Devrimden Önceki Gün

Ursula Le Guin, ilk olarak 1974 yılında Galaxy Science Fiction dergisinde yayınlanan öyküsü Devrimden Önceki Gün’de, artık bir klasik haline gelen muhteşem romanı Mülksüzler’de resmettiği anarşist toplumun temellerinin atıldığı Devrim’e önderlik eden Odo’nun hikayesini anlatıyor.

Devrim’den önceki günün hikayesini… İyi okumalar!


“Le Guin kalemini nadiren rastlanan ahlaki ve psikolojik bir entelektüellikle kullanıyor… masallar yazıyor: olağanüstü bir giriftliğe ve muazzam bir yaratıcılığa sahip masallar.” -Newsweek

“Ursula Le Guin’in anlatısı ışık ve zekâ saçıyor. Öykü edebiyatını şiir seviyesine ulaştırmayı ve alegorinin yoğunluğunda sıkıştırmayı başarıyor.”
-Jonathan Lethem

“Muhteşem bir öykücü… Anlatısı, Borges’de olduğu gibi, spekülatif kurgu ile gerçekçilik arasında yükselen duvarlardaki çatlaklarda hayat buluyor.”
-San Francisco Chronicle Book Review

“Le Guin’in yaptığı şeyi yapabilecek başka birini tanımıyorum. Onun yazdıkları muhteşem derecede yalın ve gün ışığı kadar berrak, Buddha’nın gülüşü gibi: neşeli bir ciddiyete sahip, bir şakadan ibaret olan hayattan zevk alıyor. Le Guin aşk hakkında yazıyor, saflık ve yalınlıkla aşkı ve aşkın zapt edilmeyi reddedişini kaleme alıyor ve bunu çok güzel bir şekilde yapıyor.”
-Nicola Griffith


Paul Goodman’ın (1911-1972) anısına…

Mülksüzler adlı romanım kendilerine Odocular adını veren küçük bir dünya dolusu insan hakkındadır. Adlarını, toplumlarının kurucusu olan, bu romanda geçen olaylardan birkaç nesil önce yaşamış, dolayısıyla burada anlatılan olaylarda fiilen yer almayan fakat her şeyi başlatan kişi olması sebebiyle varlığı örtük olarak her satırda hissedilen Odo’dan almışlardır.

Odoculuk anarşizmdir. Cebinde bombayla gezmek, yani terörizm anlamında bir anarşizm değil, zira kendini hangi isimle yüceltmeye çalışırsa çalışsın bunun adı terörizmdir. Aşırı sağın sosyal-Darwinci ekonomik “liberteryanizmi” anlamında bir anarşizm de değil, ilk ifadesini erken Taocu düşüncede bulan ve Shelley, Kropotkin, Goldman ve Goodman tarafından yorumlanan anarşizm. Anarşizmin başlıca hedefi otoriter Devlet’tir (ister kapitalist, ister sosyalist olsun); başlıca ahlaki ve pratik ilkesi işbirliğidir (dayanışma, yardımlaşma). Tüm siyasal teoriler arasında en idealist olanı ve bana göre en enteresan olanıdır.

Bu teoriyi, daha önce yapılmadığı üzere, bir roman kurgusu içine yerleştirmek, kendi adıma, aylar boyunca bütün zamanımı ayırmamı gerektiren uzun soluklu ve zor bir işti. Bitirdiğimde kendimi kaybolmuş, sürülmüş, yerinden edilmiş hissediyordum. Bu yüzden, Olasılık Körfezi’nin ötesinden, gölgelerin içinden çıkıp gelerek bir öykü -yaratmış olduğu dünya hakkında değil, kendisi hakkında bir öykü- yazmamı istediği için Odo’ya minnettarım.

Bu öykü, Omelas’ı ardında bırakıp gidenlerden biri hakkındadır.

Boş bira şişesi dolu kasalarıyla taş döşeli sokaklardan geçen kamyonlar gibi ortalığı inleterek nutuk çeken konuşmacının gür sesi, yassı kaldırım taşları misali birbirine bitişmiş insan kalabalığının üzerinde yankılanıyordu. Taviri salonun diğer tarafında bir yerdeydi. Ona ulaşması gerekiyordu. Sımsıkı kenetlenmiş siyah giysili insanların arasından kıvrılarak yol açmaya çalışıyordu kendisine. Ne söylediklerini duyuyor, ne de yüzlerini görebiliyordu; yalnızca alabildiğine yankılanan bir ses ve öne doğru, birbirleri üzerine yığılmış bedenler. Taviri’yi göremiyordu, boyu çok kısaydı. Bir ara tam önünde siyah ceketli koca bir göbek ve geniş bir omuz görür gibi oldu, yolunu kapatıyordu. Taviri’ye ulaşması gerekiyordu. Kan ter içinde kalmıştı. Bütün gücünü toplayıp sıkı bir yumruk savurdu. Sanki taşa vurmuştu yumruğunu, adamın kılı bile kıpırdamadı, fakat yolunu kapatan o devasa ciğerlerden dışarı savrulan heybetli bir ses, bir kükreyiş, başının üzerinden geçti. Çareyi başını omuzlarına gömmekte buldu. Neyse ki çok geçmeden kükreyişin muhatabının kendisi olmadığını anladı. Herkes bağırıyordu. Konuşmacı bir şey söylemişti herhalde, vergiler ya da karanlıklar hakkında güzel bir şey. Coşkuyla o da katıldı bağıranların arasına “Evet! Evet!” ve sonra kalabalığı yararak Parheo’daki Alay Talim Sahası’nın geniş arazisine çıktı. Akşam göğü, başının üzerinde renk vermeden ufka doğru uzanıyor, etrafını saran kuru, beyaz, tomurcuksuz, uzun boylu otlar rüzgârda sağa sola savruluyordu. Bunlara ne denildiğini bir türlü öğrenememişti. Çiçekler başının üzerinde sallanıyor, her akşam hava kararırken tarlaları döven rüzgâra boyun eğiyorlardı. Koşarak geçti aralarından, yana doğru devrilen boyunları o geçtikten sonra sessizce ayağa dikilip sallanmaya devam ettiler. Taviri, ne zaman giyse bir profesöre ya da film yıldızına benzediği koyu gri, şık takım elbisesiyle uzun otların arasında ayakta duruyordu. Mutlu görünmüyordu ama gülüyor ve ona bir şeyler söylüyordu. Sesini duyunca yaşlar boşandı gözünden ve elini tutmak için ileri doğru uzandı ama durmadı. Duramadı. “Ah Taviri,” dedi, “orada işte!” Beyaz otların tuhaf ama hoş kokusu o yürüdükçe ağırlaşıyordu. Dikenli dallar, sarmaşıklar vardı ayağının altında, tümsekler, çukurlar vardı. Düşmekten korktu, durdu.

Sabah güneşi, pırıl pırıl gün ışığı tam gözünün içine giriyordu merhametsizce. Panjurları indirmeyi unutmuştu akşamdan. Yan döndü, sırtını güneşe verdi ama sağ tarafının üzerinde rahat edemedi. Boşuna çaba. Gün başlamıştı, iki defa içini çekti, bacaklarını yataktan kaydırıp yere bırakarak doğruldu, üzerinde geceliği, yatağın kenarında kambur vaziyette oturarak ayaklarına bakmaya başladı.

Bir ömür boyunca ucuz ayakkabıların içinde hapsolmuş, ezilmiş ayak parmaklarının kenarları artık neredeyse kütleşmiş, kemikleri çıkıntı yapmış, üzerleri nasır tutmuştu. Tokmağı andıran aşık kemiklerinin üzerinde ince, kuru kırışıklıklar uzanıyordu. Ayak parmaklarının tabanındaki dar düzlükler halen zarafetini koruyordu ama rengi çamura dönmüş ayaklarının üst tarafı birbirine girmiş damarlarla kaplanmıştı. iğrenç bir görüntüydü. Üzücü, moral bozucu. Berbat. Acınası. Denediği bütün sıfatlar uyuyordu, o küçük çirkin şapkalar gibi. Çirkin, evet, o da. Kendine bak, çirkin bir şeyle karşılaş, ne boktan iş! Oysa eskiden, çirkin olmadığı zamanlar, böyle oturur, kendine bakar mıydı hiç? Ne münasebet! insanın kendi bedeni bir nesne değildir, bir aksesuar değildir, göz zevki vermekle yükümlü bir süs eşyası değildir, serişindir o, yalnızca sen, kendin. Ne zaman ki sen olmaktan çıkar, senin olmaya başlar, sahip olduğun bir şey olmaya başlar, sen de o zaman başlarsın işte onun için kaygılanmaya — Sağı solu ne durumda? idare eder mi? Biraz daha iş görür mü?

“Çok da umurumdaydı,” dedi Laia bir hışımla ve ayağa kalktı.

Birden ayağa kalkınca başı döndü. Düşeceğinden korkarak başucundaki komodine uzanıp tutundu. Aklına Taviri’ye uzanmaya çalışması geldi, rüyasında.

Ne söylemişti? Hatırlayamadı. Eline dokunup dokunamadığından bile emin olamadı. Kaşlarını çatıp hafızasını zorladı. Taviri’yi rüyasında görmeyeli uzun zaman olmuştu ama şimdi ne söylediğini bile hatırlayamıyordu!

"

Devrimden Önceki Gün kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıdaki satın alma linklerini kullanabilirsiniz.

idefix ePTTAVM trendyol D&R kitap365

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sonraki
Aylak Adam
Daha Fazla İçerik
İçdeniz Balıkçısı