Ya ortasındasındır Aşkın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde..

Ella Rubinntain (40) Amerikalı bir ev kadınıdır. Tipik burjuva değerlerinin hâkim olduğu oldukça varlıklı bir ailesi, düzenli ve görünüşte “sorunsuz” bir evliliği vardır. Üç çocuğunu da büyüttükten sonra bir yayınevinde editör-asistanı olarak iş bulur; görevi A. Z. Zahara adlı tanınmamış bir yazarın tasavvuf felsefesini konu alan tarihi romanını değerlendirmektir.

Ancak hayatının kritik bir döneminde eline aldığı bu kitap, hiç beklemediği bir şekilde Ella’yı derinden sarsacak, dünyevi aşkı keşfetmek adına zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmasına neden olacaktır.

Hayatlarımızın durgun gölünü dalgalandıran taş misali, yüzleşmek zorunda olduğumuz sıkıntılar, acılar… ve aşkın peşinde kat etmek zorunda olduğumuz zorlu yollar, ödediğimiz bedeller…

Aşk… kitap içinde bir kitap, hayatın anlamı peşinde bir aşk macerası…

Aşk… Elif Şafak’tan arayışa, gerçeğe ve keşfetmeye dair bir roman.

Aşk

Önsöz

Bir taş nehre düşmeye görsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafiften aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir tıp sesi çıkar; duyulmaz bile akıntının ortasında, kaybolur uğultuda. Hepi topu budur olduğu olacağı.

Ama bir de göle düşsün aynı taş… Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı olur. O taş var ya o taş, durgun suları savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomurcuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir.

Göz açıp kapayıncaya kadar, ufacık bir taş ne işler açar başa.

Tüm yüzeye yayılır aksi, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış.

Çemberler çemberleri doğurur, tâ ki en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya dek.

Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. Zaten çağlamak için bahane arar ya, hızlı yaşar, çabuk taşar. Atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonra da unutur kolaylıkla.

Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. Ha bir eksik ha bir fazla.

Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, tâ dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz.

Kendini bildi bileli durgun bir göl gibiydi Ella Rubinstein’m hayatı. Kırk yaşına basmak üzereydi. Nicedir tüm alışkanlıkları, ihtiyaçları ve tercihleri tekdüzeydi. Şaşmaz bir çizgiydi günlerin akışı; öylesine yeknesak, düzenli ve sıradan. Bilhassa son yirmi yıl boyunca hayatındaki her ayrıntıyı evliliğine göre ayarlamıştı. İçinden geçen her dilek, edindiği her yeni arkadaş, hatta en önemsiz kararları bile buna bağlıydı. Hayatına yön veren yegâne pusula evi ve evliliğiydi.

Kocası David tanınmış bir dişçiydi; mesleğinde hayli başarılı ve çok para kazanan bir adam. Aralarındaki bağ pek derin sayılmazdı. Ella bu durumun farkındaydı ama doğrusu evliliklerde (bilhassa onlarınki gibi uzun süren evliliklerde) önceliklerin farklı olduğuna inanırdı. Aşktan ve tutkudan daha önemli şeyler vardı bir evlilikte: Karşılıklı hoşgörü, şefkat, anlayış, saygı ve sabır gibi… Ve tabii bir de her evlilikte elzem olan bir başka nitelik: Affedicilik! Geliyorsa şayet elinizden, ki gelmeli, kusur etti mi kocanız, ki edebilir, ne yapıp edin, affedin!

Aşkmış meşkmiş, ne gam! Ne önemi var? Aşk dedikleri, Ella’nın öncelikler sıralamasında gerilerde bir yerde kalmıştı çoktan. Ancak filmlerde olurdu aşk. Ya da hayal ürünü romanlarda. Bir tek oralarda esas kız ve esas oğlan ölesiye sevebilirdi birbirlerini, masallardan süzülmüş efsanevi bir tutkuyla. Ama hayat, hakiki hayat ne filmdi, ne de roman!

Ella’nın öncelikler listesinin başında çocukları gelirdi. Güzel mi güzel kızları Jeannette üniversitedeydi, ikizleri (kız olan Orly, erkek olansa Avi) tam buluğ çağındaydı. Bir de on iki yaşında bir golden retriever köpekleri vardı: “Gölge”. Bu eve geldiğinde minnacık bir enikti henüz. O gün bugündür Ella’nın şaşmaz yürüyüş arkadaşı, yoldaşıydı. Gerçi artık ihtiyarlamış, şişmanlamış, neredeyse kör ve sağır olmuş Gölge’nin vadesi doluyordu. Ama köpeğinin bir gün öleceğini düşünmeye Ella’nın yüreği el vermiyordu. Ne de olsa Ella böyle biriydi, hiçbir zaman kabullenemezdi sonları; ister bir dönem, ister eskimiş bir âdet, isterse çoktan tükenmiş bir ilişki olsun ölümü tanımaktan acizdi. Bir türlü yüzleşemezdi bitişlerle, görmezden geldiği o son burnunun ucunda dikilirken bile.

Rubinstein Ailesi Amerika’da, Northampton’da, krem rengi Viktorya tarzı kocaman bir evde yaşardı. Her ne kadar tadilata, tamirata ihtiyacı olsa da, hâlâ görkemliydi yapı: Tam beş

yatak odası, üç arabalık garajı, masif parkeleri ve Fransız usulü kapıları vardı; üstüne üstlük bahçesinde de harikulade bir jakuzisi. Ailecek tepeden tırnağa sigortalıydılar: Hayat sigortası, araba sigortası; hırsızlık, yangın ve sağlık sigortası, emeklilik hesapları, çocuklara üniversite eğitimi birikimleri ve müşterek banka hesaplan… Oturdukları evin yanı sıra biri Boston’da, diğeri Rhode Adası’nda iki lüks daireleri daha vardı. Tüm bunları elde edebilmek için, Ella da David de epey alın teri dökmüşlerdi. Her katında çocukların mutlu mesut koşup oynadıkları, fırından zencefilli-tarçınlı kurabiye kokularının yayıldığı büyükçe bir ev hayali bazılarına klişe gibi gelebilir ama onların gözünde hayatların en idealiydi. Bu ortak amaç üstüne kurmuşlardı evliliklerini ve zamanla hayallerinin hepsini olmasa da çoğunu gerçekleştirmişlerdi.

Geçen sene Sevgililer Günü’nde, kocası Ella’ya kalp şeklinde bir elmas kolye hediye etmişti. Yanına da balonlu, ayıcık-lı bir kart iliştirmişti:

Sevgili Ella,

Sessiz sakin, müşfik, cömert, evliya sabırlı kadın…

Beni olduğum gibt kabul ettiğin ve karım olduğun için minnettarım.

Seni ilelebet sevecek kocan,

David

Ella kimseye -bilhassa kocasına- itiraf edememişti ama işin doğrusu, bu satırları okurken kendi ölüm ilanını okur gibi olmuştu. “Ben ölünce arkamdan bunları diyecekler herhalde” diye geçirmişti içinden. Ve eğer samimi ve dürüstseler, şu sözleri de eklemeliydiler:

“Ellacığımızın tüm yaşamı, kocası ve çocuklarından ibaretti. Kaderin türlü zorluklarına tek başına kafa tutacak ne bilgisi vardı ne tecrübesi. Hiçbir zaman risk almayı bilmezdi. Tedbiri elden bırakmazdı. İçtiği kahvenin markasını değiştirmek için bile uzun uzun düşünmesi gerekirdi. O kadar uten-gaç, öylesine munis ve ürkekti; tabiri caizse, pısırığın tekiydi.

İşte tüm bu malum sebeplerden dolayı, kendisi de dâhil olmak üzere hiç kimse anlayamadı, tam yirmi yıllık evlilikten sonra Ella Rubinstein’m nasıl olup da bir sabah kocasına boşanma davası açtığını ve kendini evliliğinden azat edip, tek başına sonu belirsiz bir yolculuğa çıktığını…


Ama elbet bir sebebi vardı: Aşk! Âşık oldu Ella hiç beklenmedik bir biçimde, beklemediği bir adama.

İkisi ne aynı şehirde yaşıyordu ne de aynı kıtada. Aralarındaki fersah fersah uzaklık bir kenara, kişilikleri en az gündüz ile gece kadar farklıydı. Yaşam tarzları ise alabildiğine başkaydı. Arada tam bir uçurum vardı. Normal şartlar altında birbirlerine tahammül etmeleri bile zor iken, aşk odu’nda yanmaları beklenmedik bir hadiseydi. Ama oldu işte. Hem de öyle çabuk oldu ki, Ella başına ne geldiğini anlayıp, kendini koruyamadı bile. Tabii şayet insanın kendini aşktan koruması mümkünse!

Aşk, Ella’nın ömrünün o durgun gölüne gaipten düşüveren bir taş misali indi. Ve onu sarstı, silkeledi, darmadağın etti.

Ella

Boston, 17 Mayıs 2008

Mevsimlerden bahardı. Ilık mı ılık, yumuşacık bir günde başladı bu tuhaf hikâye. Nice sonra Ella geriye dönüp baktığında başlangıç anını zihninde o kadar çok tekrarlayacaktı ki, sanki geçmişte yaşanmış bitmiş bir hatıra gibi değil de, hâlâ evrenin bir köşesinde sürmekte olan bir tiyatro sahnesi gibi gelecekti ona her şey.

Zaman: Mayıs ayında bir cumartesi öğleden sonra.

Mekân: Evlerinin mutfağı.

Ailecek hep beraber oturmuş yemek yiyorlardı. Kocası tabağına en sevdiği yemek olan kızarmış tavuk butları doldurmakla meşguldü. İkizlerden Avi çatal bıçağını baget yapmış, hayali bir davul çalar gibi sesler çıkarıyordu; kız kardeşi Orly ise günde ancak 650 kaloriye izin veren yeni diyetine uymak için toplam kaç lokma yiyebileceğinin hesabını yapıyordu. Büyük kızı Jeannette bir dilim ekmek almıştı eline, dalgın dalgın krem peynir sürüyordu üstüne.

Ailenin yanı sıra bir de Esther Hala vardı masada. Pişirdiği kakaolu mozaik keki bırakmak için şöyle bir uğramış, ama ısrarları kıramayıp yemeğe kalmıştı. Ella’nın yemek biter bitmez yapacak bir dolu işi olsa da henüz masadan kalkası gelmiyordu. Son zamanlarda böyle ailecek bir araya gelemiyorlardı bir türlü. Fırsat bu fırsat, herkesin arayı ısıtacağını ümit ediyordu.

“Esther Hala, Ella sana müjdeyi verdi mi bakalım?” dedi David birdenbire. “Karım harika bir iş buldu, biliyor musun?

Hem de seneler sonra.”

Ella üniversitede İngiliz Dili ve Edebiyatı okumuştu. Edebiyatı seviyordu sevmesine ama mezun olduktan sonra düzenli bir iş hayatı olmamıştı. Yalnızca birkaç kadın dergisine ufak tefek yazı takviyeleri yapmış, bazı kitap kulüplerine katılmış, aralarda yerel gazetelere kitap eleştirileri yazmıştı. Hepsi buydu. Bir zamanlar, saygın bir kitap eleştirmeni olmayı istemişse de o günler çoktan geride kalmıştı. Hayatın rüzgârının onu bambaşka mecralara sürüklediği gerçeğini kabullenmişti.

Meşhur bir edebiyat eleştirmeni değil, bitmez tükenmez ev işleri ve ailevî yükümlülükleri olan, üstüne üstlük bir de üç çocukla uğraşan titiz bir ev kadını olmuştu sonunda.

Hani bundan da yoktu pek bir şikâyeti. Anne olmak, eş olmak, köpeğe bakmak, evi çekip çevirmek, mutfak, bahçe, alışveriş, çamaşır, ütü derken… zaten yeterince meşguliyet vardı hayatında. Bunlar yetmezmiş gibi bir de aslanın ağzından ekmeği almak için uğraşmasının ne gereği vardı? Her ne kadar feministlerle kaynayan Smith Üniversitesi’ndeki sınıf arkadaşlarının hiçbiri Ella’nın seçimine takdirle bakmasa da, o bunun üstünde durmamış; evine bağlı bir anne, eş ve ev hanımı olmaktan uzun seneler boyunca en ufak bir rahatsızlık duymamıştı. Maddi durumlarının iyi olması, çalışma gereği duymamasını kolaylaştırmıştı tabii. Ella bundan dolayı minnettardı hayata. Edebiyata olan merakını evinden de devam ettirebilirdi nasıl olsa. Hem okuma sevgisi asla bitmemişti ki, hâlâ bir kitap kurduydu -ya da öyle olduğuna inanmak istiyordu.

Ama gün geldi, çocuklar âkil baliğ oldu. Dahası, anneleri-nin sürekli üstlerine titremesini istemediklerini apaçık belli ettiler. Ella da mebzul miktarda boş vakti olduğunu görüp, en nihayetinde bir iş bulmanın iyi olabileceğini düşünmeye başladı. Kocasının onu yürekten teşvik etmesine ve aralarm-da sürekli bu konuyu konuşup fırsat kollamalarına rağmen, Ella için iş bulmak pek de kolay olmayacaktı. Başvurduğu yerlerdeki işverenler ya daha genç birini arıyordu ya daha tecrübeli. Reddedile reddedile gururu örselenen Ella nicedir iş aramaktan vazgeçmiş, konuyu rafa kaldırmıştı.

Mamafih, 2008 yılı mayıs ayında, bunca sene iş bulmasının önüne dikilmiş her ne engel varsa beklenmedik biçimde ortadan kalktı. Kırk yaşına basmasına birkaç hafta kala, Boston’daki bir yayınevinden cazip bir teklif aldı. İşi bulan da kocasıydı aslında. Müşterilerinden biri vesile olmuştu.

Belki de metreslerinden biri…

“Aman canım, büyütülecek bir iş değil” diye hemen açıklamaya koyuldu Ella. “Bir yayınevinde edebiyat editörünün asistanının asistanıyım altı üstü. Tavşanın suyunun suyu yani!”

Ama David karısının yeni işini küçümsemesine fırsat vereceğe benzemiyordu. “Hayatım niye öyle diyorsun?” diye atıldı. “Anlatsana ne kadar saygın bir yayınevi olduğunu.”

David Ella’yı dirseğiyle hafifçe dürttü ama baktı ki karısından gık çıkmıyor, kendi söylediklerine şevkle kafa sallayarak kendisi onay verdi: “Gayet meşhur ve itibarlı bir yayınevi bu, Esther Hala. Ülkenin en iyilerinden! Diğer asistanları bir görsen! Hepsi gencecik! Hepsi en iddialı üniversitelerden mezun! Aralarında Ella gibi bunca sene ev hanımı olup da tekrar çalışmaya başlayan tek bir kişi yok. Ne kadın ama, değil mi?”

Ella hafifçe kıpırdayıp omuzlarını dikleştirdi. Zoraki, iğreti bir tebessüm kondu dudaklarına. Bir yandan da merak ediyordu, acaba kocası niye bu kadar çırpmıyordu? Bunca sene onu meslek sahibi olmaktan alıkoyduğu için birdenbire senelerin kaybını telafi etmeye mi çalışıyordu? Yoksa onu aldattığ1 için pişmanlık duyup bu şekilde arayı yumuşatmayı mı umuyordu? Hangisi doğruydu acaba? Aklına başka bir açıklama gelmiyordu doğrusu. David’in bu kadar iştiyakla ballandıra ballandıra konuşmasının başkaca bir izahı yoktu.

“Gözü pek diye buna denir. Hepimiz Ellacımla gurur duyu-yoruz” diye konuşmasını taçlandırdı David.

Esther Hala dokunaklı bir sesle katıldı sohbete. “Yaaa, bir tanedir Ellacık; her zaman öyleydi” dedi. Sanki Ella masadan kalkıp son yolculuğuna çıkmıştı da, kesif bir hüzünle onu anıyordu.

Masadaki istisnasız herkes şefkatle baktı Ella’ya. Nasıl olduysa Avi kinayeciliği bir kenara bırakmış, Orly ise bir kez olsun dış görünümü dışında bir şeye dikkatini verebilmişti.

Ella bu sevgi dolu anın tadını çıkarmaya çalıştı ama yapamadı. Bir isteksizlik, takatsizlik vardı üzerinde. Nedenini bilemiyordu. Keşke birisi değiştirseydi şu tatsız konuyu. İlgi odağı olmaktan hoşlanmıyordu.

İşte o anda büyük kızı Jeannette, bu sessiz duayı duymuş gibi bir anda söze karışıverdi: “Benim de sizlere bir haberim var! Müjdemi isterim!”

Tüm başlar Jeannette’e döndü. Merakla, ağızları kulaklarında, lafın devamını beklediler.

“Scott ve ben evlenmeye karar verdik” dedi Jeannette pat diye. “Aman biliyorum şimdi ne diyeceğinizi! Daha üniversiteleriniz bitmedi, bir durun hele ne aceleniz var, daha gençsiniz, falan filan… Ama anlayın ne olur, ikimiz de bu büyük adımı atmaya hazırız artık.”

Mutfak masasına bir tuhaf sessizlik çöktü. Daha bir dakika evvel hepsini saran yumuşaklık ve yakınlık buhar olup uçtu. Orly ve Avi boş ifadelerle birbirlerine baktılar. Esther Hala elinde bir bardak elma suyuyla, çılgın bir heykeltıraşın elinden çıkma komik, şişman bir heykel gibi donakaldı. David iştahı kesümişçesine çatalı bıçağı bir kenara koydu ve gözlerini kısıp Jeannette’e baktı. O açık kahve gözlerinde bir gerginlik, tedirginlik vardı. Suratında da bir şişe sirke suyu içmek zorunda kalmış gibi ekşi bir ifade…

Durumun vehametini kavrayan Jeannette sızlanmaya başladı: “Off, buyrun bakalım! Ben de zannediyordum ki ailem sevinçten havalara uçacak, ama nerdeee? Şu hâlinize bakın! Suratınızdan düşen bin parça. Gören de zanneder ki felaket haberi verdim.”

“Kızım, az önce evleneceğini söyledin” dedi David, sanki Jeannette ne dediğini bilmiyormuş da bunu birinden duyması gerekiyormuş gibi.

“Babacım farkındayım, biraz ani oldu ama Scott geçen akşam yemekte evlilik teklif etti. Ben de evet dedim, bile.”

“Peki ama neden?”

Bunu soran Ella’ydı. Cümle ağzından çıkar çıkmaz kızının kendisine bakışlarından böyle bir soruyu garipsediğini anladı. “Peki ama ne zaman?” diye sorsa, yahut “Peki ama nasıl?” dese, hiç mesele olmayacaktı. Her iki soru da Jeannette’i mutlu ve tatmin edecek; “Hadi o zaman, düğün hazırlıklarına başlayabiliriz” anlamına gelecekti. Oysa, “Peki ama neden?” beklenmedik bir soruydu. Ve Jeannette cevabını vermeye hazır değildi.

“Ne demek peki ama neden? Herhalde Scott’a âşık olduğum için! Başka bir sebebi olabilir mi anne ya?”

Ella kelimeleri tane tane seçerek, sözlerine açıklık getirmeye çalıştı. “Canım demek istediğim… Aceleniz neydi yani?

Hamile falan mısın yoksa?”

Esther Hala oturduğu yerde şöyle bir kıpırdandı, kasıldı, üst üste öksürdü. Elma suyunu bırakıp, cebinden bir kutu mide asidi tableti çıkarttı. Çiğnemeye koyuldu.

Avi ise kıkır kıkır gülmeye başladı: “Vay, bu yaşta dayı olacağım desenize!”

Ella, Jeannette’in elini tutup, kendine doğru çekerek hafifçe sıktı. “İşin doğrusu neyse bize rahatlıkla söyleyebilirsin, biliyorsun değil mi? Ne olursa olsun ailen olarak hep arkandayız.”

"

Aşk kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiysen senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

pttavm D&R

beğendiniz mi?

Aşk

Aşk

Edebiyat Roman
Yazar: Elif Şafak  
Yayınevi: Doğan Kitap