Otobüsün ön koltuğunda oturan “yorgun bir tavşan”ın dikiz aynasından gördüğü, rüya ve hayallerle kurulan bir dünya. Yahut öyle sanıyoruz.
Elinde kahrolası valizi, yersiz yurtsuz ve işsiz bir genç.
Yahut evli ve yatalak bir edebiyatsever.
Hasan Ali Toptaş’ın belki de en hülyalı romanı Sonsuzluğa Nokta; Bedran’ın etiyle kemiğiyle yanımızda oturduğu, seviştiği, konuştuğu, korktuğu gerçeklik.
​“Hasan Ali Toptaş’ın dili, Türk şiirinin bugünkü düzeyinde en çekici ögeleri, biçemi taşıyor. Seviyorum Hasan Ali Toptaş’ı, saygı duyuyorum.”
Vedat Türkali, Radikal İki
“İnsanlar isterlerse her şeyi, ama hemen her şeyi bir tür silaha dönüştürebilirlerdi çünkü. En çok da sevgiyi elbette, alışılan yaşam biçimlerini, alışılacakları. Ava hazırlandıklarında, silaha dönüştürdükleri şeylerin geride kalan izlerinden belki durumlarına uygun birer gerekçe yaratacaklardı daha sonra bu yolcular; gerekçelerin gölgesinden de çeşitli yetkiler çıkaracaklardı kendilerine ve böylece, bütün silahlar dosdoğru bana yönelecekti.”

Sonsuzluğa Nokta

Otobüsün ön koltuğuna yorgun bir tavşan gibi büzülmüş, öylece bakıyordum. Çantam dizlerimin üstündeydi; onu tepemdeki rafa ya da aşağıdaki bagajın karanlığına, onca sepetin, naylon torbanın ve içlerinde ne olduğu bilinmeyen eciş bücüş bavullarla çuvalların arasına koyamazdım. İçinde kitaplarım vardı çünkü, kimselere göstermediğim, herkesten köşe bucak sakladığım şiirlerim vardı ve annemin babamın uykuya gömüldüğü, kardeşimin kolunu bacağım dağıtarak ölü gibi kalakaldığı ve evdeki sessizliğin kalemimin cızırtısına doğru eğilip eğilip duvarlarda yankılandığı saatlerle doluydu o şiirler; kendimi kalem ucuyla deşmelerimle, kendimi gizli gizli kanatmalarımla, ruhumun çıplaklığı ve çıplaklığımın yorgan altlarında küflenen acemiliğiyle doluydu. Ayrıca, o şiirlerde ben, birkaç yıldır içimde yaşadığını hissettiğim oldukça sinsi ve silik bir hayvanın varlığını da seziyordum. Her dizede tüyleri vardı sanki, dizeler arasında belli belirsiz ayak izleri ve o gibi, ö gibi ya da a gibi yuvarlak harflerin ortasında da kocaman kocaman bakan, derin derin gözleri vardı. Şiirlerimi kimsenin okumasını istemiyordum bu yüzden, onlar elimin altında oldukları sürece kendimi de elimin altında hissediyordum. En önemlisi de, içimdeki o silik hayvana hâlâ sahip olabildiğimi görmenin mutluluğunu duyuyor ve o anda, çantamı dizlerimden indirip yere bırakırsam birdenbire eksileceğimi ve kente, yolculuk boyunca yüreğinde bir çantalık boşluk taşıyan, yarım yamalak bir Bedran götüreceğimi düşünüyordum.

Otobüs, küçük, loş ve tozlu dükkânlarla çevrili kasaba meydanını geride bırakıp da tek katlı evlerin bahçeleri arasından kıvrıla kıvrıla ilerlemeye başladığında, içimde başka boşluklar açılmıştı oysa ve bu boşluklar, önümde pofur pofur sigara içen şoförün vitesi her değiştirişinde biraz daha genişlemişti. Kayalıklar arasından çıkıveren uçsuz bucaksız bir deniz gibi tıpkı, ya da, tepeden tırnağa yeşile kesmiş alacakaranlık bir ormanda yürürken yürürken ağaçların gerisinde beliriveren, sonsuzluğu parçalanmışlığında saklı, bulutlu bir gökyüzü gibi. Öyle ki, gitgide genişleyen bu boşluklara bakmamak için ben gözlerimi solumdaki dikiz aynasına çevirmiştim artık ve çevirir çevirmez de, sanki başka bir boşlukla karşılaşmışım da ansızın düşecekmişim gibi, buyandan sırtımı koltuğa yapıştırırken bir yandan da sımsıkı dizlerimin üstündeki çantaya sarılmıştım. Aynada hâlâ kasaba vardı o sırada ve otobüs ilerledikçe, yol boyunca sıralanan kırmızı kiremitli evleri, iğde kokulu bahçeleri, bahçelerden taşan sessizlikleri ve bu sessizliklerin içinde yüzen, çiçek saksılarıyla dolu, tekdüze pencereleriyle yavaş yavaş geride kalıyordu. Kimi zaman, yüzleri dikiz aynasının sarsıntısıyla bozulup dağılmış çocuklar görüyordum bahçe duvarlarının dibinde. Her biri ayrı ayrı zamanlarda yaşıyor gibiydi bu çocukların; kimisi beş, kimisi on, kimisi de on beş yıl öncesinin çizgilerini, renklerini ve duruşlarını taşıyordu. Onları tanımamam imkânsızdı; kırmızı çamurdan testiler yapan Mehmet Ali’nin, şimşir tarak yardımıyla testilerin bellerine desen çizen uzun parmaklı ellerine bakıyorlardı çünkü; emekli postacının gelip okul önlerine özene bezene sıraladığı ve aman rüzgâr uçurmasın diye uçlarını küçücük taşlarla bastırdığı, her biri birbirinden heyecanlı masal kitaplarının kapaklarına bakıyorlardı. Sonra, Mehmet Ali küpleri, testileri, bardakları ve kulplu taslarla saksıları fırına dikkatle döşeyip kızılcık harmanını ateşe verince, pişen toprak kapların iniltisini işitirmişçesine korkuyla oradan uzaklaşıyordu bu çocuklar; göğe yükselen kapkara dumanların ortasında türküler söyleyen Mehmet Ali’nin kızılcıkları dirgenle eğile doğrula aktaran bulanık görüntüsünü geride bırakarak, emekli postacıdan satın aldıkları “Konuşan Katır” masalının ürpertili dünyasına gömülüyorlardı.

Duruşlarında bir İngiliz anahtarını babama zamanında ye tiştirememenin, bir tornavidayı bulamamanın ya da anahtar çantasının paslı mandallarını açamamamın sıkıntısını taşıyan dikiz aynasındaki bazı çocukların ellerindeyse, motor yağma batmış kirli bezler vardı. Sonra, ansızın şaklayan bir tokadın ardından, alev alev yanan yüzlerini üzüm bağlarının yeşillikleri arasına saklıyordu bu çocuklar; ya da gidip bir evin alacakaranlık odalarında geziniyorlar, sık sık yeri değiştirilen tabancayı buluyorlar ve onu hayal meyal dokunuşlarla, korka korka okşuyorlardı. Derken, köpüre köpüre akan ve aynada apaçık gözükmeyen uzun mu uzun bir zaman geçiyordu çocukların üstünden ve çocuklar, bahçe duvarları, yola taşan iğde dallan ve onların yere düşen gölgeleri kendi zamanlarında yaşlanır, kendi zamanlarında oyalanır ve biraz biraz eksilirken, değişmemenin o şaşılası hızıyla birdenbire değişiyorlardı. İşte o zaman, göğüs ceplerinde taşıdıkları, arkaları bir kayanın üstüne konmuş çil keklik ya da kan kırmızı ibiklerini titreterek gagalarını iki yana sallayıp duran horoz resimleriyle süslü aynalarınm ışıltısı düşüyordu üst dudaklarına ve kaşıklan tatlı tatlı karıncalanmaya başlarken, bakışlarına yakıcı, yırtıcı, hatta öldürücü bir anlam oturtmaya çalışıyorlardı. Giderek kendilerini denemenin, kendilerini görmenin, kendilerini var etmenin sabırsızlığı bulaşıyordu seslerine; sözcükleri sağa sola bıçak niyetine savuruyorlardı, sözcükleri tabanca gibi doğrultuyorlardı boşluğa ve dişileştiriyorlardı onları, dişlerini hırs ve iştahla batırıyorlardı sözcüklerin tenine ve kendi teinlerinin yankısını arıyorlardı sonra; dokunduklan şeylerde arıyorlardı, baktıkları şeylerde, işittikleri, düşledikleri, bildikleri, bilmedikleri şeylerde… Arayışın büyüsüne kapılıyorlardı aradıkça ve aradıkça, dikiz aynasının tozlu derinliğinde gitgide kayboluyorlardı.

Onlann hepsi birer Bedran’dı hiç kuşkusuz; zamanlan ay n, özlemleri ve tutkulan ayn, binlerce, milyonlarca Bedran bırakıyordum kasabada. Beni tanıyan herkesin gözünde, o gözün derinliğiyle biçilmiş bir Bedran… Kasabanın her gününe, her saatine, her dakikasına ve her saniyesine kimi yürüyen, kimi duran, kimi ağlayıp kimi gülen birer Bedran… Herkesin gördüm, bildim, dokundum, konuştum ya da büyüttüm sandığı, ama kimsenin göremediği, bilemediği ve dokunamadığı gerçek Bedran’ıysa kente götürüyordum tabii; en gizli yerimdeydi o; belki de, zaman zaman kıpırtılan nı hissettiğim o silik hayvanın uykulannda saklıydı, gölgesinde ya da, kıpırtılarında, bana sessizlik tadında gözüken seslerinde saklıydı.

Gene de ben, dikiz aynasında yavaş yavaş kaybolan Bed ranlardan en güçlü olanının (sözgelimi, bir bayram sabahı kasaba meydanındaki minibüsün içine gizlenerek akşama dek sessiz sessiz ağlayanın) peşime takıldığını düşünmekten kendimi alamamıştım kasabadan çıkarken. Onun önünde bir av gibi hissetmiştim kendimi. Hatta, kasaba tarihinin alacakaranlığında kalan o avcının, kendini onlarca parçaya bölerek bir otobüs dolusu yolcuya dönüştüğünü ve beni şoförün hemen arkasındaki koltuğa kadar kovaladığını düşünmüştüm. Bu yüzden, denetleyemediğim bir irkilişle ikide bir gözlerimi şoförün tepesindeki aynaya dikerek, uzun uzun yolcuları süzüyordum o gün. Doğrusu, ellerindeki gazeteleri hışırtıyla katlayan, camlardan dışarı bakan, mırıltıyla konuşan, başlarını koltuklardan sarkıtarak yolu gözetleyen, ya da uyumaya çalışan yolcuların hiç de avcıya benzer yanlan yoktu. Tedirgin değildiler bir kere, duruşlarını koltukların duruşuna ekleyerek asla gizlenmeye çalışmıyorlardı ve yüzlerinde, avlarından yansıyan buruk gölgeler dolaşmıyordu. Hatta, hiçbirinin bakışı tetikte bile değildi ve hiçbirinin ağzından avcı susuşu sarkmıyordu. Kimilerinin bakışlarında ileriye doğru atılma hazırlığı varmış gibi görünüyorsa da, bu, otobüsün o yöne doğru hızla gidişindendi. Gene de ben, belki de bilmeden kovalıyorlar beni, diyordum içimden; avcı olduklarından habersizdiler yani, ya da otobüsün ön koltuğunda uzun süre tavşan konumunda kalmakla, avcı olmaya ben zorlayacaktım onları… İçlerinde uyuyan avlanma tutkusu, bir yığın tutkunun arasından sıyrılıp merakla başını kaldırdığında, ister istemez silah kuşanmak zorunda kalacaklardı tabii. Bir türlü dağılmak bilmeyen sıkıntılarını kuşanacaklardı sözgelimi, kemikleşmiş bakışlarını, aynı boşlukta aynı dalgalanışlarla tekrarlanan kıpırtılarını, ter kokularım, ten kokularım, dillerini, seslerini ve seslerinde yankılanan kuşkularım kuşanacaklardı; sonra gülünesi yengilerini, gülünesi yenilgilerini, ardından anılarını, deneyimlerini ve aksayanlarını ve bozulanlarını ve kokuşanlarını ve unutulanlarını kuşanacaklardı… Bütün bunlardan önce de, evet en önce, birincil silahlan olan görüntülerini kuşanacaklardı hiç kuşkusuz. Sonra da, daha nelerini kuşanacaklardı kim bilir? İnsanlar isterlerse her şeyi, ama hemen her şeyi bir tür silaha dönüştürebilirlerdi çünkü. En çok da sevgiyi elbette, alışılan yaşam biçimlerini, alışılacakları… Ava hazırlandıklarında, silaha dönüştürdükleri şeylerin geride kalan izlerinden, belki durumlarına uygun birer gerekçe yaratacaklardı daha sonra bu yolcular; gerekçelerin gölgesinden de çeşitli yetkiler çıkaracaklardı kendilerine ve böylece, bütün silahlar dosdoğru bana yönelecekti.

Sigara yakmıştım… Parmaklarımın arasından yükselen duman mavi bir tel gibi kıvrıla büküle havada dans ediyor, kimi zaman kaskatı kesiliyor, kimi de ani bir kararla önümdeki şoförün kırışık ensesine doğru yaklaşıp onu boğmaya hazırlanmasına duraksıyordu. İçimde hissettiğim o silik ve sinsi hayvan yavaş yavaş derin bir uykudan uyanıyordu sanki, şimdiden sigaramın dumanını ele geçirmiş, şoförü onunla boğmaya çalışıyordu.

Sonuna kadar içmediğim halde, şoför boğulacakmış da otobüs yolculann çığlıkları eşliğinde peş peşe taklalar atacakmış gibi, hemen söndürdüm sigarayı.

Kasaba gerilerde kalmıştı artık; şimdi uçsuz bucaksız bir bozkırda, ahlat karaltılarının seyrekleşe seyrekleşe uzaklaştığı, toprağın ölü gibi yattığı ve kuşlann gökyüzünde savrula savrula kaybolduğu sapsan bir bozkırda, uğultuyla ilerliyorduk. Kimi zaman, yolun iki yanında toprak damlı ıssız köyler görüyorduk ve bu köyler, kavakların arasından yükselen küflü minareleri, başıboş gezinen ya da güneşli bir duvar dibinde unutulmuş post karaltısıyla yatan köpekleri ve tezek yığmlanyla birlikte arkamızda kalıyorlardı hemen; boz kmn yüzünde, küçük küçük noktacıklar halinde kaybolup gidiyorlardı. Hiç bitmeyecekmiş gibi uzanan ve güneşin altında ince ince tüten kapkara bir asfalt yol kalıyordu geriye; bir de eğri büğrü duruşlanyla, haberleşme kolaylığına duyulan güveni zayıflatan telgraf direkleri…

Yolcuların birçoğu yüzünü dışarıya dönmüştü. Bunun bir nedeni, herhangi bir şeyin içinde bulunmanın verdiği güdüyse; bir nedeni de, telgraf direklerinin camdan geçişine bakarak otobüsün hızım saptamaktı belki. Meraktı yani; boş kalmanın boşluğundan doğan ve kapısı sessiz sedasız kendine açılan, kupkuru bir meraktı. Belki de, geçmişle geleceğin hesaplarına dalmıştı yolcular; yaşamlarım, yaşamdan yontulmuş ve yaşamın bilinmezliğine sürtüle sür tüle bilenmiş düşsel makaslarla kesip biçerek, zihinlerinde yeniden biçimlendirmeye çalışıyorlardı. Ya da düşünme konumuna girmişlerdi de, hiçbir şey düşünemeden ve gözlerinin önüne hiçbir şey getiremeden öylece bozkıra bakıyorlardı bozkır gibi…

Bense, ufuktaki mor dağlara dikmiştim gözlerimi. Korkular geçiyordu içimden o sırada; adını veremediğim, derinliğini bilemediğim, bir ucu bende bir ucu bilinmezde, tül ağırlığında, gece karanlığında korkular. Bunlar sürekli büyüyor, birbirlerinin rengini ve biçimini alarak içimin o köşesinden bu köşesine salkım saçak dağılıyor ve kıpır kıpır oynaşan kocaman gölgeleriyle bütün dünyamı karartıyorlardı. Öyle ki, sonunda, insan derisine bürünmüş yorgun bir tavşan gibi hissediyordum kendimi. Hatta, giderek yaşamın sonuna yaklaştığımı ve pek yakında kötü bir şeyler olacağını düşünüyordum. Birkaç saat sonra tatlı bir dönemeçte, bir düzlüğün ortasında ya da gökyüzünü büsbütün mavileştiren kocaman ağızlı, derin bir uçurumun başında ansızın her şey bitecekti sanki; yeni düşlere yönelik düşlerim uzun süre taşmamadan, en önemlisi de doyasıya yaşanamadan, renklerini bulamadan ve doğru dürüst geliştirilemeden toprağa karışacaktı. Bunları aklımdan geçirdikçe bedenimin her noktasında, giderek çekilmez hale gelen tuhaf bir yorgunluk hissediyordum. Gerçi, babamın gölgesinde yaşamaktan bıkarak kente gitmeye karar verip de otobüse bindiğimde, yerleşik bir yaşamı noktalamanın beni uzun süre zayıflatacağını ve yolculuk boyunca epeyce yoracağını hesaplamıştım ama, bu denli güçsüz kalacağımı düşünememiştim. O gün, otobüsümüz bozkırı kasıp kavuran boğucu bir güneşin altında, şoförün teybe taktığı kasetten yayılan berbat bir müzik ve yolcuların fısıltıları eşliğinde ilerlerken, ben inanılmayacak kadar büyük, ağır ve gizli bir yük taşıyor gibiydim.

Belki de bu yük yüzünden, otobüsümüz ancak akşam karanlığı çökerken ulaşabilmişti ufuktaki mor dağlara… Uğultusu da artmıştı. Tavandaki solgun ışıklar, uykuya dalan yolcuların keçeleşip sarkan yüzlerini bulanık bir sarıya boyamıştı. Camlardan geçi geçiveren görüntülerse silinmişti artık; ne bulutlar vardı, ne gökyüzü, ne uzak uzak tepeler, ne de aşağılarda kalan bozkır… Her yer, bir anda zifiri karanlığa gömülmüştü. Yokuşları tırmanıp inen, dönemeçleri yumuşak frenlerle dönen ve gecenin alnına yapışmış inatçı bir sinek gibi çırpman otobüsün uğultusundan başka hiçbir ses işitilmiyordu. Kimi zaman, karanlığın içinden ansızın uzanan çam dallan camlara dokunup dokunup geçiyordu yalnızca. Çok yükseklere çıkmış olmalıydık; aşağılardan, ta karanlığın dibinden irili ufaklı ışıklar tırmanıyordu yukarıya, arada bir kayıplara karışıyor, sonra umulmadık bir uzaklıktan yeniden görünüyor, bir sağımıza bir solumuza sıçrıyor, derken yamaçları ışığa boğarak yanımızdan geçip geçip gidiyorlardı. Onlar geçer geçmez, içinde bulunduğumuz karanlık bir kat daha koyulaşıyordu sanki ve ben alnımı cama dayamış, o karanlığa bakıyordum; yeryüzünün, yeryüzündeki insanların, ağaçların ve böceklerin karanlığına…

Otobüsün uğultusu hâlâ kulaklarımda çınlıyor.

Oysa, ben bir odadayım şimdi. Buzlu camının varlığıyla arkasında salona, odalara, sokaklara, caddelere ya da meydanlara bölünmüş bir dışarıyı sakladığım anımsatıp duran şu kapının açılıp kapanışını bile özlüyorum kimi zaman. Gerçi dışarının sonsuzluğuna pek inanmıyor, şık sık, mutlaka bir hapishane düvarmda, bir apartman girişinde, çanta ağzında, namlu ucunda ya da bir insanın gözlerini kapatışında biterek geri dönüp kendi genişliğinin içerisinde gezintisini sürdürûyordur, diyorum. Gene de, onca şeye dokunup biçimlenen, parkları dolaşıp kokulanan ve ateşli bakışlarıyla her yeri dumana boğan genç kızların memelerine yaslana yaslana ısınan dışarının bana ulaşabilmesi için, kimi zaman kapının açık kalmasını istiyorum.

Turan’m kucağında getirilip de yatağa bırakıldığım günlerde, bunu hiç çekinmeden söyleyebiliyordum Karıma; ne de olsa bir kazadan sağ çıkabilmek kimi ayncalıklar tanıyor insana, özgürlüğünün sınırlarım sessiz sedasız genişletiyor. Günün herhangi bir saatinde acıkabiliyorsunuz sözgelimi, durup dururken masmavi bir balonun uçuşunu özlüyor ve bunu “Çocuk musun Allah aşkına?” demelerinden korkmadan anlatabiliyorsunuz, rahatça gülüp rahatça ağlayabiliyorsunuz, ya da hiç de mevsimi olmayan bir şeyi pekâlâ isteyebiliyorsunuz… Çünkü, yaptığınız her davranışı o andaki acılarınızla açıklıyor insanlar; ağlasanız da neden ağladığınızı sormuyorlar, bildiklerini sanıyorlar ve bu yüzden, size acıyanların gözlerine baka baka, geçmişteki kimi olaylara da doyasıya ağlayabiliyorsunuz. Hatta, kazadan önce yaptığınız bir şey, akşam kavgalarına ya da haftalarca süren kırgınlıklara neden olabilecekken, yalnızca feci bir kaza geçirdiniz diye, yumuşacık bir hoşgörüyle karşılanabiliyor Bir anlamda, sargı bezleri, pamuklar ve inlemelerle sergilenen güçsüzlüğünüz inanılmayacak kadar güçlü kılıyor sizi, çocuk kılıyor. Ne var ki, pek uzun sürmüyor bu ayrıcalıklı dönem; olayın sıcaklığı geride kaldıkça, her şey yavaş yavaş eski sınırlarına çekiliyor. Acıma duygusunun omuzlarında yükselen kimi haklar, kimi hoşgörü ve anlayışlar günden güne yıkılıp yerle bir olmasa da, aynı duygunun dokunuşlarıyla kirlenmiş birer sadakaya dönüşüyor; yenilip yutulması uzun çiğneyişler gerektiren, zehir zıkkım birer sadakaya… Elinizi uzatıp o haklan almadan önce yıllarca düşünüyorsunuz artık, ölçüp biçiyor ve almak zorunda kaldığınızda da, birçok şeyden, hatta kendinizden bile vazgeçiyorsunuz.

Bu yüzden, kapıyı açık bırakmasını isteyemiyorum kanından. Üstelik ona, yatağımın altındaki sidik ve bok kabım, açlığım, susuzluğum ve hâlâ yeryüzünde bulunuşumla, hatta bütün bunlan bir süre daha sürdürebilme olasılığımla o denli yük oluyorum ki, “Kapıyı açık bırakır mısın?” tümcesinin omuzlanna yeni bir ağırlık vermesinden korkuyorum. O, sabahlan apar topar işe koşarken, bakışlanmdaki isteği okumasın diye yüzümü pencereye dönüyorum.

Oradan görebildiğim dünya, soluk renkli birkaç apartman çatısıyla kimi zaman bulutlanıp kararan, kimi de unutulmuş bir mendil gibi kendi mavisiyle oyalanan kuşsuz bir gökyüzü… Uzunlu kısalı bacalar sonra, isli televizyon antenleri, terk edilmiş bir leylek yuvası, güneşin altında titreşen kirli kiremitler ve ikindileri parlayan perdesiz bir pencereyle o küçücük balkon… Kimse oturmuyor orada; aylardır kiraya verilmesini ya da sahiplerinin bir an önce gelip yerleşmelerini, balkona çıkmalarını, renk renk çamaşır asmalarını, toplanıp çay içmelerini ya da neler düşüneceğini hiç bilemeyeceğim kadın tenli bir erkeğin, ama genç ve sessiz, ama dargın ve örtük bir erkeğin oraya oturup uzaklara bakmasını, hatta ağzından sigara dumanlan saçarak bana hâlâ bir şeylerin kıpırdayabileceğini anımsatmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Yoksa, başucumdaki pencereden bir insan kıpırtısı görüp yorumlara gidebilmem, bir sırta yüz düşleyebilmem, ya da çatıların üstünde sakımmlı adımlarla yürüyen uzak bir karaltıya, henüz gerçekleşmemiş bir düşüşün çığlığım yakıştırabilmem imkânsız. Belki de bu yüzden pek sık bakamıyorum pencereden, Karımın ayak sesleri uzaklaşınca gözlerimi tekrar odadaki eşyalara çeviriyorum

Köşede, portatif bir kitaplık var. Siyah demir çubuklara bağlanan tahta raflar doğal renklerinde bırakılmış; talaş ve reçine kokan marangoz işliklerini anımsatıyorlar insana. En üst rafta deneme, inceleme, günlük ve felsefe kitapları; onların altında sırasıyla öyküler, romanlar ve şiirler; en alttaysa, ciltlenmiş edebiyat dergileri duruyor. Nedense, yattığım yerden onların tozlu kapaklarını gördükçe hep hangi yıla ait olduklarını düşünüyorum ama, bir türlü bulamıyorum. Hepsi de sırtlarındaki yaldızlı harflerle yüzüme boş boş bakıyorlar. Oysa o kahrolası trafik kazasından önce, hangi cildin hangi yıla ait oluşu bir yana, içlerindeki şiirleri, öyküleri ya da hangi sayıda nelere değinildiğini, sözgelimi Edebiyatımızda Cinsellik, Türk Romanının Dünü Bugünü, Tarih ve Toplum, Tarih Bilinci ve Sanat, Edebiyatımızda Star Sistemi gibi konuların hangi sayılarda kimlerce tartışıldığını bile bir bakışta bilirdim. Hatta, kimin neler dediğini, kimin kime karşı çıktığını ve kimlerin gülünç sözler ettiğini bile… Sonraları hem doktor, hem de eski bir dost olarak beni görmeye geldiğinde Turan da şaşırmıştı buna ve onca şeyi aklımda nasıl tutabildiğimi sormuştu.

O zamanlar, haftada bir iki kez uğrardı. Peşinden sürüklenip gelen hastane kokularıyla birlikte kapıdan girer girmez, karımın hazırladığı, yüze yanm yamalak oturtulmuş hüzünler, abartılı hoşgeldinler, renksiz gülümseyişler, kolonyalar ve hal hatır sormalarla dolu uzun mu uzun bir törenle karşılaşırdı tabii. O töreni aşıp başucuma gelinceye dek neredeyse tanıyamazdım onu, öyle ince, öyle buğulu hareket eder ve öyle sessiz gülümserdi ki, bir an için ben, İsvan’ın Turan kılığına girip yatağıma doğru yürüdüğünü sanırdım. Oysa imkânsızdı bu. îsvan, hiçbir zaman ziyaretime gelemezdi artık; dönülmez bir yere gitmişti o, hiç dönülmez bir yere…

Başucuma gelip yavaşça oturduğunda, uzun uzun susardı Turan. Çoğunlukla abuk sabuk şeyler konuşan bu adamın susuşu da abuk sabuktu sanki, insanın tenine ve yüreğine diken gibi batardı. Sonra, kendi sessizliğini bozmaktan korkarcasma söze başlar ve zaman geçtikçe de, sanki tepeden yuvarlanıyormuş gibi hızlandıkça hızlanırdı. Hatta kimi zaman bir virgül susumuyla konuyu ansızın değiştirir, şiirdi miirdi derken, yaka paça tutup beni de peşinden sürüklerdi. Gitme vakti geldiğindeyse bir türlü yerinden kalkamaz, hatta bir türlü cesaretim toplayıp gitmesi gerektiğini bile söyleyemezdi, ikide bir saatine bakardı böyle zamanlarda; hareketleri kilometrelerce uzaktan izleniyormuşçasına yavaşlar, sesine, duruşuna ve bakışlarına, belli belirsiz bir ağırlık çökerdi.

İşte o anda, ikimizden de kaynaklanmayan, ama dönüp dolaşıp ikimizde noktalanan bayat, bayatlığı kadar da tuhaf mı tuhaf bir sessizlik kaplardı odayı; öyle ki, bu sessizliğin derin zonklayışlarıyla yanaklarımız bile çukurlaşırdı kimi zaman, alınlarımız çöker ve bileklerimizle birlikte parmaklarımız da yamyassı olurdu. O, omuzlarına çöken ağırlığın altında gözlüklü bir kurbağa gibi debelenirken, ben ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemezdim. Gözlerim nereye takılıp kaldıysa, orayı oyup kanatmaya başlardı. Bir yandan da, yaşadığı sıkıntıdan Turan’ı kurtaracak çareler düşünürdüm. Çoğu kez, onu bu durumdan kurtarmak için öldürmekten, ama herkesin bir anlığına kabul edeceği ve artık ömrü boyunca bir daha anımsayıp konuşmayacağı bir yöntemle, şöyle bir hamlede öldürmekten başka çıkar yol bulamazdım. Bu sırada o, anılara dalıp çıkan sözcüklerin sıcaklığını ellerinin tersiyle ağzının kenarından silip birkaç kez kalkacakmış gibi yapar ve ceket düğmelerini çözüp çözüp yeniden iliklemeye başlardı.

Gelişleri gibi gidişleri de sessizdi, birdenbireydi ve ben ne kadar istersem isteyeyim, çok kısa sürerdi. Öyle ki, bir daha asla dönüp gelmeyecek, kapının önünden geçse de hiç yüzünü çevirip bakmayacak, hatta duvarların arkasında benim yattığımı aklına bile getirmeyecekmişçesine çıkardı odadan; kayıp bir masalın karanlığına, bir karanlığın bilinmezliğine gidercesine çıkardı ve çıkarken, getirdiği armağanları başucuma gizlice, sanki düşürmüş gibi bırakıverirdi. Yüzü renkten renge girerdi bunu yaparken. Çoğu kez, yeni yayımlanmış bir şiir kitabıyla karşılaşırdım onun getirdiği paketleri açtığımda; burcu burcu mürekkep kokarlardı, kâğıt kokarlardı burcu burcu, acemilik, çizgi dişilik ya da ustalık kokarlardı. Kimi zaman da, artık piyasada pek bulunmayan Edip Cansever’in kitaplarını getirirdi bana… Sahaflardan alıyordu herhalde; kim bilir kaç karanlık depoyu karıştırıp kaç sandığın küf kokularını didikliyordu? Ben de, onun bu zahmetine karşılık, kitaplığın alt rafındaki dergi ciltlerinden Cansever’in yayımlandığı sayıları bulup yattığım yerden şiirler okuyordum. Buna sevinir miydi, yoksa seviniyor mu görünürdü bilmiyorum. “Ben Ruhi Bey Nasılım” adlı şiiri okurken, İsvan’ı Ruhi Bey’in torunu yerine koyduğumu sezer miydi, onu da bilmiyorum. Ama, ikimiz de kırları dolaşmış, yalnızlığın işlettiği bir kır kahvesinde peş peşe demli çaylar içmiş, daha sonra da muşambaların, iplerin ve tentelerin çoktan derlenip toplandığı ıssız pazaryerlerinden geçmiş, geçerken fısıltıyla söyleşmiş ve boşluğa yağan sıkıntılı bir yağmurun altında sırılsıklam ıslanmış gibi, biraz kır, çiçeklerini, biraz uçurumları ve biraz da pazarcıları andırarak, hatta belki biraz da içimizdeki yoklukta yıkanarak dönerdik odaya… Sonra, şiir kendi kendine hâlâ devam ediyormuşçasına, susardık bir süre; Cansever şiirlerinin ardından gelen sessizliklerin tadına, ne yaparsak yapalım, bir türlü doyamazdık. Dahası, şiirle nerelere gidip gelmişsek, sessizliğiyle de aynı yerlere, aynı şekilde gidip gelirdik.


Merhaba bu sayfayı daha önce ziyaret ettiğin için bu kitabı okumuş olabileceğini düşündük. Dilerseniz yeni kitaplara göz atabilir ya da rastgele bir kitap seçebilirsin. Aşağıdaki kutucuğu kullanarak hızlı bir arama da yapabilirsin.


"

Sonsuzluğa Nokta kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıda senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

idefix trendyol D&R kitap365
beğendiniz mi?

Sonsuzluğa Nokta