Jack London’un yapıtları görkemli ve sürekli bir destandan alınma sürükleyici serüven parçaları gibidir. Issız tropik adaların balta girmemiş ormanlarında, kelle avcıları arasında geçen bir aşk ve serüven romanı olan “Dehşet Ülkesi”nde, yine Jack London’a özgü o sürükleyici anlatımı bulacak, yabanıl doğadaki o dişe diş kavgayı yine yaşar gibi olacaksınız.
(Arka Kapak)


Dehşet Ülkesi / Adventure

BİRİNCİ BÖLÜM

Beyaz adam çok hastaydı. Kulak memeleri delinmiş ve biri gerilmekten yırtılmış kıvırcık saçlı vahşi bir zencinin sırtında, at üstündeymiş gibi taşınıyordu. Vahşinin yırtılmış kulak memesinde, oymalı tahtadan yapılmış üç parmaklık koca bir süs halkası vardı. Yırtık kulağa yeni bir delik daha açılmış, gösterişsiz bir toprak pipo asılmıştı.

Beyaz adam, yağlı bedenine dar ve kirli bir peştemal tutunmuş bu iki ayaklı ata sıkı sıkıya sarılmıştı. Başı, güçsüzlükten, zencinin yapağı gibi kıvırcık simsiyah saçlarına düşüyor, tekrar kaldırdığında da, pek seçemeyen gözlerle, titrek, bunaltıcı havada bir o yana bir bu yana sallanır gibi görünen hindistancevizi ağaçlarına bakıyordu.

Sırtına ince bir gömlek giymiş, belden aşağısına, diz kapaklarına uzanan keten bir gez geçirmişti. Başında geniş kenarlı, yıpranmış bir kovboy şapkası vardı. Belinde de, ateşlenmeye hazır, büyük kalibreli bir otomatik tabanca asılıydı.

Arkalarından yürüyen on dört on beş yaşlarında bir zenci çocuk, ilaç şişeleri, içi sıcak su dolu bir kova ve çeşitli iyileştiriciler taşıyordu.

Sağlıksız, öğürtücü bir kokunun yayıldığı ve kızgın güneşin ortalığı kavurduğu, yaprak kımıldamayan ağır bir hava içinde, sazdan örülmüş dar avlu kapısından geçerek, yeni dikilmiş gölgesiz hindistancevizi ağaçları arasında yürümeye başladılar. Karşıdan, işkence gören ya da son nefesini veren insanlarınkine benzer vahşi feryatlar yükseliyordu. Bu korkunç sesler, damı ve duvarları ottan, dar ve uzun bir hangardan geliyordu. Oraya yaklaştıkça, acılı ve iniltili bağrışmalar daha iyi duyuluyordu.

Görünümden ürperen beyaz adam bayılacak gibi oldu. Salomon Adaları’nın korkunç afeti dizanteri, Berande çiftliğinde yaşayanların üstüne çöreklenmişti. Çiftliğin sahibi beyaz adam, dizanteriye karşı yalnız başına savaşmak zorundaydı.

Taşıyıcısının omuzlarına iyice eğilerek, iki büklüm durumda alçak kapıdan geçmeyi başardı. Karşısındaki korkunç görüntünün allak bullak ettiği kafasını toparlayabilmek için, kendisini izleyen çocuktan aldığı şişedeki keskin amonyak kokusunu ciğerlerine çekerek, “Susun!” diye bağırdı. Gürültü birden kesilmişti.

Bambu kamışından yapılma altı ayak boyundaki döşeme, bir adım genişliğinde bir koridorla birleşerek hangar boyunca uzanıyordu. Döşemenin üstünde, en aşağılık soydan geldikleri bir bakışta anlaşılan yirmi kadar zenci yan yana kıvrılmış yatıyordu. Hepsi de yamyamdı. Yüzleri uyumsuz ve hayvansıydı. Biçimsiz beden yapıları maymuna benziyordu. Midye ve bazı böcek kabuklarından burun halkaları takmışlardı. Delinmiş burun kanatlarından, boncuklar dizilmiş teller uzanıyordu. Gergin kulak memeleri, ağaç çubuklar, pipolar ve çeşitli süs eşyasıyla donanmıştı. Derileri, çirkin görünüşlü değişik biçimde dövmeler ve yara izleriyle kaplıydı. Hastalık yüzünden üstlerindekileri atarak çırılçıplak soyundukları halde, bağa halhallarıyla, boncuk dizilerini ve bel kemerlerine geçirilmiş parlak bıçaklarını özenle yanlarında tutuyorlardı. Çoğunun bedeni, ortalığı kara bulutlar gibi saran sineklerin konup kalktığı korkunç yaralarla kaplıydı.

Beyaz adam, bir uçtan öteki uca dizilmiş zencilerin önünden geçerek hepsine ilaç dağıttı. Birkaçına klor verdi. Hangisinin, hangi ilaca, ne ölçüde dayanabilecek güçte olduğunu iyice saptayarak ona göre ilaç vermek zorundaydı.

Ölmüş bir zenciyi dışarı çıkarttı. Hiç şakaya gelmez biri gibi sert ve kesin konuşuyor, ölüyü taşımalarım emrettiği sağlıklı zenciler, kaşlarını çatıyorlardı. Içlerinden biri, isteksizce ölünün bacaklarına yapışırken homurdanmaya başlayınca, beyaz adam yerinden doğrularak, güçlükle kaldırdığı koluyla, zencinin ağzına bir yumruk patlattı.

“Ne demek oluyor bu, Angara?” diye kûkredi. Zenci, vahşi bir hayvanın mekanik çabukluğuyla doğrulup, beyaz adamın üstüne atılmaya hazırlandı. Gözlerinde, vahşi hayvan öfkesini açığa vuran bir kıvılcım çaktı. Ancak, beyaz adamın, kemerinde asılı tabancasına el attığını görünce saldırmaktan vazgeçti, gevşeyen bedeniyle ölünün üstüne eğilip taşınmasına yardım etti. Artık homurdanmıyordu.

Beyaz adam, “Domuzlar!” diye homurdanarak dişlerini gıcırdattı.

Kendisi de, iyileştirmeye çalıştığı, önünde kıvrılıp yatan zenciler kadar hastaydı. Bu salgın yerine girdiğinde, oradaki işini sonuna dek tamamlayabilecek güçte olup olmadığını bilmiyordu. Ancak, önlerinde bir baygınlık geçirecek olsa, bu vahşilerin aç kurtlar gibi üstüne saldırıp gırtlağını sıkacaklarını çok iyi biliyordu.

Neredeyse ölmek üzere olan birinin, son nefesini verir vermez dışarıya taşınmasını emrettiği sırada, kapıdan içeriye uzanan bir zenci başı, dört kişinin daha hastalandığını bildirdi. O sırada, henüz yürüyebilen yeni hastalar içeriye girdiler.

Beyaz adam, yeni gelenlerden en zayıfım, az önce oradan uzaklaştırılan ölüden kalan yere yerleştirtti. Ondan sonrakinin uzanabilmesi için hastalardan birinin daha ölmesi gerekiyordu.

Sonra, çiftlikçe çalışanlardan sağlam kalabilenlere, hastane olarak kullanılan garajın yanma, hastalar için yeni bir bölüm yapmalarını emrederek, bir uçtan bir uca dolaşmaya ve hastalara ilaç dağıtmaya devam etti. iyileşmelerine yardımcı olabileceğini düşünerek bir yandan da onlarla şakalaşıyordu.

Zaman zaman, hangarın öteki ucundan garip bir inleme duyuluyordu. O yana gittiğinde, bu garip sesleri çıkaranın sağlıklı bir delikanlı olduğunu görerek kızgınlıkla sordu:

“Neden böyle bağırıp duruyorsun?”

Delikanlı, “O benim kardeşimdir, yakında ölecek!” diye karşılık verdi.

Beyaz adam, “Ulan eşşoğlu eşşek!” diye haykırdı, “böyle böğürerek onu daha çabuk öldüreceksin. Söylediklerini duyuyor mu ki? Şimdi cezanı vereceğim!”

Yumruğunu kaldırınca, delikanlı suratını asıp yere çömeldi.

Beyaz adam rahatlamıştı.

“Bir daha bağırmayacaksın. Burada bir yığın sinek dolaşıyor, neden onları avlamıyorsun? Hem, kardeşini yıkamak için su getirsene! Onu yıkamak sana düşmez mi? Haydi bakalım, marş marş!”

Kalınkafalı. zenci, sonunda yeniden kızgınlıkla bağırıp çağırmaya başlayan beyaz adamın isteklerine boyun eğmek zorunda kaldı ve iğrenç sinek sürüsünü yok etmek için ayağa kalktı.

Beyaz adam, kendine atlık eden zencinin sırtında, tekrar dışarıya, buğulu sıcak havaya çıktı. Karaderilinin boynuna sıkıca tutunarak derin derin nefes aldı. Ancak, ölü sessizliği çökmüş bu bunaltıcı havada bir türlü kendine gelemediğinden, başı önüne düştü ve bu yarı uykulu hali evine varıncaya dek sürdü.

Katlanmak zorunda kaldığı her çaba kendisi için bir işkence olduğu halde, aralıksız didinip durmak gerekiyordu.

Kendisini taşıdığı için zenciye bir yudum içki verdi.

Ev işlerine bakan Viaburi’ye süblime ve su getirterek iyice yıkandı. Bir doz klor aldı, nabzım dinledi ve ateşini ölçmek için ağzına derece koydu. İçindeki ağlayıp inleme duygularını bastırarak şezlonga uzandı. Öğle sonu olmuştu ve günlük denetleme işinin üçüncüsü tamamlanmıştı.

Ev işlerine bakan oğlanı çağırıp, Jessie’nin gelip gelmediğini araştırması için gözlem aygıtını getirmesini emretti. Viaburi, teleskopu getirip verandadan denizi gözlemeye başladı.

“Uzakta bir karaltı görünüyor. Jessie olmalı!”

Beyaz adamın yüzünde bir sevinç ışığı parıldadı.

“Eğer o gördüğün Jessie ise sana beş parça tütün veririm.”

Bir süre ses çıkmadı. Beyaz adam sabırsızlıkla sonucu bekledi.

Zenci, kesin bir şey söylemiyordu:

“Belki Jessie’dir, belki de değil!”

Beyaz adam, şezlongun kenarına kadar gelmişken, birden kayıp dizleri üzerine çöktü. Bir sandalyeye tutunup tekrar ayağa kalktı. Sıkıca tuttuğu sandalyeyi kapıya doğru iterek balkona çıktı. Yüzünden akan ter gömleğinin omuzlarını ıslatıyordu. Tekrar sandalyeye oturabildiğinde güçlükle soluk alabiliyordu .

Birkaç dakika sonra tekrar doğruldu. Zenci, elindeki teleskopun ucunu balkonun korkuluğuna dayamıştı. Beyaz adam, teleskopa yaklaşıp uzakları seyretmeye başladı. Sonunda, beyaz yelkenli tekneyi farketti:

“Bu Jessie değil. Bu Malakula!”

Tekrar şezlonga oturdu. Üç yüz ayak uzakta, dalgaların oynaştığı sahil görünüyordu. Solda, Ba~ lesuna’yı çevreleyen dalgaların beyaz çizgisi, daha yukarda, Savo Adası’mn girintili çıkıntılı silueti görünüyordu. Tam onun önünde, on iki millik kanalın öte yanında Florida Adası, sağda da, çiftliğinde çalışan yerlilerin getirildikleri, katillerin, soyguncuların, yamyamların ülkesi, vahşi Malaita Adası’nın bir bölümünün belirsiz bir görüntüsü yer ülkesi, alıyordu. Bulunduğu yerle sahil arasında, yalnızca bahçesinin bambu kamışlarından yapılmış parmaklıkları vardı.

Kapı aralıktı, hizmetçisini gönderip kapattırdı. Parmaklıkların içinde birkaç hindistancevizi ağacı bulunuyordu. Çıkış yolunun her iki yanına, iki uzun bayrak direği dikilmişti. Bunlar, on ayak yükseklikte yapma tepecikler üzerinde duruyordu. Direklerin alt yanı, beyaza boyanmış ve aralarına zincirler bağlanmış daha küçük direklerle sağlamlaştırılmıştı. Bu görünümleriyle direkler, serenleri ve yelken ipleriyle gemi direklerini andırıyordu. Direklerden birine, mavi ve beyaz kareleriyle dama tahtasına benzeyen bir bayrak asılmıştı. Diğer direkteki beyaz flama üstünde kırmızı bir yuvarlak vardı. Bu, uluslararası tehlike işaretiydi.

Çitin öteki köşesine bir atmaca tünemişti. Adam kuşu görünce hasta olduğunu anladı. Kendisinin mi, yoksa onun mu daha güçsüz olduğunu düşünmeye başladı. Aralarındaki benzerlik onu eğlendiriyordu.

işletmede çalışanlara, çalışma saatlerinin sona erdiğini ve artık barakalarına çekilmeleri gerektiğini bildiren büyük çanı çaldırtmak için ayağa kalktı. Sonra, iki ayaklı atma binerek o günün son denetleme işine başladı.

Hastane olarak kullandığı hangarda iki yeni hastaya hintyağı verdi. Bugün yalnızca üç zenci ölmüştü. Günün pek ucuz atlatılmış olmasından mutluluk duyuyordu. iyi bir gün geçirilmişti.

işe ara verilip verilmediğini anlamak amacıyla, yağı çıkarılacak hindistan cevizlerinin kurutulduğu yerleri denetledikten sonra, yasaklama emrine aldırmayıp orada saklanmaya kalkışan hasta bulunup bulunmadığını görmek için, çalışan zencilerin barındığı barakaları dolaştı.

Eve dönüşünde, işçileri denetlemekle görevli zenciden, o günkü çalışmalara ilişkin bilgi aldı, ertesi gün yapılacak işlerle ilgili emirler verdi. Ayrıca, her akşam olduğu gibi, sandalların korunduğu barınağın iyice kapandığından kesinlikle emin olmak için, sandalcıların başındaki yöneticiyi yanma çağırdı. Bu çok önemli bir önlemdi. Çünkü, sandallardan birinin kumsalda unutulması, büyük bir korku içinde yaşayan zencilerden yirmisinin, ertesi sabah sandalla birlikte ortadan kaybolması demekti. Her zencinin, çalışmasına göre otuz dolara kadar yükselen bir parasal değeri vardı, Berande çiftliğinin böylesine bir zararı kaldırabilmesi kolay olmazdı. Ayrıca, Salomon Takımadalarında bir balina sandalı ucuza satın alınamıyordu. işletme sermayesinin günden güne azalmasına aldırmamak, işletmenin ölümüne bile bile göz yummak olurdu.

Geçen hafta yedi zenci kaçıp ormana sığınmıştı. içlerinden dördü çok kötü bir durumda, ateşler içinde geri döndü. Anlattıklarına göre, öteki zencilerden ikisi, konuksever orman halkınca öldürülüp gövdeye indirilmişlerdi. Serbest kalan yedinci zencinin, kumsal boyunca başıboş dolaştığı, yurdu olan adaya ulaşabilmek için, çalacak bir sandal bulabileceğini umduğu söyleniyordu.

Beyaz adam, Viaburi’nin denetlemek için getirdiği yakılmış iki feneri gözden geçirdi. Ortalığı iyi aydınlatabilecek biçimde hazırlandıklarını görerek başını salladı. Fenerlerden biri bayrak direğine, öteki verandanın tepesine asıldı. Bunlar, Berande’nin neresine demir atılabileceğini gösteren işaret fenerleriydi. Ve bütün yıl boyunca, aynı işlem, her akşam tekrarlanıyordu.

Beyaz adam, oldukça hafiflemiş gibi içini çekerek, kendini yeniden şezlonga attı. Bugünkü işlerini tamamlamıştı.

Yanıbaşında bir tüfek duruyordu. Tabancası uzanabileceği bir yerdeydi.

Yarı uykulu, yarı baygın, bir saatlik bir süre geçti! Hiç kımıldamadan öylece duruyordu. Ancak, birdenbire canlanıp yerinden doğruldu. Arka verandadan bir gıcırtı duyulmuştu. Dinlendiği bölüm L biçimindeydi. Şezlongun bulunduğu köşe oldukça karanlıktı. Odanın ortasında; tam bilardo masasının üstünde asılı duran lamba, orayı çok iyi aydınlatıyor, ancak, ışığı kendisine kadar uzanamıyordu. Verandalar da çok iyi aydınlatılmıştı.

Hiç kımıldamadan bekledi. Arka veranda bir kez daha gıcırdadı. Artık, orada birilerinin pusuda yattığını çok iyi biliyordu. Sert bir sesle:

“Orada kim var?” diye bağırdı.

Yerden on iki ayak yükseklikte bulunan evin temel direkleri, kaçarak uzaklaşmaya çalışanların ayak sesleriyle titredi.

“İyice küstahlaşıyorlar!” diye homurdandı, “Bir şeyler yapmak gerekiyor!”

Malaita’dan yükselen dolunay Berande’yı aydınlatmıştı. Sakin havada en küçük bir kımıltı görülmüyordu. Hastane olarak kullanılan hangardan, hastaların inlemeleri geliyordu. Barakaların ottan damlan altında, ölesiye çalıştırıldıkları günün yorgunluğunu çıkarmaya uğraşan kıvırcık saçlı iki yüz yam yam uyuyordu. Ancak, içlerinde uyumayıp, fırsat kollayanlar da vardı. Başlarını uzatıp, bu hep uyanık duran beyaz adama lanet okuyan birinin dediklerin? duymaya çalışıyorlardı.

Evin dört verandası üstünde fenerler yanıyordu. Evin içinde ise, beyaz adam, tüfeği ile tabancası arasında, yarı uyur, yarı uyanık inleyip duruyor; sıkıntıdan, bir o yana, bir bu yana dönüyordu.

Ertesi sabah, David Sheldon, iyice kötüye gittiğini anladı. Bir bakışta görülebilecek kadar zayıflamıştı. Kötüye gittiğini gösteren başkaca belirtiler de vardı.

Bir süre kızgın bekledikten sonra, günlük denetleme işine başladı. Kızgınlığını sürdürmeliydi. Sağlığı yerinde olsa, başka şeyler gibi, bu gergin durumu da yeterince ciddiye almayabilirdi. Ancak, gittikçe daha kötülediği bu günlerde, onların aklını başına getirecek bir şeyler yapmak zorundaydı. Zenciler, her zamankinden daha çok homurdanmaya, meydan okurcasına davranmaya başlamışlardı. Geceleyin verandada görünmeleri —ki bu Berande’da en büyük suçtu— hiç de hayra yorulamazdı. Eğer o elini çabuk tutup, zencilerin karanlık ruhları üstünde ezici egemenliğini kuramazsa, er geç zenciler onun hesabını göreceklerdi.

Düş kırıklığına uğramış olarak evine döndü. Zencilere iyi bir ders vermek için kolladığı fırsatı yakalayamamıştı. Ne bir terslik yapan çıkmıştı, ne bir karşı gelen. Hastalığın yayılmasından bu yana böyle tatsız olaylar çıkmıyordu. Bu sessizlik oldukça düşündürücüydü. Gittikçe daha sinsileşmelerinin altında kötü şeyler yatıyor olmalıydı. O gece, evden içeri girmelerini bekleyip, bir ikisini öldürmediğine çok üzülüyordu. Bu onlar için kanla yazılmış yeni bir ders olacaktı.

İki yüz kişiye karşı tek başınaydı. Çoğu zaman, hastalığın kendisini de altedip, zenciler karşısında güçsüz ve savunmasız bırakmasından korkuyordu. Onların çiftliği bastıklarını, depoyu yağmaladıklarını, evleri yaktıklarını ve Malaita’ya kaçtıklarını görür gibi oluyordu. Dumanları tüten kurutulmuş kafasının bir yamyam köyünün kayıkhanesini süslediğini düşünüyor, tir tir titriyordu. Jessie gelmediğine göre, kesinlikle bir şeyler yapmak, önlem almak zorundaydı.

Çalışma saatinin başladığını bildiren çan çalmaya başladığı sırada Sheldon’a konuklar geldi. Şezlongunu verandaya taşıtmış ve orada yatmaya başlamışken kumsalda kayıklar göründü. Mızraklar, oklar, savaş topuzlarıyla silahlanmış kırk kişi, kıyıya çıkıp giriş kapısına kadar geldiler. Ancak, zencilerden yalnızca biri içeri girdi. Bu, Berande’da olduğu gibi, bin milden fazla bir alam kaplayan Salomon Takımadaları’nın her yerinde geçerli bir yasa gereğiydi.

Eve doğru yürüyen adamı tanımıştı Sheldon. Bu. Balesuna köyünün başkanıydı. Vahşi, yukarıya çıkmayıp, beyaz adamla aşağıdan konuşmaya başladı. Başkanlık ettiği kendi soyundan diğer vahşilerden daha akıllı, daha bilgiliydi. Birbirine yakın küçük gözleri, ne ölçüde acımasız ve düzenbaz olduğunu gösteriyordu. Üstünde giysi olarak yalnızca bir iple, bir palaska vardı. Konuşmasına engel olduğu halde, süs olarak, burnundan çenesine uzanan, sedeften oyma bir takı takmıştı. Kulaklarındaki deliklerde, piposuyla, tütün kesesi asılıydı. Körleşmeye başlamış keskin dişleri, tütün çiğneyip tükürmekten simsiyah olmuştu.

Kendisi konuşur ya da karşısındakinin söylediklerini dinlerken, bir maymun gibi yüzünü gözünü çarpıtıyordu. “Evet” derken gözkapaklarını kısıyor, çenesini uzatıyordu. Konuşmasındaki çocuksu kibirliliğine karşılık, verandanın önünde alçakgönüllü bir boyuneğmişlik içinde görünüyordu.

Birçok yandaşı vardı ve Balesuna köyünün hem efendisi, hem de üstadıydı. Ancak, hiç kimsesi olmayan beyaz adam, Berande’nın hem efendisi, hem üstadı olmakla kalmıyor, sırasında, bu özellikleri Balesuna’ya. kadar uzanıyordu. Başkan Seelee, bu duruma yolaçan olayı hiç anımsamak istemiyordu. Beyazların huyunu suyunu o zaman kavramış Ve onlardan nefret etmeye başlamıştı. Berande’dan üç kişi kaçmış, sığınacak yer ararken kendisine uğramışlardı. Orada barındırılmaları ve Malaita’ya, geçebilmeleri için yardım etmesi karşılığında her .şeylerini vermeye hazırdılar. Bu iş ona çok kârlı görünmüş, köyü, Berande ile Malaita arasında bir geçiş istasyonu haline getirmeyi düşünmüştü.

Ne yazık ki, beyazları hiç tanımıyor, bu gibi durumlarda ne gibi bir tepki göstereceklerini bilmiyordu. Bu garip beyaz adam, bir şafak vakti ottan kulübesinin önünde belirdiği zaman, bunu çok iyi öğrenmiş oldu.

İlk anda, beyazın gelişi kendisine oldukça eğlenceli görünmüştü. Köyünde güvenlik içinde olduğundan, kimsenin kılma dokunamayacağından kuşkusu yoktu. Ancak, biraz sonra, çok büyük bir yanılgı içinde olduğunu anlamakta gecikmedi. Daha bağırmaya fırsat bulamadan, beyaz adam elindeki kelepçeyi ağzına çarpmış, köydekileri yardıma çağırmak için söyleyecekleri, gırtlağına takılıp kalmıştı. Aynı anda, beyaz adam, kulağına bir yumruk patlatmış, feleğini şaşırtıp, baygın yere uzatmıştı. Tekrar gözlerini açtığında, kendini beyaz adamın sandalında, Berande’a götürülür bulmuştu.

Berande’da ona aşağılık bir zenci gibi davranılmıştı. Ellerine ve ayaklarına kelepçeler takılmış, acımasızca zincire vurulmuştu. Kaçak üç zenci geri getirilmedikçe özgürlüğüne kavuşamayacaktı. Ayrıca, korkunç beyaz adama, on bin hindistancevizlik bir ceza ödemek zorundaydı.

Bu olaydan sonra Malaita’ya kaçmak isteyenlere yardımdan kesinlikle kaçınmıştı. Bunun yerine daha akıllıca bir iş yapıyordu. Kaçakları yakalayıp beyaz adama teslim ediyor, yaptığı işe karşılık, her kaçak için bir sandık tütün alıyordu. Üstelik beyaz adamla, da iyi geçinmiş oluyordu.

Ancak, bir fırsat çıksa da, beyaz adam hastayken bir eline geçse, ya da ormanda ayağı sürçüp bir yere düşse, hemen gırtlağına çöküp kafasını keserdi. Bu kafaya Malaita’da büyük değer biçileceğinden de hiç kuşkusu yoktu.

Seelee, Sheldon’a sevindirici haberler getirmişti. Yedinci kaçak yakalanmıştı. Şimdi yanlarındaydı. Orada, kapının önünde duruyordu. Kaçağın kolları hindistancevizi ipleriyle bağlanmıştı. Güçlü bir adamdı. Kendini yakalayanlarla boğuşmaktan bedeni kan içinde kalmıştı.

“Senin iyi biri olduğunu biliyorum Seelee!”

Sheldon bunları söylerken, başkan Seelee, kendisi için getirtilen, dörtte bir su bardağı dolusu sert içkiyi yuvarlamakla uğraşıyordu.

"

Dehşet Ülkesi kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıda senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

idefix trendyol D&R kitap365
beğendiniz mi?

Dehşet Ülkesi