“Kendine Gofer ağacından bir gemi yap;
gemide odalar yapacaksın ve onu içeriden
ve dışarıdan ziftle ziftleyeceksin.”

Tekvin, 6:14


Peygamber Efendimizin ve onun tebliğ ettiği kitaba iman edenlerin Mekkeli putperestlerden gördükleri ezâ ve cefâ nedeniyle Medine’ye hicretlerinden 1080-1082 yıl, İsa Aleyhisselâmdan ise 1670 yıl kadar sonra, Şevval ayının üçüncü gecesi, debdebesi ve cağcağasıyla yedi iklim dört bucağa nâm salmış o Kostantiniye şehri, gökyüzündeki karanlık bulutların altında yorgun bir dev gibi uyumaktaydı. Gündoğusundan delicesine esen rüzgârın dört bir yana savurduğu kasvetli bulutların arasından bir anda, dolunayın gümüşümsü ışığı tıpkı bir şelâle gibi Galata’nın üzerine döküldü ve Arap Camii’ni, Surp Krikor ile Aya Nikola Kiliseleri’ni, inşası Cenevizli tüccarlara 48.000 altına patlayan o yüksek kuleyi ve kapkara kesme taşlardan örülü surları dünyevî bir nura boğdu. Rüzgârın uğultusu kesildiğinde Kılıç Ali Paşa Camii’nin alemindeki hilâle tüneyen bir baykuş kanatlarını çırptı. Âh! Sessizliği işitip karanlığı görmek keşke mümkün olsaydı, işte o zaman müminlerin tespihlerinden gelen şıkırtılar, yediklerini köşe başında çıkartan bir sarhoşun göğsünden gelen hırıltılar, kuytularda büyü yapanların dudaklarından dökülen fısıltılar duyulabilir ve on binlerce altınlık servetlerden saçılan ışıkta parıldayan gözler, şuh kahkahaların çınladığı batakhanelerin kapılarında asılı kırmızı fenerler, tenha bir köşelerde kirli ellerin çektiği o pırıltılı hançerler seçilebilirdi. O gece dolunay kasvetli bulutların arkasında kaybolsa da Galata semti karanlığa boğulmadı; çünkü her ne kadar taş binaların kapkara mahzenlerindeki çifte asma kilitli demir kasalar içinde olsalar bile, Venedik dukası, Macar zolotası ve fibrinlerden ibaret yüz binlerce altından yayılan uğursuz ve sapsarı nur, aç ve asla doymayacak gözleri aydınlatmaya, katı ve soğuk kalpleri ısıtmaya devam ediyordu. Gecenin o vakti, günlük hasılatına yer açmak için, keyfinden bir de türkü tutturarak elde kürek, mahzenindeki altınları savurup köşeye yığan bir tefeci, bu altınların her birinin acıklı da olsa bir hikâyesi olduğunu bilmezdi. Mesela, bu hırslı adamın ayakları dibindeki bir Venedik dukası, böyle bir serveti elde etmek için alnının teriyle tam 9 yıl çalışan Koca Migirdiç adlı sırık hamalının cepkenine, kara günde kullanmak için neredeyse 40 yıl boyunca dikili kalmıştı. Beli kırıldığı için yatalak kalan hamal, bu altını, Voyvoda yolunda bakkaliye dükkânı işleten Karagöz Kirami Efendi’ye 4 yıllık borcunu kapatmak için vermişti. Bakkalın para kesesindeki 19 altından biri oluveren bu sikke çok geçmeden tefecinin mahzenindeki on binlerce altına eklenmiş ve bakkal da borcunun kalan yarısını ödeyemediği için Galata Zındanı’nda 9 yıl hapis yatmıştı. Ancak Galata’da hayat tefeciler için bile kolay sayılmazdı. Nitekim, tersanedeki Kalyonlar Kâtibi Yağlıkazık Recep Ağa, damadına Azap Kapısı’nda yaptıracağı ahşap ev için aldığı borcu ödememek amacıyla, rüşvet vererek mumcubaşı emrindeki kolcuları tefeci Salamon Efendi’nin başına musallat etmişti. Bu zavallı tefeci de, Kalyonlar Kâtibinin borcunu silmesine rağmen, ayakları bir kez alıştığı için ikide bir haraç istemeye kapısına dayanan kolculara yıllarca adeta bir servet akıtmış, 100.013 altınından kala kala geriye 99.997 altını kalmıştı. 6 rakamlık serveti 5 rakama düşünce sinir buhranı geçiren bîçare tefeci, hayatında ilk kez bir hesap hatası yaparak servetinin altıda birini kaybettiği fikrine saplanmış ve adeta ilâhî bir aydınlanma sonucu, fakir din kardeşlerinin refahına katkı olsun diye her cumartesi hahama, kurye olarak kullandığı beş yaşındaki oğluyla 35 metelik göndermeye yeminler etmişti. İster demir kasalarda ister sadece hayallerde olsun para paraydı ve şu Galata semtinde, gemicisinden meyhanecisine, ayyaşından dindarına, bekçisinden kolcusuna kadar para peşinde koşmayan ve paranın satın alamayacağı bir tek âdemoğlu yoktu, deli marangoz hariç!

Kurşunlu Mahzen Kâtibi Hamamcı Musa Efendi’nin görkemli eseri Tezâkirü’l Mücrimin’de anlatıldığına göre, o zamanlar Galata’da, kulak çınlamasından kanlı basura, göbek düşmesinden sarı ve kara hummaya kadar cümle illete derman bulup Azrail’in elinden nice âdemoğlunu kurtarmakla nâm salmış Avram Efendi adında bir hekim vardı. Can kurtarmak kadar can beslemeyi de pek seven bu zât uskumruya bayılırdı. O gece, Galata’daki camilerden okunan yatsı ezanları kanat çarpan güvercinler gibi göklere yükselirken sofra başında uskumru dolmasını tam ağzına atıyordu ki, alt katta kapısı yumruklanmaya başladı. Birkaç kişi sokaktan telaşla bağırıyordu. Hekim efendi istifini bozmadan elinde dolmadan bir lokma daha ısırdıktan sonra kafesin arkasından karanlık sokağa baktı. Arap İmam’ın kahvehanesinin ünlü simalarından buhur mütevellisi, yedekçibaşı, selâm ağası, zindan kâtibi ve bir kayıkçı, ellerinde fenerlerle gecenin o saatinde aşağıda bekliyorlardı. Dediklerine bakılırsa, yârenleri olan Kayıkçı Recep’in gözlerinde bir tuhaflık vardı ve eğer hemen bir çare bulunmazsa adamcağız kör olup ona buna avuç açmak zorunda kalacaktı. Avram Efendi’nin yüreği cız etti. Çünkü duası makbul sayılmadığı için bu kayıkçıya kimse sadaka vermez ve bîçare açlıktan ölür giderdi. Hayırsever hekim bu yüzden, elinde dolma olduğu hâlde, basamakları gıcırdata gıcırdata aşağı inip sokak kapısını açtı. Başında gecelik takkesi, üstünde entari, ayaklarında ise terlik vardı. Muşamba fenerin ışığı altında bir inceledikten sonra, kayıkçının gözlerinin yuvalarından fırlamış olduğunu gördü. Son lokmasını yutup parmaklarını da yaladıktan sonra, adamcağızın gözlerini itip yuvalarına oturtuverdi. Kayıkçı artık karanlığa ve fakirliğe mahkûm olmaktan ebediyen kurtulmuştu kurtulmasına, ama az önce şifâ bulduğu taktirde adamış olduğu horozu kesmeyi hayatı boyunca sürüncemede bırakacaktı. Vasiyetini de ancak ölüm döşeğindeyken 19 torununa beyan edecek, horozu kesmelerini yarım ağızla tembihleyecekti.

Galatalı hekim Avram Efendi ilim irfan sahibi, eyyam görmüş, iti uğursuzu, veliyi deliyi bilen bir zât idi. Besbelli ki kayıkçının gözleri büyük bir şaşkınlık sonucu yuvalarından uğramıştı. O güne kadar cin, hayalet gibi yaratıkları görmesi bir türlü kısmet olmayan hekim, ilim tutkusunun yol açtığı bir merakla kayıkçıya, gördüğü hangi şeyin onu bu kadar şaşırttığını sorduğu vakit adamcağızın cevabı oradaki herkesin aklına durgunluk verdi: Kayıkçı, Galata Zındanı’nın önünde, deli marangozu görmüştü az önce!

Herkesin ağzı bir karış açık kalmıştı. Başta hekim olmak üzere hemen zindana doğru koştular ve deli marangozu Arap Camii yolunda tâ uzakta gördüler. Saçı sakalına karışmış bu ince uzun adamın sırtında kapkara, yırtık pırtık bir aba vardı. Arnavut kaldırımı döşeli sokakta çıplak ayak yürüyordu. Saldığı pis kokudan vahşi köpekler bile yanına yaklaşamıyor, ancak emniyetli bir mesafeden havlayıp hırlıyorlardı. Esrarengiz adama merakla gözlerini dikenler, çekindiklerinden olsa gerek, fısıltıyla konuşup fark edilmemeye dikkat ederek hemen karanlık köşelere sindiler. Fakat en azından 20 çift gözün o anda kendisini izlediğini hissettiğinden midir, adam bir ara arkasına dönüp bakınca hepsi çil yavrusu gibi dağılıverdi. Deli marangoz, koskoca yolda tek başınaydı artık.

Rûznamçe Kisedârı Ölügözlü Cuma Bey’in Kamûsü’l Desais başlıklı eserinde anlatılanlar doğruysa, Mehmet Paşa Hamamı’nda ‘Ayyaş’ lakabıyla mülâkkap ve Ohannes ismiyle müsemma bir ihtiyar tellâk vardı. Bu sabık zangoç, pazar ayinlerinde cemaatin yaptığı bağışların külliyetli bir miktarını zimmetine geçirdiğinin anlaşılması üzerine Aziz Piyer Kilisesi’nden yıllar önce tekme tokat kovulmuştu. Galata sokaklarında yaşlı eşeğiyle dolaşan Ohannes, Cadıkazık Hamamı’nda istisna akitli bir tellâktı ama, suyla arası pek hoş olmadığı için tam 6 aydır yıkanmamış, fakat üç beş kuruş kazandığı her seferinde İsa Mesih’in kanı olan şarapla ruhunu arındırmaktan asla geri kalmamıştı. Nefsinin zorlaması ve Havva Anamızın diretmesi sonucu cennetteki yasak meyveyi yiyen Âdem Babamızın miras bıraktığı o büyük günahtan tâ bebekliğinde vaftiz edilmesi sayesinde kurtulan Ohannes, aslında temiz biri olduğuna inanırdı. Ne var ki, bir gün eşeğiyle Galata sokaklarında dolaşırken, angarya için Tersane Zındanı’ndan getirilen elleri ayakları zincirli pâyzenlerden biri bir an sendeleyip düşmemek için Ohannes’e tutununca zavallı oracıkta bit kapmış; ardından da arınmak için, değil Bozcaada, Edremit, Ankona şarapları, Mesih’in her bir havarisi şerefine on ikişer kadeh Nâsıra şarabî içmesine rağmen kaşıntıdan bir türlü kurtulamamıştı. Ağzına günlerdir bir damla olsun şarap nâmına bir şey koymadığı için elleri titreyen sabık zangoç, tam da iç Azap Kapısı’nda, deli marangozla karşılaştı. Saçı sakalı birbirine karışmış bu esrarengiz adamın sırtındaki aba pire ve bit kaynıyordu. Gömleği ise yağdan ve kirden adeta muşambaya dönmüştü. Yaydığı koku da işin cabasıydı. Fakat kafası vaktiyle kutsal yağla meshedildiği için günaha ve pis kokuya şerbetli olan Ohannes’in gözleri ışıldadı. Çünkü gecenin o vaktinde, kirden ve günahtan kurtararak hem hayır duasını hem de üç beş kuruşunu alabileceği bir âdemoğluyla karşı karşıyaydı. Adamın sadece uzun tırnaklı ayakları, koltukaltları, apış arası ve benzeri iğrenç uzuvları, sirke ve içyağı gibi burcu burcu kokmuyor, bunun yanında, her ne kadar tağşiş edilmiş olsa da hatırı sayılır miktardaki gümüş akçenin o nefis rayihası da sabık zangocun hassas burnuna geliyordu. Gümüş kokusunun yoğunluğuna bakılırsa, deli marangozun en azından 247 akçesi olsa gerekti.

Ayyaş Ohannes her zamanki numarasını yaptı ve diz çökerek esrarengiz adamın abasının eteklerine yapıştı: “Ey günah ve kötülük yüklü yüce efendim!” dedi, “Ben iblisle mücadele etmeye şu sefil hayatımı adadığım için kilisemden kapı dışarı edilen zavallı bir dindarım. Açtığım bu savaşta başarılı olacağımı hemen anlayan kıskanç meslektaşlarım beni cemaatten attılar. Çünkü kazansaydım dünyada kötülük kalmayacak ve çıkarılacak günahlar tükeneceğinden papazlar meteliksiz kalacaklardı. İşte böyle bir menfaat çatışmasının kurbanı olan zavallı ben, senin günah yüklü olduğunu temiz kalbimle hissediyor ve seni, dağların bile taşıyamayacağı bu ağır yükten kurtarmak arzusuyla yanıp tutuşuyorum. Yalvarırım bana bir iyilik yap! Günahlarını bana bahşet! Bahşet ki onlar benim sevaplarım olsun! Kalan şu birkaç yıllık ömrüm tükenince cennete gidebileyim ve orada sana dua edeyim!”

Aziz Piyer Kilisesi’nin sabık zangocu, diz çöktüğü yerde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ama gariptir ki, gözünden yaş falan geldiği yoktu. Belki de zavallı, hayat yolculuğunun bu merhalesinde artık, akıta akıta gözyaşını tüketmişti. Esrarengiz adamdan ses soluk çıkmayınca son kozunu ileri sürdü:

“Ey kötü güçlerin eline geçmiş yüce efendi! Kabul edersen ruhunu günahlarından arındırmakla kalmayacak, üstüne üstlük bedenini de bir güzel temizleyeceğim. Çünkü elimden tellâklık da gelir. İyi kese atar, vücudunda kir nâmına eser bırakmam!”

Deli marangoz, Yedekçibaşı İsrafil Dede’ye göre sabık zangocun teklifini kabul etmişti. Öte yandan, Kılbaz Beşir Efendi’nin anlattıkları doğruysa, bu esrarengiz adamın taşıdığı günah yükü o kadar ağırdı ki, daha sonra hamallar loncası tarafından bu mesleğin pîri olarak kabul edilecekti.

Kapıdan sola sapıp biraz yürüdükten sonra Cadıkazık Hamamı’na varmışlardı. Anadan doğma soyduktan sonra iç donundan abasına kadar, deli marangozun üstünden çıkan çulları çaputları toplayan Ohannes, bu kirli giysileri külhana atıp yaktı. Fakat hamamın bacasından o kadar pis kokulu bir duman tütüp tüm Galata’ya yayıldı ki, sokak köpekleri uluya bağıra kâh Tophane’ye kâh Kasımpaşa’ya doğru kaçmaya başladılar. Sen Piyer Kilisesi’nin sabık zangocu, Peygamber Efendimizin ümmetinden olmadığından, hamamda bir gayrimüslimin bulunduğuna dikkat çekilmesi için, fermân gereği beline en küçük hareketiyle bile çın çın çınlayan çıngıraklı bir peştamal dolamıştı. Zangoç, esrarengiz adamı sıcak suyla adamakıllı ıslattıktan sonra vücut kiri yumuşasın diye göbek taşına yatırdı. Ardından usturayı masatta bileyerek kafasını ve ak sakalını kazıdı. Fakat yalnızca üst dudağında bulut gibi ak bir bıyık ile tepesinde bir tutam saç bıraktı. Tele sarılı bir parça pamuğu şişeden döktüğü ispirtoyla ıslatıp kandilin alevinde tutuşturdu ve adamın kulaklarındaki kılları yakıp yok etti. Derken onu bir güzel keseledi. Keseyi her sürüşte adamın sırtından yumak yumak kir dökülüyordu. Kese vurmaktan nefes nefese kalan Zangoç Ohannes bir ara durup, “Artık şimdi vücudunda bir nebze kir kalmadı. Fakat günahlarından da arınman lâzım,” dedi. “Nuh’un gemisindekiler azap suyunu değil kutsal suyu tercih etmişlerdi. Bu yüzden hayatta kaldılar. Dahası, Kızıldeniz’i geçen İsrailogulları vaftiz edilmiş bir halk olduğu için, azap suyu onları değil firavunu ve ordularını yuttu. Dünyevî suyla bedenini arıttığına göre şimdi de ruhunu günahlardan temizlememiz lâzım. Bunun için senden gerçekten de düşük bir ücret alacağım. Bu timsalî ücreti vermezlik etmezsin herhalde. Üstelik işimi garantili yapacağım. Eğer ileride bir pürüz çıkarsa sakın çekinme bana gel. Ben aldığım ücreti hakketmezsem kahrolurum. Bu konuda piskoposlardan bile iyiyim. Çünkü benim kalbim tertemiz.”

Belki de ellerinin titremesini geçirmek için, ispirto şişesini dikip birkaç yudum içti. Az sonra yanaklarına kan gelmiş, yüzündeki endişeli ifadeden eser kalmamıştı. Kurna başına yaklaşıp, “Seni peder, velet ve şu elimdeki mukaddes ispirto adına vaftiz ediyorum!” diyerek, hamamın sıcaklığından kızaran adamın başından aşağı üç tas daha kaynar su boca etti. Ardından, yanında taşıdığı çıkını açıp simsiyah bir çakşır, bembeyaz bir gömlek ve kıpkırmızı bir denizci baratası çıkardı. Deli marangoz bu beyaz giysileri giyip kuşağını da doladıktan sonra zangoç ona şunları söyledi:

“Şimdi günahlarından arınmış bulunuyorsun. Ama sıra, İsa Mesih’in etini yiyip kanını içmeye geldi. Bunun için kuşağında yeterince para var olmasını Ulu Yaradan’dan niyâz ediyorum. Çünkü şarap içmek için kiliseye gidemeyeceğimize göre meyhaneci Barba Mihalaki’ye uğrayacağız demektir.”

Az sonra Galata’nın Kürkçü Kapısı ile Azap Kapı arasındaki meyhanelerden birindeydiler. Vaftizci Ohannes meyhaneciye, “Ey barba Mihalaki! İçkiye en sıkışık zamanlarda bile benden bir kadeh olsun şarabı esirgedin,” dedi. “Cebimizde artık para olduğuna göre şimdi efendin benim. Donat bakalım bize şöyle güzel bir sofra! Balıklardan neler var? Zamanı değil ama at bakalım ızgaraya üç lüfer! Taramayı ve Arnavut ciğerini de unutma. Bugün bizim için mukaddes bir gün. O yüzden papaz yahnisi de hazırla. Haydi! Getir şarapları! Doldur kadehleri! Ha! Bir somun da ekmek getir. Bayat da olsa fark etmez. Yeter ki ucuz olsun. Ama bana has ekmek getir. En beyazından, en tazesinden!”

Meyhanecinin miçolarına emir yağdırmasıyla ortaya bir sini ve iki tabure getirildi. Tuz sininin tam ortasına konduktan sonra mezeler, sırça bir sürahi içinde kıpkırmızı Ankona şarabı ve billûr kadehler sofraya sıralandı. Bıyıkları yeni yeni terleyen ay yüzlü sakiler kadehleri doldurduktan sonra Zangoç, o sıra hüzünlü bir nağme çalan saz heyetine, “Bu kasvet bu kasavet bu efkâr nedir? Çalın bre bir oyun havası!” diye nida eyledi. Bunun üzerine utlar, kemençeler ve deflerden oynak, neşeli, coşkulu nağmeler yükseldi. Esrarengiz adamın kadehini dolduran Zangoç Ohannes, “Bak bu şarap İsa Mesih Efendimizin kanıdır. Al iç. Ama sadece bir kadeh. Fazla değil. Geri kalanını ben içeceğim,” dedi. “Gördüğün gibi betim benzim soluk. Yüzüme kan gelsin biraz. Sen ise kanlı canlı birisin. Al bu ekmeği de ye. Bayat ama ne de olsa İsa Efendimizin etidir. Hem hayat biraz olsun çileyi gerektirir. İsa Efendimiz az mı çile çekti? Her ne kadar boğazdan zor geçse de, Efendimizin çilesiyle asla kıyaslanamaz. Ancak bundan sonradır ki, günahlarından tam anlamıyla arınırsın.”

İşte tam bu sırada al yanaklı, kızıl dudaklı, zülüfleri göğsüne kadar inen âfet gibi bir delikanlı, yani bir köçek, ortaya fırlayıp musikiye uyarak raks etmeye başladı. Uzun ve simsiyah saçları, yolunarak hilâle benzetilmiş ince kaşlarıyla köçek, meyhanede demlenenlere göz süzüyor, ona buna kırıtıp gerdan kırıyor, güzelliği ve kıvraklığıyla ahaliyi mest ediyordu. Aşka gelen zangoç, kadehini dikip bitirdikten sonra, “Heeeyt! Allah!” diye nida etti. Ama ekmeğini yiyip şarabını içen adamın kalkmaya hazırlandığını görünce, “Hey! Dur bakalım! Nereye böyle? Daha bana ücretimi ödemedin!” diye bağırdı. Bunun üzerine esrarengiz adam kemerinden çıkardığı meşin para kesesini zangocun önüne fırlattı. Eğer yanlış sayılmadıysa kesede tam 247 gümüş akçe vardı. Navarin’deki o esrarengiz gemici mezarlığındaki meşe ağaçlarının sayısı kadar!

Kasımpaşa’da oturan ahaliden namazında niyazında olanlar, o gece Abalıfellah Camii’nde yatsı namazını eda eyleyip Meyyit Kapısı’ndan çıkarlarken, ak gömlekli ve nur yüzlü tertemiz bir adamın tersaneye doğru gittiğini gördüler. Aynı kişiyi tersanenin cümle kapısında, ellerinde harbi, kuşaklarında çifte piştovla nöbet bekleyen azaplar da gördü. Ama ona engel olmak şöyle dursun, ellerini göğüslerine götürüp saygıyla eğildiler ve geçmesi için ağır demir kapıyı sonuna kadar açtılar. Deli marangoz da iskeleye doğru giderken tâ uzaktan bir velet, “Usta! Usta!” diye bağıra bağıra yanına koştu ve tutup o mübarek eli öptü, yarım akçe yevmiyeyle çalışan bu veledi tersane halkı ‘Eşek İsrafil’ diye anarlardı. Kıyıda ise üç direkli, iki güverteli ve 58 toplu bir kalyon, o karanlıkta usturmaçalarını puta edip iskeleye palamar vermişti. Yelkenlerin sarılı olduğu serenler hisa edilmiş ve tez zamanda yola çıkacağını ilân için mizana direğine mavi bayrak çekilmişti. Esrarengiz adam, kalabalığı yarıp elinden tuttuğu İsrafil’le iskeleden gemiye doğru yürümeye başladı. Kalyonun dikmesinin palangalarına asılan ve tıraka tutan gemicilere vardiyan, “Yisa, sizi gidi sütü bozuk sünepeler! Yisa beraber! Varda ruhsuzlar! Varda! Bre aman! Laşka! Laşka!” diye feryat ediyor ve hurçların, sandıkların ve fıçıların ambarlara usûlünce istifine nezaret ediyordu. Güneşin doğmasına 7 saat kala esrarengiz adam, sürme iskeleden kalyonun çukur güvertesine çıkmak istedi. Fakat eline ne kadar asılırsa asılsın Eşek İsrafil yerinden bir türlü kımıldamıyordu. O karanlıkta eline son bir kez daha asılıp, “Gel yâ mübarek!” diye nida eyledi. Bunun üzerine çocuk her nedense inat etmekten vazgeçti. Ne var ki, sürme iskelenin kayganlığından dolayı düşmemek için midir, İsrafil’in kuşağına 40-50 yaşlarında, iri yapılı, sırma işlemeli siyah kaput giymiş biri yapışmıştı. İşte bu adam kuşağı bırakıp küpeşteye tutundu ve güverteye ayak bastı. Bunun ilâhî düzenin bozulması demek olduğunu hiç kimse bilmeyecekti.
PDF indir

"

Amat kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıda senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

idefix trendyol D&R kitap365
beğendiniz mi?

Amat (2005)

Amat

Roman
Yazar: İhsan Oktay Anar  
İlk Basım: 2005
Yayınevi: İletişim Yayınları