Alman dilinin en büyük yazarlarından Hermann Hesse’ye Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıran “Boncuk Oyunu”, Doğu ve Batı felsefelerinin kusursuz bir bileşiminden oluşan yeni ve ütopik bir dünya düzeni sunan bir başyapıt. Hesse, 1943 yılında, tüm dünyanın savaş cehennemini yaşadığı sırada yazdığı “Boncuk Oyunu”nda, Doğu ve Batı felsefelerinin kusursuz bir bileşiminden oluşan yeni ve ütopik bir dünya düzeni sunar okura. Sanat ve bilimde disiplinlerarası bir uyum üzerine kurulu, Hesse’nin düş ve düşün gücünün ürünü fütüristik bir oyun olan Boncuk Oyunu, bu yeni düzenin simgesidir. Toplumsal ahlakın bireyin iç ahlakını yok ettiğine inanan Hesse, bu kitabında Batı’nın toplumsal dayatmalarına karşı Doğu’nun bireysel özgürlüğünü yüceltir, söz konusu yeni dünya düzenini bireysellik üzerine temellendirir. Alman dilinin en büyük yazarlarından biri olan Hermann Hesse’nin başyapıtı olan ve 1946 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen “Boncuk Oyunu”, Kâmuran Şipal’in özenli çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları tarafından bir kez daha Türkçeye kazandırıldı.


Boncuk Oyunu

Tarihçeye Genel Bir Bakış

… non entia enim licet quodammodo levibusque hominibus facilius atque incuriosius verbis redderc quam entia, verumtamen pio diligentique rerum seriptori plane aliter res se habel: nihil tantum repugnat ne verbis illustretur, at nihil adeo necesse est ante hominum oculos pruponere ut certas quasdam res, quas esse neque demonstrari neque probari potest, quae contra eo ipso, quod pii diligentesque viri illas quasi ut entia tractant, enti nascendique facultati paululum appropinquant.

Albertus Secundus
tract. de cristall. spirit. ed. Clangor et Collof. lib. I. cap. 28

Josef Knecht’in temiz elyazısıyla yaptığı çeviriden:
… çünkü var olmayan nesneler var olanlara göre, ciddiyetten uzak kimselerce sözcüklere başvurularak bazı bakımdan daha kolay ve sorumsuzca anlatılabilirse de, dindar ve pek titiz tarih yazarları için durum bunun tam tersidir: Varlıkları ne kanıtlanabilen ne de bir olasılığı içeren, ama dindar ve pek titiz kimselerin adeta var olan nesneler gibi kendilerinden bahsetmeleriyle var olmaya ve hayata gözlerini açmaya bir adım daha yaklaştırılan bazı nesneler kadar sözcüklerle anlatıma gelmeyen, ama insanların gözleri önüne konmayı da daha çok gerektirmeyen başka hiçbir şey yoktur.

Amacımız, Josef Knecht’in, Boncuk Oyunu arşivlerinde geçen ismiyle Ludi Magister III. Josephus’un yaşamöyküsüne ilişkin ele geçirebildiğimiz az buçuk malzemeyi bu kitapta bir araya toplamaktır. Böyle bir girişimin düşün yaşamının yasa ve gelenekleriyle çeliştiğini ya da çelişiyora benzediğini göremeyecek kadar kör değiliz. Ne de olsa, özellikle bireyselliğin kökünün kazınması, bireyin eğitim ve bilim kurumlarının hiyerarşisiyle elden geldiğince eksiksiz bütünleşmesi, düşünsel yaşamımızın en yüce ilkelerinden biridir. Uzun geçmişi içinde bu ilkeye pratikte öylesine geniş ölçüde uyulmuştur ki, söz konusu hiyerarşiye pek üstün hizmetleri geçen bireylerin yaşamöyküsüne ve psikolojisine ilişkin ayrıntılı bilgileri ele geçirmek günümüzde alabildiğine zor, hatta sıklıkla düpedüz olanaksızdır; pek çok durumda bu kişilerin isimleri bile belirlenememektedir. Bir kez anonimliği ideal diye benimsemesi ve söz konusu ideale hayli yaklaşmış bulunması, bizim ülkedeki entelektüel yaşamın belirleyici özelliklerinden birini oluşturuyor.

Buna karşın girişimimizde ayak direyip Ludi Magister III. Josephus’un yaşamına ilişkin bazı ayrıntıları saptayarak kişiliğinin portresini ana hatlarıyla çizmeye çalıştıksa, bunu kişisellik kültünden ve geleneklere başkaldırıdan değil, yalnızca gerçeğe ve bilime hizmet amacıyla yaptığımıza inanmaktayız. Yeni sayılmayacak bir düşüncedir: Bir tez ne kadar sivri ve ödün vermez biçimde dile getirilirse, kendi antitezini davet edişi de o kadar kesinlik taşır. Biz, eğitici kadrolarımızın ve entelektüel yaşamımızın temelinde yatan anonimliği onaylıyor ve baş tacı ediyoruz. Ne var ki, düşünsel yaşamımızın tarihine, özellikle Boncuk Oyunu’nun oluşum sürecine bir göz atıldığında, buradaki her evrenin, her atılımın, her değişikliğin, oyunun gelişimindeki ilerici ya da tutucu diye değerlendirilecek duraklardan her birinin, buna ön ayak olmuş asıl kişinin değil, değişikliği gerçekleştirenin, değiştirme ve mükemmelleştirmede araç rolünü oynayanın damgasını taşıdığı anlaşılacaktır.

Kuşkusuz günümüzde kişisellikten anladığımız şey, geçmiş dönemlerdeki yaşamöykücülerin ve tarihçilerin kastettiği şeyden önemli ölçüde ayrılıyor. Onlara göre, özellikle belirgin bir yaşamöykücülük eğilimini sinesinde barındıran dönemlerin yazarları için kişiliğin temel öğesini adeta eksantriklik, anormallik ve birkezliğinelik, hatta çok vakit sayrıllık oluşturuyora benzemekte, oysa biz bugünküler ancak tüm orijinalliklerin ve ayrıksılıkların ötesinde genelle elden geldiği kadar eksiksiz bütünleşen, kişiliküstü bir amaca elden geldiği kadar kusursuz hizmet edebilen insanlarla karşılaştığımız zaman önemli şahsiyetler sözünü ağzımıza alabilmekteyiz. Daha bir dikkatle baktığımızda, Antikçağın da bu idealin yabancısı olmadığını görürüz. Örneğin, eski Çinlilerin “bilge” ya da “mükemmel” kişisinin, Sokrates’in erdemlilik idealinin günümüzdekinden pek farklı tarafı yoktur; beri yandan, manevî alandaki kimi büyük kurumlar, örneğin en güçlü dönemlerinde Roma kilisesi benzer ilkeleri benimsemiştir ve en seçkin kişilerinden bazısı, örneğin Ermiş Thomas Aquinus erken dönem Yunan heykelleri gibi tek tek kişilerden çok, belli tiplerin klasik temsilcileri izlenimini bırakır üzerimizde. Ne var ki, düşünsel yaşamda yirminci yüzyıldan başlayıp mirasçılarını bizlerin oluşturduğu reform öncesi dönemlerin gerçek ve eski ideali, öyle görülüyor ki, hemen tümüyle çıkıp gitti elimizden: Söz konusu dönemlerin yaşamöykülerinde örneğin kahramanın kaç kardeşi olduğunu ya da çocukluktan çıkışın, buluğ çağının, kendini kanıtlama savaşının, sevgi peşinde koşmaların kahramanın ruhunda ne gibi yaralar açtığını uzun uzadıya anlatılmış görmek bizi şaşırtıyor. Biz bugünün insanlarını kahramanın ne sayrıllığı, ne aile öyküsü, ne içgüdüsel yaşamı, ne sindirim durumu, ne de uykuları ilgilendirmektedir; entelektüel yaşamının geçmişi, severek yaptığı inceleme ve araştırmaların, severek okuduğu kitapların eğitimini nasıl etkilediği ve buna benzer daha başka ayrıntılar bile bizler için fazla önem taşımıyor. Bizim kahraman diye niteleyip kendisine özel ilgi göstereceğimiz kişi, ancak doğası ve eğitimi sayesinde şahsını hiyerarşik işlevi içinde adeta tümüyle eritebilen, ama yine de hayranlık uyandıran o büyük ve zinde itici gücü, bireyselliğin kokusunu ve değerini oluşturan bu nesneyi yitirmeyen insandır. Bir kişinin kendisiyle hiyerarşi arasında baş gösterecek çatışmalara ise, o kişinin büyüklüğünü belirleyen mihenk taşı gözüyle bakarız. Şiddetli arzu ve tutkuların kendisini var olan düzenle bağlarını koparmaya sürüklediği asi birinin davranışını pek onaylamaz, kendilerini feda edenlerin, gerçek anlamda trajik kişilerin anısını ise alabildiğine büyük bir saygıyla gönlümüzde taşırız.

Kahramanlar, gerçekten örnek bu insanlar söz konusu olduğunda, kişiliklerine, isimlerine, yüzlerine, jestlerine doğal olarak ilgi gösterebiliriz, bizi bundan alıkoyacak bir yasak yoktur; çünkü en mükemmel hiyerarşi, sürtüşmelere hiç yer vermeyen bir örgüt bile aslında ilgisiz parçalardan çatılmış ölü bir yapı değil, canlı bir organizmadır; bu organizma, her biri kendine has, özgür ve yaşam mucizesinde pay sahibi parçalardan oluşur ve değişik organların çalışmasıyla dirimselliğe kavuşur. Bu düşünceden yola koyularak Boncuk Oyunu üstadının yaşamına ilişkin bilgileri, özellikle onun kendi kaleme aldığı notları derlemeye çalıştık, okunmaya değer gördüğümüz birden çok manüskriyi ele geçirdik bu arada.

Josef Knecht’in kişiliği ve yaşamı üstüne söyleyeceklerimiz, kuşkusuz tarikat mensuplarından, özellikle boncuk oyuncularından bazılarının tümüyle ya da kısmen bildiği şeylerdir; bir kez bu nedenle kitabımız söz konusu kişilere seslenmekle kalmayıp tarikat dışına taşarak anlayışlı okuyuculara da ulaşmayı ummaktadır.

Tarikat bünyesindeki dar okuyucu çevresi için kitaba bir giriş ve açıklama eklemek gereksiz. Ne var ki, kahramanımızın yaşam ve yazılarının tarikat dışında da ilgiyle karşılanmasını istememiz, bu konuda bilgisi olmayan okuyucular için Boncuk Oyunu’nun anlamına ve tarihçesine ilişkin herkesçe anlaşılabilecek küçük çapta bir girişi kitabın başına koymak gibi biraz güç bir ödev karşısında bırakıyor bizi. Şurasını belirtelim ki, bu giriş popüler nitelik taşıyor, taşımayı amaçlıyor, oyunun ve tarihçesinin sorunlarıyla ilgili olarak tarikat içinde tartışılan konuları açıklığa kavuşturmak iddiasını gütmüyor asla. Bu konuya nesnel açıdan yaklaşılacak günler henüz çok uzaklarda görünüyor.

Dolayısıyla, Boncuk Oyunu’nun eksiksiz bir tarihçesini ve kuramını bu kitapta bulacağı umuduna kimse kapılmasın, bizden daha liyakatli ve usta yazarlar bile günümüzde böyle bir işin üstesinden gelecek güçten yoksundur. Böyle bir görev ister istemez yarınları bekliyor, var olan kaynaklar ve entelektüel koşullar daha önce elden çıkıp gitmezse kuşkusuz. Beri yandan, bizim bu inceleme ve araştırmamız Boncuk Oyunu’nu öğretecek bir elkitabı hele hiç olmayacak, böyle bir kitap da asla yazılmayacaktır. Oyunun kuralları öğrenilmek isteniyorsa, bunun için öngörülmüş normal yolu izlemekten başka çare yoktur, böyle bir şey de pek çok yıla bakar, oyunun gizlerini bilenlerden hiç kimse söz konusu kuralları daha kolay öğrenilebilir bir şekle sokmaya yanaşmayacaktır çünkü.

Oyunun kuralları, yani oyunun simge dünyası ve grameri, birden çok bilim ve sanat dalının, ama hepsinden çok matematik ve müziğin (dolayısıyla müzikbilimin) katkısıyla oluşan ve hemen bütün bilimlerin içerikleriyle verilerini kendisinde barındırıp birbirleriyle ilişkili kılabilen hayli gelişmiş bir tür gizli dil oluşturur. Buna göre, kültürümüzün tüm içerik ve değerleriyle oynanan bir oyundur Boncuk Oyunu; ve boncuk oyuncuları, örneğin güzel sanatların parlak dönemlerinde paletindeki boyalarla oynamış bir ressam gibi oynar söz konusu içerik ve verilerle. Yaratıcı dönemlerinde insanlığın bilgi, yüce düşünce ve sanat yapıtı adına üretip sonraki bilimsel dönemlerin kavramlara dönüştürerek düşün yaşamının mülkiyetine sunduğu ne çok şey varsa, bütün bu alabildiğine zengin entelektüel malzemeyle boncuk oyuncuları tarafından öyle oynanır ki, bir organist org çalıyor gibidir adeta. Bir org ki, pek akıl almaz bir mükemmelliği içerir, klavye ve pedalları düşünsel evreni baştan başa tarar, tuşları sayıya gelecek gibi değildir. Böyle bir enstrümanla yeryüzündeki tüm düşünsel içeriğin oyunsal bir röprodüksiyonu gerçekleştirilebilir kuramsal olarak. Orgun klavyeleri, pedalları ve tuşları asla yerlerinden oynatılamaz, sayı ve düzenlerinde değiştirme ve mükemmelleştirmeler ancak kuramsal bakımdan mümkündür: Yeni içerikler katılarak oyun dilini zenginleştirme girişimleri, Boncuk Oyunu’nun en üst aşamadaki yöneticileri tarafından akla gelebilecek en sıkı biçimde denetlenir. Buna karşılık oyunun değişmez mimarisi ya da, Önceki benzetmemize bağlı kalırsak, devcileyin orgun karmaşık mekanizması içinde çeşitli olanak ve kombinasyonlardan bütün bir dünya her oyuncunun önünde serilmiş yatar; sıkı kurallardan şaşmaksızın oynanan binlerce oyundan yalnızca iki tanesinin bile birbirine yüzeysellikten öte benzerlik göstermesi neredeyse düşünülecek gibi değildir. Böyle bir şeyle karşılaşılsa, iki oyuncu rastlantı eseri birbirinin tıpatıp aynı temalardan küçük bir seçkiyi oyunlarına içerik yapsa, yine de iki oyun, oyuncuların mantalitesine, karakterine, ruh haline ve ustalık derecesine göre değişik bir görünüm taşıyıp değişik bir seyir izler.

Boncuk Oyunu’nun kökenini ve tarihçesini nereye kadar götürüp dayandıracağına karar vermek de oyunun tarihçesini kaleme alacak kişinin keyfine kalmıştır düpedüz. Çünkü her büyük düşünce gibi Boncuk Oyunu’nun da gerçekte bir başlangıcı yoktur, düşünce kılığında öteden beri var olagelmiştir oyun. Bir düşünce olarak, bir sezgi, bir düş olarak geçmiş çağların bazısında bu oyunu görebilmekteyiz. Pythagoras’ta örneğin, Antik kültürün geç döneminde, Helenistik-gnostik çağda, daha az belirgin olmayarak eski Çinlilerde, sonra yine Arap-Mağribi entelektüel yaşamının doruk noktalarında karşımıza çıkıyor Boncuk Oyunu. Bu kadarla kalmayıp tarihçesinin bir izi skolastisizm ve hümanizm dönemleri üzerinden geçerek on yedinci ve on sekizinci yüzyılın matematik akademilerine, Romantik dönemin filozoflarına ve Novalis’in büyüsel düşlerindeki Run’larına kadar uzanıyor. Universitas Litterarum* idealine yönelik her düşünsel akımın, her Platon akademisinin, her seçkin aydınlar topluluğunun, pozitif bilimlerle sosyal bilimler arasındaki her yakınlaşma çabasının, bilimle sanat ya da bilimle din arasındaki her uzlaşma girişiminin temelinde, Boncuk Oyunu’nda şekillendiğini gördüğümüz aynı ezelî düşünce yatar. Abélard gibi, Leibniz gibi, Hegel gibi dâhilerin hepsi tinsel evreni yoğun sistemler içine alma, tinsellik ve sanatın yaşam dolu güzelliğini pozitif disiplinlerin sihirli anlatım gücüyle birleştirme düşünü kafalarında yaşatmıştır. Müzikle matematiğin neredeyse eşzamanlı olarak Klasik dönemden geçtiği çağda iki disiplin arasında dostlukların kurulduğu, birbirini karşılıklı döllemelerin gerçekleştiği sıklıkla görülmüştür. İki yüz yıl önce Nikolaus von Kues’te aynı doğrultuda örneğin şu cümleyle karşılaşmaktayız: “Us, her şeyi gizilgüç bakımından ölçebilmek için gizilgüce, her şeyi Tanrı gibi birlik ve sadelik bakımından ölçebilmek için mutlak zorunluluğa, her şeyi kendine özgülük bakımından ölçebilmek için birleştirme zorunluluğuna ve nihayet her şeyi kendi varlığı açısından ölçebilmek için belirlenmiş gizilgüce uyum sağlar. Ayrıca karşılaştırmalar yapar us, simgesel ölçümlere de başvurur, sayıları ve geometrik figürleri adeta simge olarak kullanıp kıyaslamalara gider.” Şurasını da belirtelim ki, Cusanus’taki** bu düşünce bizim Boncuk Oyunu’nu müjdeler görünen ya da ona uyan, ondaki düşünce oyunları gibi hayal gücünün benzer bir doğrultusundan kaynaklanan tek düşünce değildir; aynı kişinin yazılarında Boncuk Oyunu’nu çağrıştıran birden fazla, hatta pek çok düşünce saptanabilir. Beri yandan Cusanus’un matematik sevgisi, Eukleides geometrisinin figür ve aksiyomlarını simgeler olarak teolojik-filozofik kavramlara uygulayıp bunları açıklığa kavuşturma yetenek ve eğilimi oyunun mantalitesine hiç de uzak düşmez, hatta bazen, sözcükleri çokluk kafasından uydurmasına karşın Latince bilenleri yanlış anlamalara sürüklemeyen kendine özgü Latincesi, oyun dilinin özgürce devinen somutluğunu anımsatır.

Bu incelemenin başına koyduğumuz yazıdan da görüleceği üzere, Albertus Secundus’u da pekâlâ Boncuk Oyunu’nun babaları arasında sayabiliriz. Ve her ne kadar alıntılara başvurarak kanıtlayamazsak da, öyle sanıyoruz ki oyun düşüncesi, kompozisyonlarına matematik spekülasyonları temel alan on altıncı, on yedinci, on sekizinci yüzyıldaki bilgin müzisyenlerin de kafalarını kurcalayıp durmuştur. Bilginler, keşişler ya da saraylarda aydın düşünceli prensler tarafından oynanan, figür ve haneleri alışılmışın yanı sıra gizli anlamlar da içeren, bilgelik ve büyüsellikle örülmüş satranç benzeri oyunlara ilişkin söylencelerle eski literatürlerde yer yer karşılaşmaktayız. Ve nihayet bütün kültürlerin gençlik dönemlerinden kalmış olup müziğe sanatsal değerinin hayli ötesinde, ruhları ve ulusları avcu içinde tutucu bir güç mal eden, onu gizli bir hükümdar sayan ya da ona insanlığın bir yasa kitabı gözüyle bakan anlatı, masal ve söylenceleri bilmeyen yoktur. En eski Çin’den başlayıp Yunan söylencelerine kadar uzanan bir dönemde, müziğin hegemonyası altında sürdürülecek ideal ve tanrısal bir yaşam düşüncesinin rol oynadığı görülür. Boncuk Oyunu’nun da bu müzik kültüyle (”ezelî değişimlerde ezgilerin gizemli gücü bu dünyada selamlayıp durur bizi” – Novalis) alabildiğine sıkı bir ilişkisi vardır.

Her ne kadar oyun düşüncesine ezelî, dolayısıyla yaşam pratiğinde yerini almasından çok önce var olan ve devinip duran bir düşünce gibi bakıyorsak da, söz konusu düşüncenin bugün bildiğimiz biçimiyle oyun olarak gerçeklik kazanmasının yine de bir tarihçesi vardır ve biz de şimdi bu tarihçenin en önemli evrelerinden kısaca söz açacağız.

Bir meyvesi de tarikatın ve Boncuk Oyunu’nun kurulup çatılması olan düşünsel akım, edebiyat tarihçisi Plinius Ziegenhalss’ın kapsamlı incelemelerinden bu yana, aynı tarihçinin verdiği isimle “föyton çağı” diye anılan bir tarih evresinde saklı yatıyor. Söz konusu isimler sevimli oldukları kadar sakıncalıdır ve geçmişteki insan yaşamının herhangi bir evresini adaletle bağdaşmaz gözüyle görmeye ayartır bizi. Nitekim “föyton” çağı da usa hiç yer vermeyen bir çağ olmadığı gibi, ustan yana yoksul da değildir. Ne var ki, Ziegenhalss’a bakılırsa bu çağ us gücünden gereği gibi yararlanmasını bilememiş, daha doğrusu yaşamda ve devlet ekonomisinde us’u kendisine uygun yer ve işlevle donatmayı başaramamıştır. Açıkça itiraf edelim ki, günümüzde entelektüel yaşamın ayırıcı özelliklerini oluşturan ne varsa hemen tümünün bağrından yeşerip filizlendiği bu dönem konusundaki bilgimiz hiç de fazla değildir.

"

Boncuk Oyunu kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıda senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

idefix trendyol D&R kitap365
beğendiniz mi?