Kırlangıç Çığlığı

Cinayet işlemek bizi insan değil, katil yapar. Bu duygudan haz almak ilkelliktir. Körebe lakaplı seri katil, 2012 yılında işlediği on iki cinayetin ardından kayıplara karışmıştır.

Kurbanlarını çocuk tacizcileri arasından seçen Körebe, yeniden öldürmeye başlar. Adalete duyulan güvenin yerini linç kültürünün aldığı bir devirde gizli bir kahraman olarak görülmesi onu çok büyük bir tehdide dönüştürür. Nitekim adalet, bireylerin kendi yöntemleriyle kirletemeyecekleri kadar kıymetlidir.


Benliğimizin farkına vardığımız an, acının pençesinde kıvrandığımız andır.

Kırlangıç Çığlığı dolambaçlı kurgusu ve yüksek temposuyla tipik bir Ahmet Ümit romanı olsa da toplumsal sorunlara karşı gösterdiği hassasiyet ve tepkiselliğiyle yazarın eserleri arasında özel bir yer edinmeyi başarıyor. Kırlangıç Çığlığı, ışık hızıyla değişen gündeme direniyor; fark etmemiz ve değiştirmek için eyleme geçmemiz gereken, kanayan yaralarımızı haykırıyor.

“Her an uyanmaya hazır o muhteşem dürtüyü bastırmak, insanlığın en masum haline, en saf doğasına dönmemek için yıllarca ihanet ettim kendime. Kendimle birlikte bütün dünyayı da kandırdım. Neredeyse başaracaktım ama bırakmadılar, benim adıma onlar öldürmeye başladılar.
İşte bu yüzden geri döndüm…”


Kırlangıç Çığlığı

Düş koynumdan o zaman sahile çekilen ölü çocuğun ceplerinden de düş düş, mahcup olma yeryüzüne…
Ayhan Bozkurt

Acar gazeteci, edebiyat emekçisi, sevgili arkadaşım Buket Aşçı Gürel’in aziz hatırasına…

Buket’e gerçek sevgiyi veren, vefakâr insan, sevgili Serdar Gürel’e…

Vicdanını yitirmiş bir dünyadan başka nedir ki cehennem?

Acıyı gördüm. Gözlerinin ortasında bir çiçek gibi büyüyen irisin önce ağır ağır büzülmesini, ardından çığlık gibi ansızın patlamasını gördüm. Titreyen dudakları, balmumuna dönüşen yüzleri, çöken yanakları, irileşen elmacık kemiklerini, birer mağara gibi derinleşen göz çukurlarını, kurumuş ağızların içinde pelteleşen dilleri gördüm. Ve anladım ki benliğimizin farkına vardığımız an, acının pençesinde kıvrandığımız andır.

Çığlık değil, ürperiş değil, fısıltı da değil, evet, nereden geldiğini bilmediğim o vahşi iniltiyi kalbimin derinliklerinde duydum. Soluksuz kaldım, boğazım kupkuru, alnım ateşler içinde, tuhaf bir hülyaya kapılmışım gibi sürüklendim o dipsiz boşlukta. Hayatın en karanlık sırrıyla yüzleştim. Söylenmemiş, yazılmamış, görüntülenmemişti. Karanlığın her aşamasından geçtim, akan kanın sesini duydum, ölümün serinliğini damarlarımda hissettim. İnkâr etmiyorum, vahşetle yıkanan o saf hakikati sevdim. Bedenim gençleşti, ruhum arındı, benliğimden yeni bir benlik çıkardım. Yıllarca bana yoldaşlık etmiş korkunç anıların verdiği eziklikten bahsetmiyorum. Onlar çok gerilerde kaldı. Bir yılanın kabuk değiştirmesi gibi kurtuldum o utançtan. Bedenimi örseleyen o yara, arada bir sızlasa da daha güçlü kıldı beni. Çocuk düşlerimi lekeleyen o karabasanın, ömrümün en kıymetli fırsatı olduğunu anladım. Geçmişin kamburunu çoktan söküp attım sırtımdan. Artık, sadece bugün ilgilendiriyor beni. Manadan söz ediyorum, hayan ölümle kutsamaktan, ruhu ızdırapla yüceltmekten, tanrıların önünde eğilmekten değil, onlarla aynı tahta oturmaktan. O benzersiz ürperişi, o derin korkuyu, kudretin sarhoş ettiği o serkeş ruhun kendi anlamını bulmasından söz ediyorum. İşte bu sebepten korkuyordum…

Korkuyordum. Çünkü insanın insanı öldürdüğü o ilk ânı gördüm, katilin zafer haykırışını, kurbanın korku çığlığını işittim. Ben de katil gibi haykırdım, kurban gibi korkuyla çığlık attım. Ve insanın bu halini sevdim. Başka hiçbir hakikat bu kadar tutkuyla sarsmadı bedenimi, başka hiçbir hakikat bu kadar derinden etkilemedi benliğimi. İşte bu yüzden korktum, yeniden başlamaktan, yeniden o görkemli tecrübeyi yaşamaktan korktum. Bu yüzden engelledim kendimi. Her an uyanmaya hazır o muhteşem dürtüyü bastırmak, insanlığın en masum haline, en saf doğasına dönmemek için yıllarca ihanet ettim kendime. Beni ben yapan o şahane mutsuzluğumu, ucuz sevinç kırıntılarıyla tedavi etmeye çalıştım, kadim duyguların yerine kolay olanları seçtim. Kendimle birlikte bütün dünyayı da kandırdım. Neredeyse başaracaktım ama bırakmadılar, benim adıma onlar öldürmeye başladılar. Üstelik hiç haz almadan, üstelik o benzersiz güzelliğin hakkını vermeden, o müthiş doyumu hissetmeden, karanlığın sırrına ermeden. İşte bu kabalığa, bu hoyratlığa, bu israfa daha fazla dayanamadım; evet, bu yüzden geri döndüm…

1

Yine bir cinayet var Başkomiserim!

Işıklı yaz günlerimizi karabasana çevirecek cinayetler zinciri, Haziran ayının ikinci günü başlamıştı. Üç gün aralıksız süren yağmurların ardından… Bütün kent yaz rehavetine kapılmışken… İnsanı canından bezdiren o sıcakların ilk günü… Akşam Tatavla’nın bahçesindeydik. Her zamanki yerimizde, kadim çınarın gölgesine kurulmuş ahşap masalardan birinde oturuyorduk. Yaşlı ağacın kalın dallarını süsleyen iri yeşil yapraklarda ne bir esinti vardı, ne bir kıpırtı. Koca çınar, sanki ağaç değil de devasa bir heykelmiş gibi öylece kaskatı eğilmişti masamızın üzerine. Evgenia, belki serinletir diye, içerideki vantilatörü çıkarmıştı dışarıya. Ne gezer, küçük pervaneler belli belirsiz bir esinti oluştursa da adeta su içinde yaşıyormuşuz hissini veren o yoğun nem bırakmıyordu bir türlü yakamızı.

Evgenia’da kalmıştım; Allah’ın bildiğini kuldan niye saklayayım, hayattan çalınmış o güzel gecelerden biriydi. Sesler, kokular, şarkılar, elbette biraz da içkinin etkisiyle ama daha çok sevdiğim kadının varlığıyla dünyayı, hatta kendimi unutup sevda denen o büyülü evrende kaybolmuştum. Tatavla’yı ne zaman kapattık, evine ne zaman gittik hiçbirini hatırlamıyordum. Hatırladığım Evgenia’nın sıcak teninden yükselen o lavanta kokusu, gecenin karanlığında uçuşan o tatlı fısıltılar, iki insanın birbirinin bedeninde kaybolması, ardından derin, huzurlu bir uyku. Uyandığımda, güneş cüretkârca Evgenia’nın yüzünde, saçlarında geziniyordu. Dayanamadım ben de dokundum kumral saçlarına… Dokununca açtı gözlerini. Kendiliğinden gülümsedi solgun dudakları.

“Günaydın canım” dedi şefkat yüklü bir sesle. “Günaydın Nevzatakimu.”
Uzanıp bir öpücük kondurdum dudaklarına.
“Günaydın Evgeniacım, günaydın canım…” Bakışlarım pencereye kaydı. “Vakit epeyce geçmiş. Gitsem iyi olacak.”
“Hayatta olmaz!” dedi yatakta doğrularak. “Kahvaltı yapmadan bırakmam seni!”
Sanki çok yermişim gibi, birbirinden lezzetli yiyeceklerle donattı masayı. Tulumu, dillisi, örgülüsü, otlusu envai çeşit peynir… Yeşili, siyahı, kahverengisi, renk renk zeytin… Koyu kırmızı domatesler, tazecik biberler, Çengelköy’ün kıtır salatalıkları… Gül, çilek, kayısı, şeftali, portakal, turunç reçelleri… Evgenia’nın kendi elleriyle yaptığı reçeller… Herkesin bir takıntısı vardır ya, onunki de reçeldi. Ninesi Marika’dan kalan bir mirastı bu. Marika reçel yapmanın insan ruhuna iyi geldiğine inanırmış. Üstelik kadıncağız şeker hastasıymış, kendi elleriyle yaptığı reçelleri ağız tadıyla yiyemezmiş bile. Ama hiçbir zaman reçel yapmaktan da vazgeçmemiş.

“Onun için bir tür terapi gibiydi” diye anlatırdı Rum sevgilim. “Bir tür iyilik ayini.”

O sebepten olsa gerek Marika öldükten sonra bu geleneği Evgenia üstlenmişti. Sanki reçel yapmayı bıraksa ninesine ihanet edecekmiş gibi hissediyordu. Yaptığı reçelleri yaz kış demeden, meyhanenin girişindeki raflarda sergilerdi. Kimse dokunamazdı renk renk kavanozlara, sadece çok sevdiği arkadaşlarına hediye ederdi.

“İyi insanlar tatmalı bu reçelleri… Sadece iyi insanlar varmalı bu kutsal yiyeceğin lezzetine.”

Aslında iki göz yumurtayı mideye indirdikten sonra karnım iyice doymuştu ama turunç reçelinden tatmam için ısrar ediyordu Evgenia.

“Mersin’den gelen turunçların kabuğundan yaptım. Benim için özel toplandı bunlar. Enfes bir tadı var, kokusunu damağında hissedeceksin…”

Kırmak olmazdı, kehribar rengi turunç reçelini ekmeğime sürerken çaldı telefonum. Ekranda Ali’nin adını okuyunca anladım, yine vazife vaktiydi, yine birileri birilerini öldürmüştü. Yine cinayet mahalline gidilecek, delil bulmak için her yer santim santim taranacak, yine şahit peşinde koşulacak, yine zanlılar sorgulanacak, yine şüphelilerin peşine düşülecekti… Birden yorulduğumu hissettim. Ne kurbanın nasıl öldürüldüğünü merak ediyordum, ne de katilin kimliğini. Artık kan görmek istemiyordum, soğumaya yüz tutmuş bedenlere dokunmak ürkütüyordu beni. Yaşlanıyor muydum? Bu meslekten sıkılmaya mı başlamıştım yoksa? Hayır hayır, sıkıldığım filan yoktu, bu bıkkınlık hali, şu yapış yapış sıcağın etkisiydi sadece. Başımı kaldırınca Evgenia’nın su yeşili gözleriyle karşılaştım. Endişeli bir ifadeyle beni süzüyordu. Israrla çalmayı sürdüren telefonu boş verdim, biraz da içine düştüğüm ruh halinden kurtulmak için abartılı bir iştahla, turunç reçelli ekmeğimden kocaman bir ısırık aldım.

“Hımmm, enfes” diye mırıldandım çiğnerken. “Bu, Madam Sula’nın kabak reçelinden bile daha lezzetli…”

“Çok kötüsün Nevzat…” Öfkesini yenemedi, sol omzuma, sağ eliyle küçük bir darbe indirdi. “Çok kötüsün.”

“Dur, dur” diye kaçtım minik yumruklarından. “Dur, kızdırmak için öyle dedim.” Altın sarısı sıvının içinde ballaşmış turunç kabuklarını gösterdim. “Gerçekten enfes… Valla, bugüne kadar yediğim en lezzetli reçel. Kokusu, şekeri, hepsi kıvamında, ellerine sağlık…”

Gecenin yorgunluğunu taşıyan mahmur gözleri ışıldadı.

“Teşekkür ederim Nevzat, teşekkür ederim, afiyet olsun…”

İşte bu kadar kolaydı benim iyi kalpli sevgilimi mutlu etmek. Bir de münasebetsiz Ali bu kadar ısrarcı olmasa. Evet, yeniden aramaya başlamıştı. Evgenia dayanamadı.

“Açmayacak mısın? Belki önemlidir.”

Cevap vermek yerine telefonun sesini kıstım, suratıma zevkten mest olmuş bir ifade yerleştirerek ağzımdaki lokmayı çiğnemeyi sürdürdüm. Ali de inadından vazgeçmişti zaten. Ancak kahvelerimizi bitirdikten, masanın toplanması için Evgenia’ya yardım ettikten sonra dönebildim yardımcıma.

“Yine bir cinayet var Başkomiserim” diye müjdeyi verdi. “Kasımpaşa’da bir parktayız. Gelseniz iyi olur.”

İyi olacağından emin değildim ama elbette gidecektim… Evgenia’nın kahve bulaşığı, ılık dudaklarına minnettar bir öpücük yerleştirdikten sonra atladım bizim emektara. Sabah olmasına rağmen fırın gibi sıcaktı arabanın içi. Karşılıklı iki camı sonuna kadar indirdim. Kurtuluş Caddesi’nin gürültüsü doldu içeriye. Belki güzel bir şarkı bulurum umuduyla açtım radyoyu. Ne gezer, baygın bir kadın sesi, bir buzdolabı markasının reklamını yapıyordu ballandıra ballandıra… Daha fazla zaman yitirmeden bastım gaza.

Beğendiniz mi?

0 / 5 0
"

Kırlangıç Çığlığı kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıdaki satın alma linklerini kullanabilirsiniz.

idefix trendyol D&R kitap365

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Fazla İçerik
Havuz Başı