Beni Kör Kuyularda “bütün mümkünlerin kıyısında”n, tam da oradan konuşuyor. İnsanlardaki seyir merakı, bu merakın doğurduğu acımasızlık, habire dönen karanlık bir çark, çarkın öğüttüğü insanlar, yarım kalmış sevdalar ve parçalanmış hikâyeler…
Beri yandan, roman boyunca iki soru peşimizi bırakmıyor: Hakikaten gittiler mi? Gittilerse nereye gittiler?
Beni Kör Kuyularda, Kuşlar Yasına Gider’den sonra “HAT edebiyatı”na yeni, taptaze bir kan.
“Dünyanın renkleri değişti onlar ilerledikçe, dünyanın sesleri, sessizlikleri değişti, şekilleri sonra, kapıları, kapılarından girip çıkanları değişti, gülenleri, ağlayanları, yürüyenleri değişti, ağaçları, çimenleri, yaprakları değişti, güzellikleri, çirkinlikleri değişti, hatta bütün bunlarla ve daha başka şeylerle birlikte mesafeleri, boşlukları ve bu mesafelerle bu boşluklarda gezinen kokuları da değişti.”

Beni Kör Kuyularda

1

Hemen oracıkta beliriverdi Bahriye, başını çevirip sağa sola baktı. Bir eliyle belini tutarak, duvara vuran gölgesiyle birlikte hafifçe eğildi sonra, yavaş adımlarla kapıya doğru yürüdü.

“Çabuk ol,” dedi eşiği geçerken. “Baban acıkmıştır!”

“Tamam,” diye mırıldandı Güldiyar.

Ardından da, elindeki sefertasını duvarın dibine bırakıp odaya girdi hemen; ak topuklu tazecik bir rüzgârdı, koştu, aynanın karşısına geçti. Baban acıkmıştır cümlesini duyunca zihninde şöyle, ne yese doymak bilmeyen, gözleri pörtlemiş devasa bir baba canlanmıştı ama aynanın önünde durup kendi görüntüsüne bakar bakmaz küçüldü bu baba, eski hâlini aldı ve bir gölge gibi sessizce dükkânına gitti, tamir edilecek ayakkabıların arasına oturdu. Güldiyar da saçlarını taramaya başladı o sırada. O taradıkça saçları odayı aydınlatan minik çıtırtılar eşliğinde, olanca diriliğiyle gürül gürül aktı omuzlarından. Heveslerin rüzgârını almış bir hevesle, sonsuza dek akacakmış gibi aktı. Sonra bazen sağına, bazen soluna doğru hafifçe yan dönerek işaret parmağını birkaç defa burnunda, dudaklarında ve çenesinde yavaş yavaş gezdirdi Güldiyar. Kimi vakit gözlerini de yumdu bunu yaparken, yumdu ve büyük bir zevkle ruhunun derinliklerinde yankılanan kendi dokunuşlarının sesini dinledi. Derken içini bir hoş eden bu seslerin arasından döndü, elinde tarak, aynadaki görüntüsüne yeniden baktı hülyalı gözlerle. Bahriye camı tıklatıp, “Hadi artık kız, hadi!” diye seslenince de toparlandı hemen. Hatta aynadaki kız aynaya bakandan hızlı davrandı o sırada, elindeki tarağı bırakıp sefertasını kaptığı gibi kendini dışarıya attı.

Dışarıda güneş tepeden vurmuş, par par yanıyordu o gün.

Ayak seslerini duyunca, köşedeki dumanların arasından dönüp baktı Bahriye.

“Bu icat da nereden çıktı bilmem ki?” dedi öfkeyle.

“Hangi icat?” diye sordu Güldiyar.

Bir an sefertasının ışıltısı vurdu Bahriye’nin yüzüne, alnına düşen kâkülleri, burnunun etrafındaki çilleri ve çizgileri yaladı geçti.

“A benim saf kızım,” dedi elindeki odunları yere bırakırken. “Hangi icat olacak, yemek götürme işini diyorum elbet! Düne kadar her sabah baban kendisi götürmüyor muydu?

“Götürüyordu.”

“Götürüyordu ama bugün götürmedi işte, uyku semesi, kalkar kalkmaz peşinden atlı kovalıyormuş gibi fırladı gitti! Eşiğe kadar seğirtip arkasından, yemeğini unuttun herif, yemeğini, diye bağırdım ama dönmedi nedense, Güldiyar ne güne duruyor, o getirsin yahu dedi avludan çıkarken.”

Güldiyar başım çevirip gayriihtiyari avlu kapısına baktı

Bahriye de baktı bir an için.

“Babanı aklı başında biri mi sanıyorsun sen?” dedi sonra sitemkâr bir sesle. “Neredeyse üç ay oldu bak, makineyi hâlâ tamir ettirmedi. Makine olmayınca biz de eski usule döndük mecburen, görüyorsun işte, ele güne karşı leğende habire çamaşır çitiliyoruz. Konu komşu muhakkak acıyordur bizim bu hâlimize. Lâkin baban acımıyor, hiç acımıyor o, hiç. Suratı zindan gibi kararıyor makineden söz ettiğimde. Elim dar diyerek lafı da ağzıma tıkıyor hemen, tek kelime konuşturmuyor. Eli darmış güya, peh, o benim külahıma anlatsın onu, külahıma! Sıra kendi içeceği zıkkıma geldi mi eli hiç dar olmuyor nedense, ânında, şak diye genişleyiveriyor.”

Güldiyar gözlerini dikmiş, öylece, kıvıl kıvıl tüten dumanlara bakıyordu.

“Keşke ağbim burada olsaydı,” dedi birden.

Bahriye’nin gözleri buğulandı bunu duyunca, bir şey arıyormuş gibi sağma soluna şöyle bir bakındıktan sonra olduğu yere yavaşça çöktü.

Bakıştılar bir müddet.

Gecekonduların arasında gezinen uğultular perde perde gelip oraya toplandı onlar böyle bakışırken. Toplanınca da insanın başını döndüren derin bir sessizliğe dönüştüler. Ucu bucağı görünmeyen bu sessizliğin içinden etrafı yırtık pırtık seslerle çevrili daracık sokaklar geçti hatta, toza toprağa belenmiş iri gözlü çocuklar, seyyar satıcılar, açılıp kapanan kapılar, paslı tenekelerle ve briket duvarlarla kuşatılmış ıssız akşamlar, karardık avlular ve yıllar geçti.

“Şu bizim makine,” dedi nice sonra Bahriye, “titredi titredi de niye öyle zınk diye durdu bilmem ki?”

“Anne, bozuldu işte,” dedi Güldiyar.

“Ben gideyim mi artık?” diye sordu ardından da, elindeki sefertasını azıcık havaya kaldırarak.

Ona başka bir dünyadan bakıyormuş gibi uzun uzun baktı Bahriye.

“Git tabii,” dedi dudaklarının ucunda eriyiveren, titrek bir sesle. “Git ama dikkatli ol, tamam mı? Televizyon haberlerinde görüyorsun, her gün oğlan çocukları, kız çocukları kayboluyor. Sonra da tecavüze uğrayan bu körpecik çocukların parçalanmış cesetleri bulunuyor sağda solda. Ayrıca, biliyorsun, insanların gözleri önünde her Allah’ın günü kadınlar öldürülüyor. Bu yüzden diyorum dikkatli ol diye. Bir de, çabuk dön e mi, hiç hâlim yok benim, bunca çamaşırı tek başıma yıkayamam.”

Çöktüğü yerden kalkmıştı.

“Merak etme, çabuk dönerim,” dedi Güldiyar.

Der demez de avlu kapısından çıkıp hızla dizlerine kadar yükselen otların arasından bayır aşağı inmeye başladı. Mor benekli beyaz eteği, canlanıveren ot kokularıyla birlikte püfür püfür dalgalandı o böyle inerken; saçları da her adımda çok uzaktan bile okunan tadı bir ahenkle belini dövdü, belini dövdü durdu. Derenin dibinden sessizce akan iki bilek kalınlığındaki boz bulanık suyun kenarına varınca yavaşladı Güldiyar, adamakıllı yavaşladı. Sonra çocukluğunu yâd edercesine, hiç gereği yokken şöyle bir sıçradı ve sıçrarken hafifleyip birdenbire kelebeğe dönüştü. Dönüşünce de etrafa saçılan o göz kamaştırıcı mor benekleriyle, taşlara hiç basmadan, havada titreşen ağartıların üzerinden uçtu hızla, küçük küçük, hoş kavisler çizerek kavakların tepesine kadar yükseldi, o yükseklikte bir müddet gezindi, gezinirken etrafa şöyle bir bakıp toprak yola indi ve dereyi sağına alarak, elindeki sefertasıyla birlikte gölgelere bata çıka epeyce yürüdü. Eteği bir kararıp bir şavkıdı o yürürken, bir kararıp bir şavkıdı.

Kollarım avlu duvarının üstüne koyan Bahriye, gözden kayboluncaya dek baktı onun arkasından. Mahallenin yarısını kaplayacak büyüklükte bir çift kanadı varmış da, iki yana açıp kızını onların altına almış gibi baktı. Ardından da aşağıdaki kavakların gerisinde kalan mavi boyalı eve çevirdi gözlerini, hiç acele etmeden, uzun uzun süzdü. Kapısı kapalıydı evin, avlusunda kimsecikler yoktu, in cin top oynuyordu. Sağ köşedeki kümesin üstünde, yere atlamak için cesaret topluyormuş gibi ikide bir kanatlarını açıp kapatan cılız bir horoz vardı sadece. Kanatlarını açıp kapatırken ibiği de tepesinde titrek bir alev hızıyla habire alçalıp yükseliyordu bu horozun.

Gözlerini kısıp ona son kez şöyle bir baktıktan sonra döndü Bahriye, bir eliyle belini tutarak yavaş yavaş köşeden yükselen dumanlara doğru yürüdü.

Avluya kırlangıçlar doluşmuştu o sırada, sivri kanatlarıyla, neredeyse çıldırmışçasına bir o yana bir bu yana dönüp duruyorlardı. Hatta nerede olduğu bilinmeyen biri kanatlarından tutup tutup havaya yenilerini salıveriyormuş gibi, gitgide çoğalıyordu bu kırlangıçlar. Gölgeleri de toprağın yüzüne düşüyordu patır patır, kırmızı leğenin içine, çamaşır sepetinin üstüne, ateşteki kazanın sağına soluna ve Bahriye’nin omuzlarına düşüyordu.

Derken beyaz gövdeli, kocaman bir uçak geçti havadan; mahalleyi zangır zangır sarsarak, insana tonlarca ağırlığındaymış gibi görünen korkunç bir gürültüyle gittikçe alçaldı, alçaldı ve ufku kaplayan bol ışıltılı, yüksek binaların gerisinde kayboldu. Gürültüsünün bastırdığı sesler hep birlikte yeniden ortaya çıktı o kaybolunca, sağa sola dağılan avlular, ağaçlar ve gecekondular gelip yerlerine yeniden oturdu. Tabii, kırlangıçlar da Bahriye’nin tepesinde deli gibi, çığlık çığlığa yeniden uçuşmaya başladılar.

O gün bir yandan çamaşırları yıkarken, bir yandan da avlu kapısına baktı durdu Bahriye. Güneşin altında ışıl ışıl parlayan terli bir alınla, her defasında oflayıp puflayarak baktı. Bir ara, kırlangıçlar olmasa kızı kapıdan giriverecekmiş gibi geldi ona; bu yüzden, tepesinde gezinen o yaygaracı yaratıklara dönüp kaşlarını çatarak, Hadi gidin artık mübarekler, hadi gidin!” diye bağırdı. O böyle bağırınca mübareklerin de iştahı kabardı sanki, jilet gibi parlayıp sönen sesleriyle ortalığı birbirine kattılar. Kanat hışırtıları da çoğaldı birdenbire, karman çorman yere düşen ve insanın bakışlarına zikzaklar çizdiren o ele avuca sığmaz gölgeleri de çoğaldı. İşte o vakit, daha önce onları hiç bu kadar telaşlı, hiç bu kadar kalabalık görmediğini düşündü Bahriye. Sonra, neden böyle hiç durmadan ötüşüyorlar acaba, neden ortalığı velveleye veriyorlar diye düşündü ve birden huzursuz oldu. Zaman ilerledikçe, zaman kırlangıçlarla birlikte harekete ve gürültüye dönüştükçe, zaman bir kazan dolusu su olup ateşin üstünde kaynadıkça huzursuzluğu büyüdü sonra, çitilediği kısa kollu mavi gömleği leğenin içinde öylece bırakıp ayağa kalktı ve kalkar kalkmaz da avlu kapısında, kararmış tahtaların hizasında dikilen Güldiyar’ı gördü.

Ne hikmetse, kırlangıçlar aniden kayboldu o sırada, ortalığı derin bir sessizlik kapladı. Bu sessizliğin merceği altında, hâliyle, görüntüsü bir kat daha netleşti Güldiyar’ın; oradaydı hâlâ, hiç kımıldamadan, aynı şekilde duruyordu. Yüzü allak bullak olmuş, bakışları donmuş, evden çıkarken taradığı o güzelim saçları da biraz dağılmış gibiydi.

Bahriye’nin içi cız etti onun bu hâlini görünce.

“Niye dikiliyorsun öyle, gelsene kızım!” dedi sesini yükselterek.

Güldiyar söyleneni işitmiş olmalı ki, hafifçe sallandı olduğu yerde. Onunla birlikte, o an yeryüzünün çeşitli köşelerinde irili ufaldı milyonlarca gül de sallandı hiç kuşkusuz aynı şekilde; ah boyuna, boyu alına vurmuş milyonlarca gelincik, olgunundan hamına milyonlarca başak, envai çeşit milyonlarca ot, milyonlarca hayvan ve insan da sallandı. Hatta bu hareketlerin hepsi gelip Güldiyar’ın hareketinde toplandı bir an için, orada sisli bir derinlik oluşturduktan sonra da kendi yerlerine hızla geri döndüler ama Bahriye onları fark etmedi hiç, o kızının narin bir dal gibi sallandığım gördü sadece.

İşte o vakit, olmayan kanatlarını yine kocaman kocaman açarak, pürtelâş avlu kapısına doğru yürüdü.

“Kızım,” dedi aralarında birkaç adım kalınca, “kızım, niye içeri girmiyorsun sen?”

Cevap vermedi Güldiyar, ağlayacakmış gibi dudaklarını büzerek gönülsüzce baktı. Sonra hemen yere indirdi gözlerini. Ardından da çizgileri bozulmuş kapkara bir suratla annesine hiçbir şey demeden ansızın eve doğru koştu. Mor benekli beyaz bir etek, bir kucak saç eşliğinde neredeyse o gün dalgalanmaya bile fırsat bulamadan avluyu bir Uçtan bir uca hızla geçti böylece. Geçer geçmez de kapının ağzında kayboldu.

Bahriye ne yapacağını bilemeden, yarı açık bir ağızla baktı kaldı onun arkasından. Bir yandan da, hiç böyle yapmazdı, bu kıza ne oldu durup dururken, nesi var acaba diye düşündü. Onun böyle düşünmesiyle birlikte avluya, Güldiyar’ın az önce koşar adımlarla geçtiği o boşluğa nereden geldiyse geldi, usul usul, incecik bir sis yayıldı. Sonra da beklenmedik bir şekilde, birdenbire erkekler çıktı bu sisin içinden. Bahriye’nin gözlerini yoran bir hızla kâh oradan kâh buradan, kâh öteden kâh beriden, her biri birbirinden koyu, karman çorman salkımlar hâlinde çıktılar. Bazıları geniş, bazıları dar alınlıydı bu erkeklerin; bazıları çöp misali ince, bazıları göbekliydi. Saçlarına kar yağmışlar da vardı içlerinde, bıyıkları yeni terlemişler de; müşfik duruşlular da vardı, hoyrat bakışlılar da. Vuruşmaya giden birer külhanbeyi edasıyla ceketini omzuna atmışlar, kıl ormanı görünsün diye bağrındaki düğmeleri çözmüşler, tespihini bileğine geçirmişler ve yakasına gül takmışlar da vardı. Hatta ilk defa ıslak rüya görmüşe benzeyen yeniyetmeler de vardı, bunların yanı sıra. Onlar kapıdan çıkmak vakit alır diye, apar topar rüyalarının penceresinden fırlayıp gelmiş gibi görünüyor ve yüzlerinde patlayan sivilcelerin gürültüleri arasından kafalarını uzatıp sağa sola iştahlı iştahlı bakarak kıpkırmızı bir dille habire yalanıyorlardı. Hem de öyle bir yalanıyorlardı ki, sadece ağızlarından değil, kırmızı kırmızı, gözlerinden de diller sarkıyordu sanki. İster istemez, Bahriye’ye erkeklerin hepsi yalanıyormuş gibi görünüyordu o zaman. Yakalara takılmış güllerden, bileklerdeki rengârenk tespihlerden ve birbirlerini sessizce biçimlendiren müşfik duruşlarla çıtkırıldım yürüyüşlerden ortalığa açlığın çeşitli ışıltıları yayılıyordu bir bakıma, kuyu kuyu derinleşip giden açlığın çeşitli karardıkları yayılıyordu.

Derken hiç birbirleriyle konuşmadan ve birbirlerine bir kerecik bile çarpmadan, sıkışık vaziyette, mekik dokur gibi sisin içinde hızlı hızlı gezinmeye başladı bu erkekler. İsteseler de, derinden derine dalgalanıp duran sisin o narin kuvvetine karşı koyamıyorlardı sanki ve böyle bir o yana bir bu yana gezinirken tıpkı ortalıktan kayboluveren kırlangıçlara benziyorlardı. Çok değil, hepi topu birkaç saniye içinde avlu tıka basa dolmuştu artık, adım atacak, ayak basacak yer yoktu ve Bahriye bu ürkütücü manzara karşısında güçlükle nefes alıp veriyordu. Hatta oracığa yığılıp kalacağını düşünüyordu ki, buharlaşmış gibi, ansızın kayboldu bu erkekler.

Bahriye toparlanıp yürüdü o vakit, kendini hâlsiz hissetmesine rağmen, bir solukta avluyu geçip evin kapısına vardı.

İçeriye girer girmez de mutfağın karşısına düşen, sağ taraftaki küçük odaya koştu.

Orada, duvarın dibindeydi Güldiyar; başını öne eğmiş, sessizce oturuyordu.

N’oldu kızım sana?” dedi Bahriye telaşla. “Bu hâlin ne böyle?”

Cevap vermedi Güldiyar, yüzünü yerden kaldırmadı bile “Bana bak,” dedi Bahriye yeniden. “Ne olduysa anlatacaksın hemen! Haddini bilmezin biri bir şey mi dedi sana yolda belde askıntı olan mı oldu, ne oldu?”

Yine cevap vermedi Güldiyar, kollarını göğsünün üstünde birbirine kavuşturarak, altındaki alacalı minderin ucuna doğru derin derin soludu sadece.

Bahriye de karmakarışık duygularla usulca onun yanına çöktü o sırada, elini uzatıp elinin birini tuttu.

“Kızım,” dedi anne sütünden yapılmışa benzeyen sıcacık bir sesle, “yoksa dükkana vardığında baban canım sıkacak bir şey mi söyledi?”

Birden içini çekti Güldiyar.

Pencerenin önündeki yatak gıcırdar, duvardaki ayna titrer, çivide asılı duran giysiler sallanır, sehpanın üstündeki saç tokalarıyla tarak da usulca tıkırdar gibi oldu o içini çekince.

“Yoksa o Cevher denen sivri kafalı zibidi mi musallat oldu sana, ha?” diye sordu Bahriye, yanlamasına eğilip kızının yüzüne yakından bakarak. “Bilmediğimi sanma, nicedir peşinde dolanıyor o senin, biliyorum. Söyle hadi, o mu musallat oldu sana? Tenha bir köşede kıstırıp elini kolunu tuttu da bir fenalık mı etti yoksa?”

Buna da cevap vermedi Güldiyar, yere, hep yere baktı. Öyle ki, altındaki minderin ucu lime lime eridi o baktıkça.

Canını sıkan şeyin rüzgârı geçsin de kafasının içindekileri derleyip toplasın diye, Bahriye bir müddet soru sormadı i ona, bekledi. Pencereden vuran gün ışığı, Güldiyar’ın sol omzunda uzak bir kar hayali gibi dondu kaldı bu yüzden. Odanın havası da büsbütün ağırlaştı.

“Cevher’dir, kim olacak, mutlaka o kör olasıdır!” dedi Bahriye dişlerinin arasından, her hecenin üstüne olanca ağırlığıyla basa basa.

Der demez de ayağa kalktı, ne yapacağını bilemeden solgun bir yüzle etrafına bakındı. Avlunun görünen bölümü pencerede hayal meyal titredi o bakınırken, uzak tepelerdeki gecekondular tepelerle birlikte daha da uzaklara çekildi. Sonra geldi, bu uzaklara çekilmenin geniz yakıcı sessizliği de eklendi odanın içindeki sessizliğe. O vakit Bahriye birdenbire boğulacakmış gibi oldu.

“Bari bir şey söyle kızım,” dedi ellerini iki yana açarak.

“Geldiğinden beri susuyorsun, tek kelime çıkmadı ağzından?” Ses vermedi Güldiyar, ellerini kucağına koyup öne eğilmiş, duvarın dibinde, neredeyse yumak gibi tostoparlak olmuştu. Gölgesi de aynı şekildeydi tabii, hiç kımıldamıyor, yaralarının üstüne kapanmış ikinci bir Güldiyar gibi, öylece duruyordu duvarın yüzünde. Bahriye gözlerini çevirip dikildiği yerden bir müddet korkuyla baktı ona. Sessizce yaklaştı sonra, boynunu bükerek yani başına yeniden oturdu.

“Hadi benim güzel kızım,” dedi yorgun bir sesle. “Bak avluda çamaşırlar dağ gibi yığılmış bizi bekliyor. Hadi söyle ne olduğunu, söyle de, ana kız baş başa konuşalım.”

Güldiyar kımıldandı yavaşça, içini çekti ve yüzünü çevirip sol omzunun kenarından boş gözlerle annesine baktı.

Acaba ne söyleyecek diye, Bahriye hemen ona doğru uzattı başım. Bir yandan da kötü şeyler işiteceğini düşünerek korktu, Allahım, Allahım, genç aklıyla bu kız küçük bir şeyi abartmış olsun, diye dua etti içinden.

Güldiyar ağzını hafifçe araladı o sırada, araladı ve durdu. Dudakları bir çift yaprak gibi pembe pembe titredi bir müddet. Gözlerinin içinden de her biri birbirinden kara, karmakarışık bulutlar geçti.

“Cesaret mi edemiyorsun, ha?” diye fısıldadı Bahriye. “Kimse yok güzel kızım, kimse yok, bak, ana kız biz bizeyiz, Hadi konuş, ne oldu sana?”

Yüzünü buruşturarak, acı acı, birkaç defa yutkundu Güldiyar. Sonra saçlarını geriye atıp başını ellerinin arasına aldı ve annesine yeniden baktı. Bakarken de ağzı can havliyle açılıp kapandı, açılıp kapandı, açılıp kapandı. Kızcağız konuşmaya çalışmadı da, uzun süren bir suskunluğun ardından ağzı kendini kendisine hatırlatmak için öylesine açılıp kapandı sanki.

Bahriye elini uzatıp kızının saçlarına dokundu o vakit. Şefkatle okşayacaktı sözde, kızının içinde kopan fırtınaları yatıştıracaktı ama el saçlarına temas eder etmez dayanamadı Güldiyar, birden ağlamaya başladı. Ağlayınca da gözlerinden yaş yerine, yaş büyüklüğünde taşlar döküldü, ıslak ıslak ortalığa saçıldılar.

Bahriye yuvasından fırlamış kocaman gözlerle, dondu kaldı bu taşları görünce.


Merhaba bu sayfayı daha önce ziyaret ettiğin için bu kitabı okumuş olabileceğini düşündük. Dilerseniz yeni kitaplara göz atabilir ya da rastgele bir kitap seçebilirsin. Aşağıdaki kutucuğu kullanarak hızlı bir arama da yapabilirsin.


"

Beni Kör Kuyularda kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıda senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

idefix trendyol D&R kitap365
beğendiniz mi?

Beni Kör Kuyularda