kadını severim, hiç değilse Ernest Hemingway’ın kaldığı odayı tutsaydı, maçodur ama daha iyi bir yazardır” demiş arkadaşıma.

Bu sözler kadının kişiliği hakkında önemli bir ipucuydu ama aldırmadık, arkadaşımız mutlu olsun yeterdi.

Evliliklerinin ilk yıllarında mutlu görünüyorlardı, iki yıl sonra bir de kızları oldu. Kıza Dize adını verdiler. İşte ne olduysa Dize’nin doğumundan sonra oldu. Melek’in davranışları birden değişmeye başladı. Evliliğin ve çocuğun onu sınırladığını, artık şiir yazamadığını söyleyerek her fırsatta kavga çıkarmaya başladı. Karısını hâlâ deliler gibi sevmekte olan Nihat, malî durumu iyi olmamasına rağmen çocuğa bir bakıcı tutmak zorunda kaldı. Melek ne söylediyse kabul ederek ki bize göre kadın onu “sözün büyüsüne” inanmış genç ve tabirimi bağışlayın “abazan” şair adaylarıyla bir güzel aldatıyordu. Nihat evliliğini sürdürmeye çalıştı. Bizimki yumuşadıkça Melek daha da hırçınlaştı. Sonunda hem öğretmen hem şair olunmaz diyerek işi de bıraktı.

Nihat yine sesini çıkarmadı. Bunun bir sonu olmalıydı. Elbet bir gün Nihat’ın damarına basacak, arkadaşımız da bu kadını kolundan tuttuğu gibi kapıya koyacaktı. Fakat olmadı. Biz, ha boşandı, ha boşanacaklar diye beklerken onlar evliliklerini sürdürmeyi başardılar. Daha doğrusu Nihat başardı. Artık onların boşanabileceklerine inanmıyoruz. Çünkü kızları Dize büyüdü, üniversiteye girdi. Belki de Nihat, karısında bulamadığı sevgiyi kızında buldu. Arada bir Kenan’ın iteklemesiyle çapkınlıklar yaptıysa da yeni ilişki arayışlarına girmedi, yazgım buymuş deyip olanları kabul etti. O kabul etti ama, yaşamın kendi kuralları vardı, tik kural para kazanmaktı, oysa sahaf dükkânı bu kuralı yerine getirmek için yeterli değildi. Üstelik kızı burslu olarak girdiği özel üniversitenin ikinci senesinde sınıfta kalarak okula paralı devam etmek zorunda kalmıştı. İş yine Kenan ile bana düşecekti. Baş başa kaldığımız bir gün, “Nihat’ı sen ya da ben yanımıza alsak, şu sahaf dükkânından daha fazla para kazanmaz mı?” diye sordu Kenan.

“Kazanır ama Nihat bunu kabul etmez” dedim. “Hem o kabul etse bile Melek buna razı olmaz. Kadın dükkânı şairlerin buluşma mekânı haline getirdi. Ne zaman uğrasam abuk sabuk konuşan birtakım insanlarla karşılaşıyorum.”

Kenan manidar bir ifadeyle yüzüme baktı, sonra yenilgiyi kabullenmiş bir adamın ölgün neşesiyle gülmeye başladı.

“Haklısın. Ne yapalım bu adamın göbek bağı da bizimle kesilmiş. Gittiği yere kadar gitsin bakalım.”

Gittiği yere kadar gitti de. Nihat’a yaptığımız yardım, ikimiz için de önemli bir miktar oluşturmuyordu. Kendi adıma konuşacak olursam, açıkçası bu yardımı yapmaktan gizliden gizliye gurur da duyuyordum. Arada bir Nihat’a verdiğim paraları ağzımdan kaçırdığım bile oluyordu. “Kaçırdığım” dediğime bakmayın, çoğunlukla bilinçli olarak bu konudan bahsediyordum. Evet, varsıl bir adamım ama gördüğünüz gibi iyilik yapmayı da biliyorum, demek için. Kenan’a gelince, onun her zaman daha renkli uğraşılan olduğu için bu konuyla övündüğünü sanmıyorum. En azından övündüğüne tanık olmadım. Onun ilgi alanları, biz sıradan insanlardan farklıydı: fotoğraflar, kadınlar, Kızıl Deniz’de yapılan derin dalışlar, açık denizlerde yelkenli tekneyle dolaşmalar, Arizona’da üstü açık arabalarla çölü geçmeye çalışmalar, Kuzey Afrika’yı motosikletle, Avustralya’yı balonla gezmeler… Yani sizin anlayacağınız nerede bir uçukluk varsa aklı fikri oradaydı. Bir ara film çekeceğim diye tutturdu da, güvendiği sinemacıların engel olmasıyla bu işten vazgeçti. En sonunda da kafayı uçak kullanmaya taktı. Dedim ya, bizim Kenan yaşamla barışık, anlamlı olsun olmasın her zaman uğraş bulabilecek, kendi kendine yetebilen renkli insanlardan biriydi. Ta ki o uçak kazasından sonra aklını ölümsüzlükle bozuncaya kadar…

İkinci bölüm

Uçak kazası diyorum ya, aslında Kenan’ın bir girdap gibi hepimizi içine çekecek olan bu belaya bulaşması kazadan çok daha sonra Beyoğlu’nun meyhaneleriyle ünlü Nevizade Sokak’ta bir masada rakı içerken oldu.

Üstelik Kenan’ın değil, Nihat’ın boşboğazlığı yüzünden… Hadi Nihat’ın da günahını almayalım, işin buralara varacağını bilse, öneride bulunmak şöyle dursun, ağzını bile açmazdı çocuk. Hem Kenan ölümsüzlüğü yakalayacağım diye başımızın etini yemese Nihat öyle bir öneride bulunmazdı. Gerçi Nihat’ın bu işte kişisel çıkan da yok değildi, ama olayı fitilleyen Kenan’ın ölümsüzlük saplantısıydı. Kafanız karışmaya mı başladı?

O halde olanları baştan anlatayım.

Daha önceden de söylediğim gibi Kenan uçak kullanmayı öğreneceğim diye tutturmuştu. Ben deneyimli pilotların kullandığı en gelişmiş Airbus’larda bile uçmaya çekinirken, beyimiz, göklerde süzülerek yalnızlığın tadını çıkarmak istiyormuş.

“Bu iş şaka değil, uçak kazasının dönüşü yoktur, bak ölür gidersin” diyecek oldum, dinleyen kim? Hemen en iyi öğretmenler bulundu, dersler alındı. Sabırsızlığı burada da kendini gösterdi; daha uçuş dersinin başında iken, kalktı Cessna 172 model tek motorlu bir uçak satın aldı. Söyleyeceklerimin hiçbir işe yaramayacağım bildiğim için itiraz etmedim. Zaten Kenan da yaşamından çok memnundu. Her konuda olduğu gibi bu dalda da becerisini göstermiş kısa sürede pilotluğu kavramıştı. Ancak lisans alması için gerekli uçuş süresini tamamlamadığından tek başına uçak kullanmasına henüz izin yoktu. Uçağı rahatlıkla kaldırıp indirmesine, uçurmasına rağmen, biraz daha deneyim kazanması gerekiyordu. Tabiî bu uzmanların fikriydi, bizim Kenan’a göreyse artık pilotluğu öğrenmişti, tek başına da uçabilirdi. Uçtu da; öğretmeninden habersiz, bir sabah Hezarfen Havaalanı’nın küçük pistinden tek başına havalandı. Ama bu uçuş yaşamının bütün anlamını değiştirecekti, ne yazık ki bizimkini de.

O anları bize şöyle anlatmıştı:

“Başlarda hiçbir sorun yoktu. Kalkışlarımda geçirdiğim bir iki sarsıntıyı saymazsak, kusursuz olarak havalandım diyebilirim. Gökyüzü masmaviydi, bir tek bulut bile görünmüyordu. Ben de mavi şeritli beyaz renkli uçağının bir bulut olduğunu varsaydım. Rüzgârın önüne düşmüş süzülüyordum. Bunun nasıl bir keyif olduğunu anlatamam. Aşağıdaki dünya nasıl da küçük görünüyordu; evler, yollar, araçlar, insanlar hepsi birer oyuncak gibiydi. Uçmanın, yaşadığın dünyaya dışarıdan bakabilmek olduğunu o anda anladım. İki yıl önce New York’tan dönerken uçakta yanıma İsveçli bir rahibe oturmuştu. Uzaklık üzerine konuşup durmuştu.

‘Eğer uzaklık olmasaydı hiçbir nesneyi tam olarak anlayamazdık. Daha da kötüsü kendimizi öteki nesnelerden ayıramazdık’ demişti.

Ne demek istediğini çok anlamamış, kibarlık olsun diye dinlemiştim söylediklerini. Ama tek başıma uçarken, kadının ne demek istediğini çok iyi anlıyordum. Uçmak, ait olduğun yerden uzaklaşmak, kendinin daha çok farkına varmak demekti. Ancak sadece akılla farkına varılan bir durum değildi bu, işin içinde daha çok duygu vardı. O anda başımı döndürecek kadar yoğun hissediyordum bu duyguyu. Tek başına uçmanın verdiği gururdan değil, kendini, dünyayı farklı bir boyutta algılamanın getirdiği şaşkınlık verici mutluluktan söz ediyorum. İnanılmaz bir keyifti, ne içki içmeye benziyordu ne kadınlarla sevişmeye ne de denizlere dalmaya ki dalış sırasında da başın döner. Uçmak hepsinden farklıydı.

Planladığım uçuş zamanı göz açıp kapayıncaya kadar geçti, artık piste dönme zamanı gelmişti.

Mutluluktan sarhoş olmuş bir halde inişe geçtim. Ancak inerken uçağımın hafifçe yalpalandığını fark ettim.

Sanırım hava değişmiş, rüzgâr yandan esmeye başlamıştı. Uçuş öğretmeninin söylediklerini anımsadım:

‘İnerken rüzgârı karşına alacaksın.’ Kule de beni uyarmakta gecikmedi. Rüzgârın sağ yandan estiğini, gerekli önlemleri almazsam inişin tehlikeli olabileceğini söyledi. Uyarılan için teşekkür ettim, fakat işin ciddiyetini tam olarak kavradığım söylenemezdi.

Alçalmaya başlamıştım, tarlalar, evler, ağaçlar, yollar, insanlar hızla büyüyordu. Pisti gördüğümde uçağın sola çekmekte olduğunu fark ettim. Gövdeyi dengede tutmak için hemen sağ pedala basarak direksiyon ayarı yapmaya çalıştım. Uçak doğrulur gibi oldu, ancak uzun sürmedi, gövde yine sola yatmaya başladı.

İyice alçalmıştım. Bir yandan gövdeyi dengede tutmaya çalışırken, bir yandan da sabırsızlıkla uçağın tekerleklerinin piste dokunmasını bekliyordum. Az önceki mutluluğumun yerini derin bir kaygı almıştı.

Levyeyi sımsıkı tutarken tekerleklerin piste dokunduğunu hissettim. Derin bir oh çekecektim ki, uçağın eskisinden daha güçlü bir şekilde sol kanadının üzerine yattığını gördüm. Aceleyle levyeye sarılıp uçağı pistte tutmaya çalıştım ancak olmadı. Gövde iyice sola çekti, uçak bir anda kanat üstüne yatarak pistten çıkıp tarlaların içine daldı; devrilmemesi için bütün gücümle levyeye asıldım, tarlaların içinde sürüklenmeye başladık. Ne kadar sürdüğünü bilmiyorum; önce bir gürültü duydum, ardından da film koptu.

Öksürerek kendime geldim, gözümü açar açmaz da alevleri gördüm. Aklıma hemen yalat deposunun ateş almış olabileceği geldi. Öyle olsaydı çoktan havaya uçmuş olurdum, diyerek kendimi rahatlattım. Fakat rahatlığım uzun sürmedi, yakıt deposunun şu ana kadar alev almamış olması, bundan sonra almayacağı anlamına gelmezdi. Uçak yanıyordu, tehlike çok yakınımdaydı. Dışarı çıkmalıyım, diye düşündüm. Sakin olmaya çalışarak kemerimi çözdüm, yandaki kapıya yöneldim. Ancak kapı açılmıyordu. Dışarı bakınca anladım, uçağım buğday tarlasındaki ekin hasadının oluşturduğu bir tepeciğe çarpmıştı. Açmaya çalıştığım kapının alt tarafı yarı yarıya buğday tanelerine gömülmüştü. Zorlamanın anlamı yoktu, öteki kapıya atıldım.

Hani bana en şanslımız sensin dersiniz ya, kapı sizi yalanlamak istercesine çarpışmanın şiddetinden sıkışmış açılmıyordu. Soğukkanlılığım yok oldu, panik içinde etrafa bakınmaya başladım. Ama kabine kara bir sis gibi çöken duman gözlerimi yakarak görmemi engelliyordu. Yine de dışarıdaki alevlerin uçağın ön tarafını kaplamaya başladığını görebiliyordum. Kabindeki ısı da iyice artmış, içerisi cehenneme dönmüştü.

En kötüsü de dışarı çıkamıyordum. Kaçınılmaz son saniye saniye yaklaşıyordu. Az sonra alevler tüm uçağı saracak, ben de ölüp gidecektim.

Size tuhaf gelecek ama ölebileceğime ilk kez orada inandım. Daha önceleri de ölebileceğimi düşünmüştüm, sadece düşünmüştüm, gerçekte öleceğime hiçbir zaman tam olarak inanmamıştım.

Doludizgin yaşarken, ölüm nedense öyle kolay kolay aklına gelmiyor insanın. Şimdi düşünüyorum da, belki de en güzeli budur: farkına varmadan yaşamak, farkına varmadan ölmek. Fakat yaşam herkese bu ayrıcalığı tanımıyor, ya da bir yere kadar tanıyor. Tıpkı o ayrıcalığı bu uçak kazasıyla benim elimden aldığı gibi.

Hızla ısınan kabinde çaresizce ölümü beklerken, tuhaf duygular yaşıyordum. Evet korkuyordum, ancak daha çok bir burukluk, bir haksızlığa uğramışlık duygusu vardı içimde. Belki korksam, dehşetle kendimi oraya buraya çarpsam, dışarı çıkmak için çabalasam daha iyiydi. Böylece düşünemezdim ama kahretsin düşünüyordum işte. Hem de en ince ayrıntısına kadar… Ölümle burun buruna gelenler, ‘Hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti’ derler ya. Ağır ağır pişmekte olduğum o kabinde bunun doğru olduğunu anladım.

Elli yaşındaydım. Elli yıl az bir ömür değil. Hele benimki gibi iyi yaşanmışsa… Fakat sanki yaşamımda çok istediğim halde tamamlayamadığım, sanki yarıda kalmış bir şey vardı. Garip olan da bunun ne olduğunu bilmememdi. Ne var ki, o yarıda kalmışlık duygusunu bütün ağırlığıyla yüreğimde hissediyordum. ‘Keşke başka türlü yaşasaydım’ dedim kendi kendime. Bilinçle söylenmiş sözler değildi bunlar. Öylesine dökülüvermişti ağzımdan. Bu uçakla birlikte yanıp gidecektim. Birkaç gösterişli ölüm ilanından sonra kimse beni hatırlamayacak, şu dünyada Kenan Sorgun’un yaşadığı bile bilinmeyecekti. O anda sizleri anımsadım.

Daha doğrusu evleneyim diye bana verdiğiniz öğütleri. ‘Keşke söylediklerini dinleseydim’ dedim, ‘hiç değilse geride bir çocuğum olurdu.’ Sonra bunun çok bencil bir düşünce olduğunu fark ettim. Öldüğümü öğrenince çocuk üzüntüden kahrolacaktı. Fikir yürütmeyi sürdürecektim ki, ön cama sert bir cismin çarptığını fark ettim.

Cam patlayacak diye panikleyerek, ellerimi yüzüme kapatıp başımı öne eğdim. Cam patlamadı, başımı kaldırınca cama çarpan nesnenin basınçlı köpük olduğunu fark ettim. Küçük havaalanının çalışanları yangın söndürücüleriyle tam zamanında yetişmişti. Sanki o küçücük kabinde beni göremezlermiş gibi, ‘Buradayım, buradayım’ diye sevinçle bağırmaya başladım.”

Kenan bunları, kazadan sonra kaldırıldığı hastanede anlatmıştı bize. Ellerinde, kollarında üçüncü derece yanıklar, alnında kocaman bir şiş vardı. Şansı yine yardım etmiş, kaza onun ne yüzüne ne de bedenine kalıcı zarar vermişti; gelin görün ki düşüncelerinde, davranışlarında önemli değişiklikler meydana getirmişti.

Görünüşe bakılırsa hiç de kötü değişiklikler değildi bunlar. Ama yalnızca görünüşte… Gerçekte bu değişikliklerin üçümüzün de basma çorap örecek bir felaketi hazırladığım nereden bilebilirdik?

Neyse biz öykümüze dönelim… Elli yıldır yaşadığı onca olayın, onca ilişkinin olgunlaştıramadığı bizim Kenan bir kaza sonucunda sanki birdenbire aklı başında bir adam olup çıkıvermişti. Atalarımız boşuna dememişler, “Bir musibet, bin nasihatten iyidir” diye. Yine de Kenan’ı yakından tanıyan, onun nasıl tutarsız olduğunu bilen bir arkadaşı olarak söylediklerini temkinli karşıladım. Şu anda kazanın etkisiyle böyle konuşuyor olabilirdi. Hastaneden çıktıktan sonra bu söylediklerini unutup, yine acayip bir işin peşine takılabilirdi. Fakat yapmadı. Oğlan gerçekten de farklılaşmıştı. İmam Adnan Sokak’taki ofisine daha sık uğramaya, fotoğraf işine daha fazla zaman ayırmaya başladı. Bizimle görüşmeye bile sırtında fotoğraf çantasıyla geliyordu.

“Sigortacılığı bırakıp fotoğrafçı dükkânı açacaksın galiba” diye takıldığımızda, “Alay etmeyin oğlum, önümüzdeki sonbahar İstanbul’daki kiliseleri konu alan bir sergi açacağım” dedi.

Kenan daha önce de çeşitli fotoğraf sergileri açmıştı, ama ne ben ne de Nihat hiçbirinde bu kadar istekli olduğunu hatırlamıyorduk. Yok yok, bu oğlanda bir tuhaflık vardı. Baksanıza, içimizde en konuşkanımız olan Kenan, laf bu konuya gelince ketumlaşıyor, düşündüklerini, amaçladıklarını anlatmaktan kaçınıyordu. İçinde bulunduğu yeni durumla ilgili yaptığı en ayrıntılı açıklama hastanede söyledikleriydi. Kenan’ın yeni halinden memnun olan Nihat ve ben, büyü bozulur korkusuyla ona soru da soramıyorduk. Aslında Nihat’a kalsa çoktan Kenan’ı soru bombardımanına tutmuştu, neyse ki benim ısrarım üzerine sessiz kalmayı seçmiş, ikimiz de arkadaşımızın kendiliğinden bir açıklama yapmasını bekler olmuştuk. Beklememizin karşılığını da görecek, biraz uzun sürse bile sonunda merakımızı giderecektik.

Kenan planladığı gibi “İstanbul’daki Kiliseler” konulu fotoğraf sergisini eylül ayının serin günlerinden birinde Tünel yakınlarında, Cenevizlilerden kalma eski şarap mahzeninden yapılma bir salonda açtı.

Serginin açılış kokteyline gazeteciler ile sanat dünyasından seçkin bir topluluk davet edilmişti. İyi giyimli beylerin, güzel kadınların arasında televizyon kameraları dolanıyor, flaşlar ardı ardına patlıyordu. Para nasıl çarçur edilir konusunda gerçek bir uzman olan Kenan muhteşem bir açılış kokteyli hazırlamıştı. Kokteyl boyunca ülkenin en iyi caz orkestrası enfes parçalar çalıp durmuştu davetlilere. Adı kokteyldi, ama birbirinden alımlı hanım görevlilerin hizmet sunduğu, neredeyse istediğiniz her türlü yiyeceği, içeceği bulabileceğiniz bu davete şölen demek daha doğruydu.

Oğlumuz Burç’u yalnız bırakamayacağımız için karım Gülriz evde kalmıştı; oysa Nihat’ın eşi Melek, yanına edebiyat camiasından iki arkadaşını da alarak erken saatlerde damlamıştı salona. Kocası Nihat ve ben, Ayvansaray Panagia Rum Ortodoks Kilisesi’nin kapısını gösteren bir fotoğrafın önünde dururken yaklaştı yanımıza.

“Merhaba” dedi ikimize birden sonra bana döndü. “Nasılsın, eşin nasıl?”

“Merhaba, sağ ol iyiyim. Gülriz de iyidir. Çok selamları var. Sen de iyi görünüyorsun.”

“İyi olmaya çalışıyoruz işte.” Duraksadı. “Burç ne yapıyor?” Sesinin tınısı içtenlik kazanmıştı. “Sağlığı yerinde, değil mi?”

Okulda çıkan sorunu Nihat ona anlatmış olmalıydı. Oğlumun okulunda kavga çıkmıştı. Burç da birini iteklemişti. Öğretmen, aynı davranışta bulunan normal çocuklara bir uyarı bile vermezken, Burç Down sendromlu olduğu için onu suçlamıştı. Okul müdürü de beni yanına çağırmış, uygun bir dille oğlumu özürlüler için eğitim veren özel bir okula götürmemin daha yararlı olacağını söylemişti. Fakat bunu istemiyordum. Oğlumun zekâsı yerindeydi. Hatta okuldaki birçok şımarık öğrenciden daha zekiydi.

Derslerine bakıldığında bu açıkça görülebilirdi. Öteki çocuklar başarıyorsa Burç da başarabilirdi. Down sendromu var diye oğlumun geride kalmasına izin veremezdim. Normal çocuklar nasıl eğitim alıyorsa Burç da aynısını alacaktı. Bunun için gerekli desteği, konuşma terapisini, fizik tedaviyi, pedagog yardımını zaten ona sağlıyorduk. Bu nedenle müdüre oldukça sert çıkmıştım. Müdür kem küm etmeyi sürdürünce de olayı basına sızdırırım, diyerek açıkça tehdit etmiştim. Tehdidim işe yaramış, oğlumu rahat bırakmışlardı. Sanırım Melek bu olayı duymuştu. Yıldızımız hiç barışmasa da tıpkı Nihat gibi, Melek’in de Burç’a yönelik içten duygular taşıdığını biliyordum. Dostça omzuna dokundum.

“Sorun kalmadı, Burç şu sıralar oldukça iyi.”

“Sevindim” dedi.

“Dize ne yapıyor? Dersleri iyi mi?” diye sordum.

“İyi, iyi” dedi. Melek sorumu yanıtlarken, bakışlarım onu bekleyen arkadaşlarına kaymıştı. Daha doğrusu arkadaşlarından hanım olanına öteki durmadan sigara içen, şişman, kısa boylu, kirli saçlarını atkuyruğu yapmış çirkin bir herifti. Kadın ise şaşırtıcı şey, dikkatleri üzerine çekecek kadar güzeldi. Siyah bir ceketle, aynı kumaştan bir etek vardı üzerinde, içine de kül rengi bir bluz giymişti. Kumral kaşların altından insana içtenlikle bakan su yeşili, hafif çekik gözler, minik bir burun. Kalın olmayan ama bu güzel yüzü tamamlayan pembe dudaklar. Bal rengi saçları oval yüzünü çevreleyerek, omzuna kadar düşüyordu. Koyu renk kumasın üzerinde saçlarının rengi açılıyor, adeta sarıya dönüşüyordu Güzel olmasının dışında, kadının öyle bir havası vardı ki, sanki bakmayın bunların yanında durduğuma, aslında başka dünyaların insanıyım, der gibiydi. Giysileri yüzünden onun bir bankada çalışıyor olabileceğini düşündüm. İyi de bir bankacının Melek gibi birinin yanında ne işi olabilirdi? Gözlerim kadının üzerinde bunları düşünürken, Melek durumu fark etmiş olmalı ki, “Selim, seni arkadaşlarımla tanıştırayım” dedi.

Melek’ten hiç böyle bir davranış beklemediğim için hazırlıksız yakalanmıştım, ama çabuk toparlandım.

“Arkadaşım Katya” dedi Melek başıyla güzel kadını işaret ederek, “kendisi Rus’tur.”

“Rus mu?” diye irkildim.

Melek beni yanlış anlamıştı, dudaklarında iğneleyen bir gülümseme belirdi.

“Evet Rus” diye yineledi meydan okuyan bir ses tonuyla. “Katya sanat yönetmenidir, aynı zamanda çok iyi bir çevirmendir. Lermantov’dan, Puşkin’den çeviriler yapar.”

Sessiz kalmamı ağzımın payını verdiğine yorumlamış olacak ki yanındaki tombul arkadaşını işaret ederek sürdürdü sözlerini. “Sıtkı Koral da bizim şair arkadaşlardan.”

Melek konuşurken, Katya kumral kaşlarının altındaki çekik gözlerini yüzümüze dikmiş kendinden emin bir gülümsemeyle bizi süzüyordu.

“Kocamı tanıyorsunuz” dedi Melek. Şimdi kendi arkadaşlarına dönmüştü. “Selim de onun çocukluk arkadaşıdır.”

Şair arkadaşlardan Sıtkı nedense düşman gözlerle kalp kalbe karşıdır, aslında ben de heriften hiç hazzetmemiştim beni süzerken, Katya gülümseyerek elini uzattı.

“Memnun oldum” dedi. Türkçe’yi hoş bir aksanla konuşuyordu.

“Ben de” diyerek kadının uzattığı eli sıktım. Katya’yla tokalaşınca başka çaresi kalmayan şair arkadaş da ayıp olmasın diye uzattı elini. Onun elini sıkarken, Katya, Nihat’la selamlaşıyordu. Bakışlarımı şişman şairin sıkıntıyla beni süzen kahverengi gözlerinden kaçırıp Katya’ya çevirdiğimde, “Puşkin’in ‘Çingeneler’ şiirinin eski bir basımını buldum” diye anlatıyordu Nihat. “Kitabın kapağı yok, baştaki sayfalar yıpranmış, çevirenin adı okunmuyor. Bir dostum Hasan Ali Ediz ya da Nâzım Hikmet çevirisi olabileceğini söyledi. Senin için saklıyorum, bir ara uğra da al.”

“Öyle mi?” diyen Katya’nın su yeşili gözleri sevinçle aydınlandı. ‘Ben de sizinkilerin Puşkin’i nasıl çevirdiğini merak ediyordum.”

Kendisine baktığımı fark edince, gülümseyerek bana döndü. Konuşmamak kabalık olurdu.

“Demek Rus’sunuz?” diye aptalca bir soru sordum.

“Evet. Rusları tanır mısınız?”

“Yoo tanımam. Ama babamın ailesi Bulgaristan’dan göçmüş. Babam biraz Rusça bilirdi. Yıllar önce galiba bir de Rus ortağı varmış.”

“Siz ne iş yapıyorsunuz?”

“Tekstil işi.”

“Yok canım Selim her zamanki gibi mütevazı davranıyor” diyerek lafa girdi Nihat. “AZYA markasını duymadın mı? O firmanın sahibidir kendisi.”

Katya buna çok şaşırmadı.

“Demek modacısınız?” diye sormakla yetindi sadece. Nihat bozulmuştu.

“Sadece modacı olur mu canım! Selim’in tüm dünyaya üretim yapan bir fabrikası var… Beyoğlu’ndaki mağazayı görmüşsündür: AZYA.”

“Aa biliyorum, şu eski binanın karşısında.”

“Rumeli Han’ın” diye hatırlattım.

“O eski binanın adı Rumeli Han mı?”

“Evet, Beyoğlu’nun en eski hanlarından biridir, II. Abdülhamid’in mabeyincilerinden Ragıp Paşa tarafından geçen yüzyılın başlarında yaptırılmış.”

Hayranlıkla baktı genç kadın.

“Tarihi iyi biliyorsunuz…”

“Bizim Selim Beyoğlu’nu avucunun içi gibi bilir. Hangi bina kaç yılında, kim tarafından yapılmış sor anlatsın.”

Nihat’ın zevzekliği beni utandırmıştı.

“Abartıyor” dedim, “mimarlık okuduğum için bazı bilgiler edinmek zorunda kaldım.”

Nihat’ın çenesi açılmıştı.

“Yok canım, Selim çok bilgilidir.”

“Malumatfuruş demek istiyor” dedim.

Katya bu sözcüğün anlamını bilmiyordu.

“Ne? Ne?”

“Malumatfuruş, yani kimsenin işine yaramayacak bilgileri toplayıp, ukalalık yapan kimse” diye işi sulandırmak istedim. Ama Nihat izin vermiyordu ki.

“Hiç de değil. Bakma böyle alçakgönüllü olduğuna. Lisedeyken en çalışkanımız oydu.”

“Ama en yüksek notu yine de Kenan alırdı” dedim.

Nihat beni övmeyi sürdürecekti ki, Melek araya girdi.

“Selim’in öğrencilik yıllarındaki basanlarını sonra konuşuruz. Hadi Katya gidip şu fotoğraflara bakalım.”

Melek’in müdahalesine üzülsem mi, sevinsem mi bilemiyordum. Nihat’ın benim üzerimden zevzeklik yapmasını engellediği için mutluydum, ama Katya’yla konuşmayı sürdürmek isterdim.

“Güzel kadın değil mi?” dedi Nihat. O da benim gibi uzaklaşmakta olan Katya’nın arkasından bakıyordu.

“Çok güzel” diye mırıldandım.

“Aslında talihsiz bir kadın. Beş yıl önce bir Türk’le tanışmış. İlk görüşte birbirlerine âşık olmuşlar. Katya, adam için ülkesini bırakıp İstanbul’a gelmiş, evlenmişler. Mutlu bir beraberlikleri varmış, ama adam Ağrı Dağı’na tırmanırken düşüp ölmüş. Katya Rusya’ya dönmemiş. Türkiye’de kalıp kendi mesleğini yapmaya karar vermiş. Bazı reklam şirketlerinde çalışmış, ekonomik kriz nedeniyle şimdi işsiz. Bir yayınevine şiir çevirileri yapıyor. Galiba bizim Melek’in şiirlerini de Rusça’ya çevirecek…”

Nihat kadın hakkında bilgiler verirken, Katya’yı izlemeyi sürdürüyordum. Üçü birlikte fotoğraflara bakıyorlardı. Katya büyük bir ilgiyle yaklaşıyordu fotoğraflara, öteki ikisi işi alaya vurmuşlardı.

Gülümseyişlerinden, ne gülümseyişi arada bir hiç çekinmeden koyverdikleri kahkahalarından, fotoğrafları beğenmedikleri, bizim Kenan’ı küçümsedikleri ortaya çıkıyordu. Katya onlara katılmıyordu, yüzündeki memnuniyetsiz ifadeden yaptıklarını onaylamadığı anlaşılıyordu. Ötekiler daha da azıtınca, Latin Katoliklerin görkemli ibadethanesi Sen Antuan Kilisesi’nin arka cephesini gösteren fotoğrafla ilgileniyormuş gibi yaparak, aralarındaki mesafeyi açtı. Ötekilerin çok umrunda değildi zaten. Melek, kocası Nihat gibi Katya’yı da çoktan unutmuştu. Fotoğraflarla yeterince dalga geçtikten sonra alaycı gözlerle davetlileri süzüp, kendi aralarında gülüşmeyi sürdürdüler.

Nihat derin derin iç geçirerek rakı kadehlerini ardı ardına mideye indirirken, ben hâlâ Katya’yı izliyordum.

Meleklerden iyice uzakta kalmıştı. Bir ara fotoğrafları bırakıp, kalabalıkta birine bakmaya başladı. Baktığı yöne dönünce, bizim Kenan’ı gördüm. Kenan elinde bir cin kadehi, Katolik Ermenilerin Beyoğlu’ndaki en büyük kilisesi olan Surp Onan Voskiperan Kilisesi’nin içini gösteren bir fotoğrafın önünde yaşlıca bir adamla konuşuyordu. Katya’nın bakışlarında hayranlık mı vardı, yoksa sadece merak mi, anlamak zordu. Fakat biraz düşününce Katya gibi bir kadının Kenan’dan hoşlanacağı sonucuna kolayca varılabilirdi. Kenan, bu fotoğrafları çeken adamdı, bu topluluğun varlık nedeniydi, gecenin yıldızıydı. Öyle olmasa bile kırçıllaşmaya başlayan kıvırcık siyah saçları, bir parça alaycı ama her zaman kendinden emin bakan ışıltılı gözleri, ortadan biraz uzun, uyumlu bedeniyle oldukça yakışıklıydı. Kahverengi kadife ceketinin içine giydiği be gömlek, bu giysiyi tamamlayan siyah kot pantolonla her zamankinden daha dinç görünüyordu. Spor giyinerek genç görünmeye çalıştığını düşündüm. Oysa buna ihtiyacı yoktu, içimizde en genç gösteren oydu. Yalnızca genç mi, en yakışıklımız, en çekicimiz, en etkileyicimiz de oydu.

Katya ona bakarken kıskançlığa benzer bir duyguya kapılır gibi oldum, ama hemen kendimi toparladım.

Bu çok saçmaydı. Kenan benim en yakın arkadaşımdı, ayrıca ben evli bir erkektim, üstelik karımı da seviyordum. Ne kadar güzel, ne kadar çekici olursa olsun hiçbir kadınla ciddi bir ilişki düşünemezdim, hele şu sıralar bırakın ciddi ilişkiyi, bir gecelik aşklara bile hazır değildim. Hem bu türden ilişkilere ihtiyacım da yoktu. Mutluluk, yetinmeyi bilmektir. Belki de Katya’nın bu denli ilgimi çekmesi güzel olmasından çok Rus olmasıyla ilgiliydi… Nedeni ne olursa olsun gece boyunca ben, bu güzel kadına, o da, Kenan’a bakmayı sürdürdü. Evet, ne yazık ki ona her bakışımda gözlerini Kenan’a kenetlenmiş olarak buluyordum.

Kenan ise Katya’nın farkında değildi. Büyük bir heyecan içinde gazetecilerle, eleştirmenlerle konuşuyor, herkese gülümseyerek insanlara hoş görünmeye çalışıyordu. Bu sergiden beklentisinin çok büyük olduğunu anlıyordum. Kenan daha önceden de pek çok fotoğraf sergisi açmıştı. Onların hiçbirinde bu denli heyecanlı olmamıştı. Bu serginin ötekilerden farkı neydi? O gece fırsat bulup soramadım tabiî. Ama, daha önce de söylediğim gibi çok geçmeden Kenan, Nevizade Sokak’taki İmroz Meyhanesi’nin önünde, insanı yakmadan tatlı tatlı ısıtan sonbahar güneşine karşı kurulmuş bir masada olan biteni anlatacaktı bize…


Merhaba bu sayfayı daha önce ziyaret ettiğin için bu kitabı okumuş olabileceğini düşündük. Dilerseniz yeni kitaplara göz atabilir ya da rastgele bir kitap seçebilirsin. Aşağıdaki kutucuğu kullanarak hızlı bir arama da yapabilirsin.


"

Beyoğlu Rapsodisi kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıda senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

idefix trendyol D&R kitap365
beğendiniz mi?

Beyoğlu Rapsodisi