Yanlış bir aşk, terk edilmişliğin hüznü, müziğin eşlik ettiği hayaller, parasızlıkla sarsılan hayatlar ve bitmeyen mutluluk arayışları… İlk romanı Git Kendini Çok Sevdirmeden’le büyük beğeni toplayan Tuna Kiremitçi, bu sefer bir müzisyenin dünyasını anlatıyor. Memet Olcay’ın gücünü ve zayıflığını, pazar günleri buluştuğu kızıyla yeniden keşfettiği İstanbul’u, ortadan kaybolan arkadaşını ararken bulduğu aşkı ve yaptığı o ilk besteyi… Romanın bir tarafında bütün endamıyla hayat duruyor; öteki tarafında da elinde çalgısıyla tek başına bir adam.

Bu İşte Bir Yalnızlık Var

“Hani ıssız bir yoldan geçerken
Hani bir korku duyar da insan
Hani bir şarkı söyler içinden,
İşte öyle bir şey.”
Çiğdem Talu, 1976

Babamın anısına…

1

Ayşe odanın ortasında duruyordu. Üstünde, Orhan’ın ona üç yıl Önceki doğum gününde aldığı komik bahçıvan tulumu vardı. Kısacık kesilmiş kumral saçları uykudan yeni kalkmış gibi, diken dikendi. Geleli henüz birkaç dakika olmuştu, ama gözleri ağlamaktan kızarmıştı bile.

Bir türlü yerine oturmayan vidayı sıkmayı bıraktım, derin bir nefes aldım.

“Hayrola güzelim, ne oldu yine?”

“Olmuyor…” dedi, “Adamla konuşulmuyor, iki kelime etmeden sapıttı yine.

Tabağı fırlattı kırdı. Ben de çarptım kapıyı çıktım, iyi yapmış mıyım?”

“Çok iyi yapmışsın” dedim, “Ocakta çay var. Otur biraz dinlen.”

Kocası bir yıldır işsizdi. Müdür odasına çağırmadan önce, özel bir kursta matematik dersi veriyordu.

Herhalde söylemem lazım; Ayşe ile Orhan hayatıma yıllar önce, karımın en yakın arkadaşları olarak girmişlerdi. Sonra boşanırken hâkim kızımı Nazlı’ya verdi, onlar da bana kaldı.

Karımın o zamanki tavırlarını fazla katı bulduklarını, Nazlı’nın da onları benim tarafımı tutmakla suçladığını tahmin ediyordum. Zaten boşanmamızdan sonra ikimizle birden görüşmeye devam etmeleri de biraz tuhaf kaçacaktı, Sonuçta beni seçmişlerdi. Ben olsam beni seçer miydim, bilmiyorum.

“Senin işlerden ne haber?” diye seslendim. Artık odada değildi. Mutfak dolabında bardak arıyordu.

“Fena değil” dedi. Sesi biraz daha normal çıkmıştı bu sefer. “Bu evde temiz bardak yok mu? Kadın ne zaman geliyor?”

“Zam istedi. Ben de artık gelme dedim.”

“Aferin. Ölürsün artık pislikten.”

Manyetikler çıktıkları yere geri oturmamakta direniyordu. Biraz daha zorlarsam gitara zarar vereceğimden korkuyordum. “Anlatsana…” dedim, sesimi duyabilsin diye yükseltip. “Nasıl gidiyor lokanta?”

“Eh işte…”

“Dolu oluyor musunuz yine öğleleri?”

“Oluyoruz.”

“Yemeklerinizi beğeniyorlar mı?”

“Galiba.”

“İyi o zaman…”

Küçük adımlarla geldi, ahşap alet çantasını yere indirip çay bardağım üstüne koydu. Burnunu çekerek gülümsedi. “Ya… Bir de para kazansak tam olacak.”

“O da olur…” dedim, “Orhan da birazdan damlar bence.” “Geleceği varsa göreceği de var.”

Gitarı kaderine terk edip ayağa kalktım. “Gidip ona da bardak yıkayayım.”

“Boş ver. Bok içsin.”

Mutfağa girince kendime kızdım. Ortalık çok kirliydi gerçekten. Ayşe düşünmeye fırsat bulamasın diye içeri seslendim.

“İyi tarafı ne biliyor musun?” “Neyin?”

“İkinizin… Hâlâ kavga edebiliyorsunuz.”

“Evet…” dedi sinirli sinirli. “Yatıp kalkıp şükrediyorum.”

Bulaşık süngerini kaldırdım, altından bir hamamböceği çıktı. Böceklere hiç

dayanamam. Etrafıma bakındım. Beynine indirecek bir şey aradım. O sırada Ayşe kapıda belirdi. “Siz kavga etmiyor muydunuz?”

“Hayır bir tanem. Biz soğuk savaş dönemindeydik.” “Neye bakıyorsun öyle?”

Yanıma geldi, süngerin altında sakin sakin duran böceği gördü. “Evet” dedi, “Çok iyi etmişsin kadını gönderip.” “Halledeceğim yarın. Şuna bir şey yapsana.” “Vur kafasına.” “iyi fikir. Ne vurayım istersin?”

İncecik bir kahkaha attı. Sırtıma bir yumruk indirdi. “Ay Memet valla moral bozukluğuna birebirsin!”

“Ay o zaman buzdolabının üstünden gazete ver bana.”

Uzattığı gazeteyi askerde tüfeğimi kurarken duyduğuma benzeyen bir heyecanla kıvırdım. Arkadaki ayağım üzerinde yaylanarak kaldırdım kolumu. Tam indirecektim, omzumu tuttu.

“Şuna bak Memet, ne yapıyor?”

İkimiz birden musluğa eğildik. Hayvan, deliğin kenarındaki bir damladan su içiyordu. Dünyadaki bütün canlıların su içişleri birbirine benziyor herhalde, ilk defa normal bir şey yapan bir böcek görüyordum.

“Boş ver” dedi Ayşe, “Günah…”

Bulaşık süngerini çöpe attım. Musluğun öbür ucundan aldığım bardağı sıcak suyla yıkadım. Suyun gürültüsünden korkup kaçtı böcek efendi.

Teybe Ayşe’nin sevdiği kasetlerimden birini koydum. Üç Hürel, “Bir Sevmek Bin Defa Ölmek Demekmiş”i söylüyordu. Duvara yaslı beyaz Washburn’e uzandı.

Sap ayarı yapılacağı için tellerini çıkarmıştım. Gitarı eline aldı, teypteki müziğin ritmine uyarak çalar gibi yaptı.

“Bu iyi bir gitar mı şimdi?”

“Eh işte. İdare eder.”

“Kimin peki?”

“Borsacı bir çocuğun. Karısı doğum gününde hediye almış.”

“Ne karılar var… Hastalığı ne?”

“Sapının ayarlanması lazım.”

“Sonra da çalacak öyle mi? Borsada konser mi verecek?”

“Bilemem. Evinde tıngırdatır herhalde.”

“Arkadaşın mı?”

“Müşterim.”

Sigarasını yaktı, camı açtım. Kasım gecesinin serinliği içeri girdi. Son günlerde çok yağmur yağıyordu. Bahçedeki toprağın kokusu güzeldi bu yüzden.

“Eee?” dedim, “Niye kazanamıyorsunuz?” “Aptalız. Aldığımıza satıyoruz. Yani tam da lokanta açacak zamanmış.”

“Peki Orhan’ın kafasını bozan ne?”

“Bildiğin şeyler. Zaten kaç tane konumuz var?”

“Ona biraz daha zaman ver.”

“Bilemiyorum… içmekten beyni sünger gibi oldu.”

“Geçici bir şey… Hem böyle çok kişi var.”

“Koruma arkadaşını.”

“Olur” dedim, elimde olmadan gülümseyip. “Korumam.”

Rahat hissetsin diye işime döndüm. Gitar yola gelmiyordu. Başka alet olsa biraz daha abanabilirdim, ama Nihat Abi’nin gitarıydı. Güzellikle halletmem lazımdı.

Ayşe sırtı bana, yüzü pencereye dönük oturuyordu. Başımı çevirdiğimde, yüzünün camdaki yansımasını görebiliyordum. Yıldız tornavidam ortalarda yoktu.

“Bana bir şey çalsana” dedi.

Hiç halim yoktu. “Çalıyor ya zaten” dedim.

“Öyle değil. Sen çal.”

“Nerden çıktı şimdi?”

“Hem sen niye müzik yapmıyorsun ki artık?”

“Bilmem… Korkuyorum herhalde.”

“Şimdi önüne gelen müzisyen oluyor. Siz ne güzel çalardınız.”

Tornavidayı bulmuştum işte. Yedek tel poşetlerinden birine girmişti. “Müzisyen olmanın en kolay tarafı müzik yapmak” dedim, vidayı dikkatle çevirerek. “Geri kalanı zor.”

“Çalacak yer bulmak falan mı?”

“Hadi onu da bulduk diyelim. Kimlerle çalacaksın? Hayatta iki kişinin anlaşması

bile bu kadar zorken müzik grubuyla nasıl uğraşacaksın?”

“Nasıl uğraşıyordun peki?”

“Bilmem. Artık ihtiyarladım galiba.”

“Yani şimdi bana çalmayacak mısın?”

“Hayır.”

“Hatırım için?”

“Hayır. Git hadi ikimize çay koy. Böceğe de sor bakalım keyfi yerinde miymiş. Bir emri arzusu var mıymış.”

“Ha ha ha.”

“Asıl sana ha ha ha. Ocağı da kıs gelirken.”

Nihat Abi’nin gitarı, Nihat Abi’ye benziyordu, inatçıydı. Huysuzdu. Bir şeye gönlü yoksa hayatta ikna edemezdiniz. Aletin canı da akşam akşam tamirciyle falan uğraşmak istemiyordu belli ki. Birden Nihat Abi’yi özlediğimi hissettim.

Hastaneye uğramayalı günler olmuştu.

Ayşe mutfaktan döndü, elindeki iki bardaktan birini uzattı. “Afiyet olsun ihtiyar” dedi.

Gitarı duvara yasladım. Uzakta, yeşilliğin bittiği yerde yükselen blokların üzerinde bir şimşek çaktı. Gök gürültüsü o kadar güçlüydü ki oturduğumuz yerde şöyle bir sarstı bizi.

“Gidip bir baksak mı?” dedim.

“Uyumuştur” dedi, “Daha ben gelirken bir ufağı devirmişti.”

“Matematik öğretmenleri nasıl iş arar?”

“Herkes nasıl arıyorsa öyle. Devlet okulunda çalışmak istemiyor. Özel okul falan için de tanıdığın olacak.”

“Yok mu?”

“Bilmem. Aslında problem bizimkinde. Kurstaki müdür zaten ondan pek hazzetmiyordu. Sonra veliler de şikâyet etmiş.”

“Niye?”

“Sınıfta ha bire şiir okuyor diye.”

“Okunmaz mı?”

“Güzelim, karşında kapağı üniversiteye atmak isteyen yirmi tane çocuk var.

Garibanların derdi senden sınavda iki soru daha çözmelerini sağlayacak tüyoları koparmak. Burada ne işi var şiirin?”

“Vardır bir bildiği…”

“Varmış hakikaten. Görüyoruz.”

“Özel ders verse?”

“Öğrenciyi nereden bulacak?”

“Bilmem… Ben nereden buluyorum?”

“O başka. Sen meşhursun.”

Yağmur çiseleme faslını atlayarak, bardaktan boşanır gibi indi. Gürleyen gök, teybimizdeki müziği bastırıyordu. Ayşe gözlerini iri iri açmış, orada birazdan beliriverecek doğaüstü bir şeyi bekler gibi, bahçenin üzerindeki karanlığa bakıyordu.

“Ne biçim yağmur bu? Hiç romantik değil” dedi. “Çamaşırları toplamam lazım” dedim.

İçini çekti. “İyi. Gideyim artık. Şimdi evin her tarafı sızdırmaya başlar.”

Ayağa kalktık. Kaseti ödünç verir miyim diye sordu. “Al senin olsun” dedim.

Bugüne kadar dinlediğim Üç Hüreller beni ölene kadar idare ederdi.

Çamaşırları astığım yere gitmek için binanın etrafında bir tur atmam lazımdı.

Botlarımı ve yağmurluğumu giydim. Ayşelerin katına evin dışındaki dar merdivenden çıkılıyordu. Ona da şemsiyemi verdim. Merdivenin önüne gelince bir şey söyleyecek oldu, sonra vazgeçip gülümsedi. Yağmur altında böyle gülümsemek ona yakışıyordu. El salladım, sonra sırtımı dönüp çamaşırlarıma koştum.

2

Linda ve ailesi, Boğaz’ın karşı kıyısında yüksek duvarlarla çevrili bir yalıda oturuyordu. Dışarıdan bakınca yalının güzelliği pek anlaşılmıyordu. Oysa kapı ile bina arasında, ağaçlar içinde bir bahçe vardı. Rüzgârın ıslak yapraklarla tembel tembel oynadığı, insana kendini iyi hissettiren bir bahçeydi. Her an bir köşeden bahçıvan kıyafetiyle Sami Hazinses çıkabilirdi sanki. Bahçenin arka tarafında küçük bir havuz, havuzun yanında da genişçe bir kameriye görünüyordu.

“Linda yeni uyandı” dedi annesi. Ben yaşlarda, bakımlı bir kadındı. Saçları uzun ve gece gibi karanlıktı kadının. Fiziğine hâlâ güvendiğini gösteren bir kot ve uçuşan bir gömlek giymişti: “Şimdi iner aşağı. Sıcak bir şey?”

Burada olmayı seviyordum. Elimde gitarım, geniş salonda Linda’yı beklerken kendimi eski zamanlardaki piyano hocalarına benzetiyordum. Ayrıca iyi para veriyorlardı. O zenginliğe rağmen fena insanlar sayılmazlardı. Hayatta onlardan çok fazla tanımamış olduğum için herhalde, zenginlerden korkardım ben.

“Linda bize kasetinizi dinletti” dedi Riella Hanım, çay fincanımı kendi elleriyle doldururken.

“Halbuki iyi bir evlada benziyor” dedim. “Yapmayın…” dedi, bilmiş bilmiş gülümseyerek. “Babasıyla biz çok beğendik. Çok güzel şarkılarınız var.” “Aslına bakarsanız bırakalı çok zaman oldu.” “Bence yeniden başlayın.” “Bilemiyorum.”

“Başlamalısınız. Hem belki bir gün bize konser de verirsiniz.”

Sıkılmaya başlamıştım. En sevimli gülümseyişimi takındım hemen. “Belki bir gün…” dedim, “Niye olmasın?”

Linda on dört yaşındaydı. Doğuştan kördü çocuk. Kendi icadımız olan bir çalışma tarzımız vardı. Birlikte beste yapıyorduk. Önce o bir satır uyduruyordu, sonra ben. Kuralımız, her satırın bir öncekini tamamlamasıydı. Bazen ortaya nakaratıyla falan gerçekten besteye benzer bir şey çıkıyordu. Eğer Linda’nın hoşuna gitmişse, küçük teybi çalıştırıp kasete kaydediyorduk. Güzel, hüzünlü bir sesi vardı. Üstelik beni meşhur biri zannediyordu. Kendi çapımızda aşk yaşıyorduk.

“Biraz da sana bağlı, üzülüp üzülmemem…”

Bir zamanlar Nazlı için yazmaya başlayıp sonra yarım bıraktığım bir şarkıydı bu. Aslında basit bir melodinin sonsuza kadar tekrarlanmasından oluşuyordu.

Üstelik eski bir şarkıyı hatırlatıyordu galiba.

Ben ilk satın söyledikten sonra Linda’nın yüzüne o her zamanki ciddi ifade geldi.

Hep boşluğa bakan gözleri dışında, güzel bir yüzü vardı. Küçük parmaklarıyla sıradaki notayı basabilmek için gitarına eğildiğinde yere doğru akan uzun, siyah saçlarını seviyordum.

“Sevinip sevinmemem…”

Sözlerin mantığını kavramıştı. Hemen cevap verebilirdim aslında, ne de olsa şarkı benimdi. Ama biraz zaman kazansın diye düşünüyormuş gibi yaptım.

“Yanılıp yanılmamam.”

Müzik yapmanın insanlar üzerindeki iyileştirici gücüne defalarca şahit olmuştum, insanın elindeki aletle bir bütün haline geldiği bazı anlar vardı. O zaman tek başımıza bir varlık olmaktan çıkıyorduk. Etrafımızdaki dünyanın iyi kötü bur parçası haline geliveriyorduk. Gitarı doğal bir uzantımız gibi hissedersek eğer, gitarın yapıldığı ağacı, ağacı besleyen toprağı, toprağı var eden suyu da hissedebilirdik. Ben böyle düşünüyordum.

“Biraz da sana bağlı, gecikip gecikmemem…” “Yetişip yetişmemem…” “Sevinip sevinmemem.”

Yarım saat boyunca bunları tekrarladık. Nakaratı kıvıramadık ama. Zaten zamanında ben de kıvıramamıştım. Linda yine de sevmişti bestemizi. Teybi çalıştırıp bir kere de kayıt için çaldık.

“Size bir sır vermem lazım” dedi, dersin sonunda. “Ben çok iyi sır tutarım” dedim.

“Ben galiba âşık oluyorum.” “Daha önce hiç oldun mu peki?”

“Bilmem… Sayılmaz pek.”

“O halde kıymetini bil” dedim} saçlarım okşayıp. “Herkeste yoktur bu yetenek.”

Günün geri kalanı benimdi. Kalkıp Salacak’a gittim. Kız Kulesi’nin tam karşısındaki bir masaya oturdum. Genzimi yakan serinliğe hiç yüz vermeden çay içtim. Beni turist zanneden boyacı çocuklarla takıldım. Günler iyice kısalmıştı artık, güneş neredeyse batacaktı.

“Amca bize solo at” dedi, sarışın boyacı çocuk.

“Olmaz.”

“O zaman türkü çal.”

“Çalmam.”

“Ya ne yaparsın?”

“Al sen çal” dedim, gitarı uzatıp. Oğlan önce çekinerek baktı, sonra kılıfından çıkarıp çok değerli bir şeye dokunuyormuş gibi, boyalı elleriyle okşadı külüstürü.

Sonra da aniden şımarıp çalıyormuş gibi sallamaya başladı. Sallarken de bir telini kopardı. Kaşlarımı çattım.

“İyi bok yedin. Ne olacak şimdi?” “Affedersin amca. Pahalı mıdır?” “Bittin sen.”

“Hallederiz amca. Ödeşene kadar gel bedava boyayayım.” “Boyayacaksın” dedim, sesime zalim bir hava verip. “Ama tel yüzünden değil. Bana amca dediğin için.”

“Ya ne diyeyim?” “Abi de, Memet de.” “Ben ne bileyim senin adım?” “Sor.”

Çocuk gözlerini kısıp bir gitardan sarkan tele, bir de bana baktı. Kaçık olduğumu düşünüyordu herhalde. Dayanamayıp güldüm. Gitarı elinden alıp tekrar kılıfına soktum.

“İki ay” dedim. “Çüş! Bir ay” dedi. “Bir ay ve on beş gün.” “Bir ay artı bir hafta.”

“Tamam” dedim, “Beş hafta boyunca, haftada bir kez buraya geleceğim. Para almayacaksın.”

“Tamam. Gelmezsen hakkın yanar ama.”

“Gelmezsen ben de seni bulurum ama.”

“İyi…” dedi, kaşlarını çatıp. “Hadi uzat da ödeyelim taksidi.”

Döndüğümde, Ayşe’yi merdivende otururken buldum. Belli ki ağlamıştı.

Gülümsemeye çalışarak el salladı. Üzüntüsünü belli etmemeye çalışan kadınlar bana hep annemi hatırlatır. Sigara istedim, verdi. Merdivende yer açsın diye elimle işaret ettim. Bir süre hiç konuşmadan, yan yana oturduk. Önümüzden geçen ağaçlı yola baktık.

Üç yanımız yüksek apartmanlarla çevriliydi. Apartmanları severdim. İnsan elinden çıkma yapılar karşısında nedense kendimi daha rahat hissediyordum.

Tabiatla aram olmamıştı hiç. Arka taraftaki bahçeden bile şikâyetçiydim aslında.

Oradan içeri devamlı tuhaf böcekler giriyordu.

Bizim evse türünün son örneğiydi. Mahallede iki buçuk katlı başka bina kalmamıştı çünkü. Zaten Kâmuran Teyze de düşünmek için süre istemişti müteahhitten. Kabul etmesi büyük ihtimalle sonumuz olacaktı.

Ayşe sigarasını söndürdü, içini çekti.

“Orhan gitti.”

“Ne demek gitti?”

“İşte…”

“Bir şey demedi mi giderken?”

“Özür diledi… Sürekli özür diledi durdu.”

“Ne zaman dönecekmiş?”

“Bilmiyorum” dedi, yanağına akan gözyaşını silerek. “Zaten dönse de almam içeri. Kurtuldum ya hayvandan!”

Ne diyeceğimi bilemedim. Orhan macera adamı değildi çünkü. Bakkala gitmek için bile on dakika düşünürdü. Ayşe’nin elini tuttum. Eli soğuktu kızın.

“Hava iyice söğüdü” dedim, “Hadi içeri.” “Sen gir. Ben biraz daha buradayım.”

“Sırtına bir şey ister misin?” “Yok… iyiyim böyle.”

Yatak odasındaki dolaptan yeşil ceketimi aldım, götürüp omzuna koydum.

Burnunu çekerek karşılık verdi. Onu merdivende yalnız bıraktım, eve döndüm.

3

Nihat Abi, uyuyordu.

Bıyıkları olmayınca, yüzü küçülmüştü sanki. Bu haliyle kendi çocukluğuna benziyordu. Panjurları hafif aralık duran pencereden giren ışık, yüzüne İlahi bir anlam veriyordu. Ajda’ların, Sezen’lerin, Mazhar’ların arkasında gitara yıllarca aşkla ve nefretle asılan koluna şimdi dandik bir serum bağlamışlardı.

“Nadiren uyanır gibi oluyor” dedi hemşire. Daha önce rastlamadığımız bir kızdı.

“Pek kimseyi tanımıyor ama.”

“Bizi tanır” dedi Altan ters ters. “Biz kardeşi sayılırız.”

Yatağın karşısındaki kanepeye oturduk. Altan benden dört beş yaş büyüktü.

Yıllarca beraber müzik yapmıştık. Artık ne zaman televizyonu açsam onu bir şarkıcının arkasında çalarken görüyordum, iyi kazanıyordu herhalde.

“İşler nasıl?” dedim, “İdare eder” dedi. “Korkma” dedim, “Borç istemem.” “Belli olmaz” dedi sırıtarak. “Elvan Perin işi ne peki?”

“Kasetinde çaldım. Sonra konsere de istediler. Bakalım…” “Yok mu aranızda bir durum?”

“Yanındaki adamı görsen… Herif Don Corleone gibi. Mecburen uslu duruyoruz.

Senin cimcime ne yapıyor?” “İyi. Bu yıl üçü bitirecek” “Vay be!” dedi, Nihat Abi’ye bakıp. “Zaman nasıl geçiyor…”

Bana bir an Nihat Abi gerçekten de cevap verecekmiş gibi geldi. Böyle durumlarda edeceği bir iki fiyakalı laf mutlaka olurdu. Muhabbet belli bir kıvama geldi mi sözü usulca ona bırakmak gerekirdi. Ama Nihat Abi yoktu.

Yanımızda değildi. Belki de kısa bir süre sonra gökyüzündeki o güzel orkestraya katılacaktı. Bizse hastane odasında çene çalan iki salaktık.

Çıktığımızda göğün rengi griydi. Çiselemişti belli ki, kaldırımlar ıslaktı. Altan her zamanki gibi acele ediyordu. Prova için karşıya geçecekti. Beni eve yakın bir yere bırakabilirdi yine de. Yüzyıllardır kullandığı bir Golfu vardı. Binince kendimi birden iyi hissettim. Bu arabayı seviyordum galiba. Hâlâ saat gibi çalışıyordu.

“Arabayı değiştirmemişsin” dedim.

“Düşünüyorum” dedi.

On yıldır düşünüyordu zaten. “Ne alacaksın?” dedim, “Rolls-Royce falan mı?”

“Cip.”

“A, tabii…”

“Yok be oğlum. Askeriye ciplerinden. Biraz masraf ediyorsun, çiçek gibi oluyor.”

Stadyumun yakınlarında trafiğe yakalandık. Çiseleyen yağmur altında milim milim ilerliyorduk. O sırada, olabilecek en tuhaf şey oldu. Arabanın radyosunda istasyonları tararken birden tamdık bir ses duydum. Biraz sola çevirdim düğmeyi, uykulu bir keman sesi birden Golfu doldurdu. Başımı kaldırdım, Altan’la göz göze geldik. Bir şey söylemedi. Gülümsedi sadece.

“Sana Dair” çalıyordu. Bizim şarkılardan biriydi bu.

“Bunu çok seven bir öğrencim var” dedim. “Çocukları zehirliyorsun” dedi.

Bazen Altan’ın yanında da Nazlı’yı görünce hissettiğim şeyleri hissediyordum.

İnsan birisiyle yedi yıl aynı grupta çalınca demek ki böyle oluyordu. Altan’la boşanmış bir çift gibiydik. Üzerinden çok zaman geçtiği için yaralar sarılmış, kırılanlar seloteyple yapıştırılmıştı ama.

Birkaç yıl sonra Nazlı’yla da böyle mi olacaktık? Aynı arabaya binip milattan önceki bir şarkıyı dinleyerek gülümseyecek miydik?

İstanbul trafiği giderek hızlanan yağmurun altında köprü sapağına doğru akıyordu. Bir aydır hemen her gün yağan yağmura artık alışmıştık. Ağır gelişen, dokunaklı bir filmin orta yerinde gibiydik. Bizim “Sana Dair” de film müziği olarak hiç fena sayılmazdı.

“Yağmur coşuyor” dedi, sapağa yaklaşırken. “Ya, evet” dedim. “Nasıl gideceksin eve?” “Herhalde taksi vardır.” “Nah vardır. Saf mısın sen?”

Köprü sapağını geçiverdi. Şimdi bulvardan yukarı, Levent’e doğru çıkıyorduk.

Yağmur böyle devam ederse bu ona en az yarım saate patlayacaktı. Radyonun sesini kıstım. “Provana gecikeceksin” dedim.

“Boş ver. Dokuzuncu Senfoni’yi çalmıyoruz nasılsa.”

Eve varana kadar başka bir şey konuşmadık. En son aylar önce gelmiş olmasına rağmen yolu hatırlamayı başardı. Islanmayayım diye arabayı bahçe kapısına kadar yanaştırdık. Tam iniyordum, içini çekti.

“Nihat Abi gidiyor…”

“Evet…” dedim, “Birilerine haber versek mi?”

Nihat Abi’nin bildiğimiz tek akrabası, Brüksel’de yaşayan kardeşiydi. Biz bildik bileli araları yoktu ama. Nedeni meçhuldü. Nihat Abi böyle şeyleri anlatmazdı.

“Kardeşinin telefonu var mı sende?”

“Belki Nihat Abi’nin evinde vardır. Yarın gider bakarım.”

Ben indikten sonra dönüp bir daha bakmadı. Hemen çalıştırdı arabayı, kaldırımlara çamur sıçratarak gözden kayboldu. Bu kadar duygusallık yaptığı için kendisine kızmış olabileceğini düşündüm. Ondan beklenirdi. Altan böyleydi işte.

4

Bahçeye bakan büyük odanın bir kısmı, atölyemdi. Gitarlar tezgâhın hemen yanında, tedavi sırası beklerdi. O günlerde Nihat Abi’nin kırmızısı ve borsacının beyaz gitarı dışında bir hastam daha vardı. Hafta sonları Galata Kulesi’nde turistlere çalan bir arkadaşımın aletindeki köprüleri değiştirecektim.

Gitarları seviyordum. Çalmayı hiç öğrenmemiş olsam bile severdim herhalde, insan bedenine yakışan bir tasarımları vardı. Orhan’ın da bir keresinde dediği gibi, onları güzel bir matematik şekillendiriyordu.

Tamir işine boşandıktan sonra, biraz da mecburiyetten girmiştim. Artık başka iş bulamıyordum çünkü. Oysa bir zamanlar tutulan bir müzisyendim.

Kaprissizdim, o zamanlar içki içmezdim ve benden ne beklendiğini çabuk kavrayıp ona göre davranırdım. Cazsa caz. Türküyse türkü. Ayrıca, günün birinde Wembley’de çalmak gibi müthiş fikirlerim de yoktu. Bu yüzden seviliyordum.

Sonra bir gün Ayşe ile Orhan’ın üst katma taşındım. Birazcık malzeme topladım kendime, tezgâhımı kurdum. Atölye sahibi hayırsever bir arkadaşım yetişemediği tamir işlerini bana kaydırmaya başladı.

Nazlı’yla yeni boşanmıştık. Bu iş beni en azından içkiden uzak tutacaktı.

Altan’ın arabasından inip evime girdiğimde, ortalığı toplanmış buldum. Kokudan anladığıma göre mutfak ilaçlanmıştı. Bir an için, gündelikçi kadının zamdan vazgeçip geri döndüğünü sandım. Sonra bu düşünce saçma geldi. Ondaki anahtarı almıştım çünkü.

Ayşe üst katın kapısını üstünde boyacı tulumuyla açtı. Yüzünün her tarafında mor damlalar vardı.

“Memet!” dedi gülerek. “Gel de ne yaptığıma bak!”

Ev boya kokuyordu. Bütün eşya, arka odaya yığılmıştı. Merdivenim, salonun ortasında duruyordu. Yerler gazete kaplıydı. Duvarların büyük kısmı şimdiden morarmıştı bile.

“Nasıl ama?”

“Boya için çok iyi bir hava değil sanki” dedim.

“Beğenmedin mi?” dedi.

“Beğenmedim demedim. Boya işi yağmur yağarken yapılmaz da pek…”

“Bugün yağmur yağar, yarın bilmem ne olur. En iyisi hiç ertelememek.

Merdivenini sormadan aldım, kızmamışsındır inşallah.”

“Hayır” dedim. Ona kızmak insanın elinden gelmiyordu. “Bakalım Orhan ne diyecek mora.”

“Ne derse desin. Hem artık o yok ki.”

Giden Orhan, mor boya… Durum normal değildi. Gözlerine bakıp gülümsedim.

“Konuşmak ister inisin?”

“Ne konuşacağız?”

“Kocanla bugün hiç görüştünüz mü?”

“Anlamıyorsun galiba” dedi, gözlerini kırpıştırarak. “Arkadaşın gitti. Beni terk etti.”

Arka odadan iki sandalye alıp salona döndüm. Onların dairesi benimkinden bir oda daha büyüktü. Çatı katında da Kâmuran Hanım, dokuz kedisiyle beraber yaşıyordu. Yaşlı kadın binayı ne zaman yıktıracağını düşünüyordu. Başımıza bir de o iş gelse tam olurdu şimdi.

“İşe niye gitmedin?”

“Kendime izin verdim.”

“Boya için mi, temizlik için mi?”

Güldü. “Aslında boya için. Evinin hali de feciydi ama.”

“Bence akşama kadar bekleyelim. Olmazsa bir şeyler yaparız. Eşyalarını falan aldı mı?”

“Bak Memet. Koskoca insanlarız, değil mi?”

“Seni nasıl sevdiğini biliyorsun. Bu geçici bir dönem, işsizlik yüzünden.”

“işsiz bir sürü insan var.”

“Bunu bir sınav kabul et.”

“Ben onun öğrencisi değilim, Memet.”

“Sınav ikiniz için de geçerli. Yan yana olacaksınız ki birbirinize kopya verebilesiniz.”

Uzatmak anlamsız olacaktı. Baş belası gitmişti ve kız biraz kafa dinlemek istiyordu, ilk başta hep böyle olur. Sırtından tonlarca yük kalktığını hisseder insan.

Tiner kokan bir beze ellerini sildi. “Kuzum, aç mısın?” dedi. Kendini neşelendirmek istediğinde eski filmlerdeki gibi konuşurdu hep.

“Bilmem. Aslında bugün bir şey yemedim.”

“Zavallıcık” dedi, Adalet Cimcoz’un sesiyle. “Size harikulade bir yemek hazırlayacağım. Lakin burada şartlar pek müsait değil. Dairenize gitmemiz lazım. Cüretimi mazur görün.”

Buzdolabını boştu. Manzarayı kurtaran kahvaltılıkları da Ayşe bugün atmıştı.

Dolabın içi her zamankinden acıklı görünüyordu. Ayşe yeniden yukan çıktı, on dakika sonra elinde torbalarla ve her tarafından sular damlayarak döndü.

“Kutuplardaki buzlar eriyor!” diye söylendi, “Yoksa bu kadar yağmur hiç normal değil.”

“Ne bunlar?”

“Bizim lokantadan. Tavuk şinitzel, rosto, patates püresi, amerikan salatası, beyaz şarap, peynir… Bir şeyler çıkar herhalde.”

Aylardır tek damla içki içmemiştim, iyi bir bahanem de olmamıştı. Orhan’ın gitmesi iyi bir bahane değil miydi?

“İstersen kola da var.”

“Tamam…” dedim, kızardığımı hissederek. “Ben de kola içerim.”


Merhaba bu sayfayı daha önce ziyaret ettiğin için bu kitabı okumuş olabileceğini düşündük. Dilerseniz yeni kitaplara göz atabilir ya da rastgele bir kitap seçebilirsin. Aşağıdaki kutucuğu kullanarak hızlı bir arama da yapabilirsin.


"

Bu İşte Bir Yalnızlık Var kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiysen senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

pttavm D&R

beğendiniz mi?

Bu İşte Bir Yalnızlık Var