“Bütün yaşamımızın bir rüya olması
ve onun içinde bütün meselelerimizi
türetmekte olmamız varsayımı,
mantık yönünden hiç de imkânsız değildir.”
Bertrand Russel, Felsefe Meseleleri

“Düşlerde görülen bir başkasının düşünden
Neden olmasın siz de geçiniz.”
Edip Cansever, Oteller Kenti

BİRİNCİ BÖLÜM

1

İçkinin son yudumu bir tuhaf… Boş bardağı bara bırakıp içeri yöneliyorum. Tuvalete giden, gürültülü ve rengârenk ışıklara rağmen karanlık yolumu Mehmet, Emre ve Zeynep kesiyor.

“Haluk, nereye?”

“Tuvalete…”

“Oğlum sen Emre’yi de geçtin,” diyor Mehmet. Eliyle beni işaret ederek ekliyor: “Adam bardak başına dört posta işiyor!” Gülüyoruz. Hep birlikte gülünce, o sırada aramızda olmayan Ömer geliyor aklıma.

“Çocuklar, Ömer nerede?”

“Oğlum, senin Ömer’in son macerasından haberin yok galiba.”

“Yoo, n’oldu?”

“Yeni bir kız bulmuş, bundan on yaş küçük!”

“Ciddi mi? Ebru’yla birlikte değil miydi o en son?”

“Ay bunun hiçbir boktan haberi yok,” derken mutsuz görünüyor Zeynep.

“Zeynep, senin şu iş ne oldu?”

“Amaan, boş ver abi, hâlâ aramadılar, unuttum ben o işi artık.”

“İyi, unut sen, ararlarsa da sürpriz olur.”

“Haluk, nereye?”

“Oğlum altıma işeyeceğim şimdi, çekilin yolumdan!”

Tuvaletin bulunduğu bölüme geçiyorum. Yan yana duran iki ahşap kapının karşısında donakalıyorum. Kapılardan birinin üzerinde etekli, topuklu ayakkabılı, hasır şapkalı, kıpkırmızı dudaklarının arasında ince uzun sigarayla bir erkek; diğerinin üzerindeyse pantolonlu, makosen ayakkabılı, fötr şapkalı, pala bıyığının altında kocaman pipoyla bir kadın resmi var.

Midem fena halde bulanıyor. Başım dönüyor. Sidik torbam patlamak üzere… Gözlerimi kısmış, sabırla tekrar bakıyorum ki, üzerinde kadın biçiminde erkek resmi bulunan kapı aniden açılıyor. Geriliyorum. İçeriden erkek mi, kadın mı olduğu asla kestirilemeyen, tuhaf biri çıkıyor. Yüzü bembeyaz. “Burası erkekler tuvaleti mi?” diye soruyorum çıktığı yerin kapısını göstererek. Sırf bir yere yönelebilmek için soruyorum bu soruyu. Beyaz yüzünü “Evet” anlamında sallayarak cinsiyetsiz bir sesle “Hayır” diyor.

Uyandım. Saate baktım: Sabahın dördü. Çişim de yok… Bu tip rüyalar ya yatağa işemeyle son bulur ya da aşırı derecede sıkışmış bir halde tuvalete gitmek üzere uyanmayla… Sağ elim, içinde bulunduğum boğucu karanlığın dışına ya da kafamın içindeki garip bir aydınlığa uzanma hissiyle başucumdaki lambaya dokundu. Sudan çıkmış bir balığın bilinçsiz hareketleriyle elektrik düğmesini buldu. Koridor, unutulmak üzere olan bir düşünce gibi aydınlandı. Terliklerimi giyip mutfağa yürüdüm. Buzdolabını açınca aklıma takıldı: Kırk yılda bir içki içen ve üç dört yıldır bara gitmeyen biri niye böyle bir rüya görür ki? Su boğazımı üşüttü, yatağa döndüm, lambayı söndürdüm.

2

Sabah, gece görmüş olduğum rüyanın silik anısıyla uyandım. Rüyanın hem garip hem de komik oluşundan geçmiş, çok önemli bir ayrıntısına takılmıştım: Ben bu rüyadaki insanların hiçbirini tanımıyordum. Ahmet, Mehmet, Ömer, Zeynep… Bir sürü ne adı ne de tipi tanıdık insan… Tanımadığım birileriyle, yine tanımadığım birinin dedikodusu… Bu anlamsız rüyadan geriye kötü bir his kalmıştı.

Neyse ki kötü bir rüyadan uyanınca bütün günü kötü geçen nazlı insanlardan değildim. Yine de bu rüya beni tedirgin etmişti. Rahatsızlığımın nedeni rüyamda tanımadığım birilerini görmüş olmam değildi; onları rüya içinde çok iyi tanıyor olmamdı. Bu düşüncelerle boğuşamayacak kadar halsizdim. Yataktan kalktım.

Selin’le kahvaltı edeceğiz bugün. Sevgilimin güzel yüzünü görmeyeli neredeyse bir hafta oluyor. Saçma rüyamdan ve saçma pijamamdan aynı anda kurtuldum.

İki haftadır yağan yağmur hâlâ devam ediyordu. Kirli kaldırımlar pırıl pırıl parlıyordu. Islana ıslana yürüdüm. Selin’in henüz gelmemiş olduğu pastaneye girdim. İçerisi sıcaktı. Nemli bir süngere dönen bereyi kafamdan çıkarıp ıslak paltomun cebine tıkıştırdım. Sonra da paltoyu sandalyenin arkasına asıp oturdum. Birkaç dakika sonra Selin bütün enerjisi ve güzelliğiyle içeri girdi.

İkinci çaylarımızı içerken Selin’e rüyadan söz etmek istedim. Ancak tanımadığım bir his, anlatmaktan alıkoyuyordu beni. Hayatımın bütün ayrıntılarını tek tek paylaştığım Selin’e bile anlatamadığım bu rüya, yalnızca bana ait oluşunun yabaniliğiyle soğuk soğuk sırıttı içimde.

Selin, işe gitmek üzere bir dolmuşa bindi. Ben de gazete alıp eve, kendi işimin başına döndüm. Asık suratlı bir adamla, şimdiye kadar İngiltere’de çıkmış olan bir ekonomi dergisinin bazı sayılarındaki, sarı kâğıtlarla işaretli makaleleri Türkçeye çevirmek üzere anlaştığımdan bu yana, geçici de olsa bir işe sahip olmanın iç huzuruyla, paramı alamama ya da çeviriyi zamanında yetiştirememe gibi ihtimallerin tetiklediği huzursuzluğu bir arada yaşıyordum. Bu çelişkili ruh hali, işim olmadığı zamanlardaki hiçbir şeyi hak ettiğimi hissederek yaşayamadığım hastalıklı dönemlerden daha sağlıklıydı kuşkusuz. Salonun ortasındaki yuvarlak ahşap masa sürekli olarak bu dergiler, sözlükler, imlâ kılavuzları ve kâğıtlarla doluydu.

Mutfakta kahve hazırlarken, ailemin nihayet bana tahsis etmiş olduğu bu ufak ev olmasa her şeyin nasıl daha bir çekilmez hale geleceğini bir kez daha düşündüm. Son zamanlarda bu düşünce, salondaki dağınık masanın görüntüsüyle bütünleşmiş durumdaydı. İçimden annemi aramak geldi, sonra vazgeçtim. Dinlendirici bir müzik eşliğinde masaya oturup çeviriye kalmış olduğum yerden devam ettim.

Bir şeyi anlatmanın türlü yolları var. Bu, çeviri konusunda da böyle, rüyaları anlatma konusunda da… Selin’e gidip “Selin, ben rüyamda hiç tanımadığım insanlarla birlikteyim,” desem… Kızın tüyleri diken diken olur. Ama şöyle de diyebilirim: “Selin, dün gece bir rüya gördüm, abuk sabuk, tanımadığım adamlarla saçma sapan bir şeyler konuşuyordum.” Alınacak tepkilerin büyük bir bölümü olaylara göre değil, olayların anlatılışına göre değişiyor.

Akşama doğru masadan kalktım. Karnım acıkmıştı ama canım dışarı çıkmak istemiyordu. Eve yiyecek bir şeyler söyledim. Televizyonun karşısında saatlerce oturdum. Hiçbir şey izlemeden, yalnızca bir sürü şeyden parçalar izlemiş olarak kalktım. Selin’i aradım. İşiyle ilgili günlük şikâyetlerini dinledim. Günlük yorumlarımı yaptım. Televizyonu kapadım. Apartmanda sabahtan beri süren bir gürültü vardı. İki alt katıma taşınanlar… “Adam çok değerli bir profesörmüş Haluk Bey! Bugün içi kitap dolu otuza yakın koli taşıdım yukarı.” Meraklı kapıcımız Cemal’in yüz ifadesinden, adamın aynı zamanda bonkör de olduğu anlaşılıyordu.

Biraz daha çeviri mi yapsam, kitap mı okusam, televizyon mu izlesem, yatıp uyusam mı? Yarın cumartesi, sabah Selin gelecek, çeviri mi yapsam biraz daha, kitap, televizyon mu izlesem, yatıp uyusam mı, yatıp kitap mı? Böyle kararsızlıkların sonunda kendimi hep camın kenarında, dışarı bakarken bulurum: ‘Hâlâ yağmur yağıyor, koliler ıslanmıştır, yarını bekleyemezler açılmak için, ıslaklık, buruşuk sayfalar… Gök gürledi. Yatsam mı? Gök gürleyince televizyona bakmak, kitap okumaktan daha cazip geldi. Yatıp uyudum.

Rüyamda, salonda oturuyorum. Karşımda Emre var.

“Eee, nedir bana anlatacağın şey?”

“Emre bak, bu anlatacaklarım aramızda kalacak.”

“Haluk, çatlatma adamı!”

“Oğlum, dün gece çok tuhaf bir rüya gördüm.”

“Bu mu yani, ulan Haluk, ben de bi’ bok oldu sandım.”

“Oğlum, rüyamda tanımadığım bir ortamda, hiç tanımadığım insanlarlaydım. Benimle hiçbir ilgisi yoktu rüyanın. Yine de rüya içinde bunu yadırgamıyordum.”

“Eee?”

“Emre bu normal bir şey değil, insan kendi hayatıyla ilgili rüyalar görür.”

3

Sabah uyandığımda hafızamı zorladım. Emre diye birini tanımıyorum, ona benzer biri de yok. …

"

Rüya Günlüğü kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıda senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

idefix trendyol D&R kitap365
beğendiniz mi?

Rüya Günlüğü (2011)

Rüya Günlüğü

Edebiyat Roman
Yazar: Hakan Bıçakcı  
İlk Basım: 2011
Yayınevi: İletişim Yayınları