Bilimkurgunun en önemli iki ödülü olan Hugo ve Nebula’yı kazanarak kısa zamanda türünün klasikleri arasına giren Karanlığın Sol Eli, dünyamıza çok benzeyen Kış adlı bir gezegende geçmektedir. Bu gezegende, yılın en sıcak zamanlarında bile yarı-kutup iklimi yaşanmaktadır ve tüm sakinleri çift cinsiyetlidir (androjen). Cinsel kimliğin bir statü ya da güç aracı olarak kullanılmadığı bu gezegende, kişiler yılın belli bir döneminde o anki hormonal durumlarına göre erkek ya da kadın olmaktadırlar.


Önsöz

Önsöz, yazarın The Language of The Night: Essays on Fantasy and Science Fiction (1979) adlı kitabından alınmıştır.

Bilimkurgu sık sık kehânete benzer bir şey olarak betimlenir, hatta tanımlanır. Bilimkurgu yazarının burada ve şimdiye ait bir fenomeni ya da eğilimi alıp, bunu dramatik etkiler yaratmak amacıyla arıtıp yoğunlaştırarak geleceğe doğru genişlettiği varsayılır. “Eğer böyle devam ederse, işte bu olacaktır.” Bir önbilide bulunulur. Uygulanan yöntem ve alınan sonuçlar, farelere aşırı dozlarda arıtılmış ve konsantre yiyecek vererek, bu yiyeceği az miktarlarda uzun bir süre yiyecek insanlara neler olabileceğini tahmin etmeye çalışan bir bilimadamınınkilere çok benzer. Sonuç neredeyse kaçınılmaz olarak kanserdir. Kehânetin sonucu da öyle. Gerçekten de kehânetlerde bulunmaya sıvanan bilimkurgu yapıdan genellikle Roma Kulübü’nün ulaştığı yere ulaşırlar; yani, insan özgürlüğünün aşama aşama yok edilmesiyle yeryüzündeki yaşamın tamamen sona ermesi arasında bir yere.

Bu, bilimkurgu okumayan birçok insanın neden bu türü “kaçış edebiyatı” olarak tanımlayıp, biraz sıkıştırılınca da “çok iç karartıcı” olduğu için okumadıklarını itiraf ettiklerini açıklayabilir.

Mantıki uç sonuçlarına götürülen hemen her şey kanserojen olmasa bile, iç karartıcı olup çıkıverir.

Neyse ki “kehânet” bilimkurgunun unsurlarından biri olsa bile hiçbir biçimde oyuna adını veren şey değildir. Böyle bir şey ne yazarın ne de okurun hayal gücünü tatmin etmeyi başaracak kadar fazla rasyonalist ve basit kaçardı. Çeşitlemeler hayatın tuzu biberidir halbuki.

Bu kitap kehânetler içermiyor. Dilerseniz onu da birçok başka bilimkurgu yapıtı gibi bir düşünce deneyi olarak okuyabilirsiniz. Mesela, (diyor Mary Shelley) genç bir doktor laboratuvarında bir insan yaratsaydı, mesela (diyor Philip K. Dick) müttefikler İkinci Dünya Savaşını kaybetmiş olsalardı, mesela şu ya da bu öyle veya böyle olsaydı, acaba neler olurdu?.. Böyle tasarlanan bir öyküde, modern romana özgü ahlaki karmaşıklıktan özveride bulunulmasına gerek olmadığı gibi, bir çıkmaz sokağa da girilmiş olunmaz; düşünce ve sezgi, sadece deneyin koşulları tarafından belirlenen sınırlar içinde (ki bu sınırlar çok geniş olabilir) özgürce hareket edebilir.

Terimin Schrödinger ve diğer fizikçiler tarafından kullanıldığı biçiminde, bir düşünce deneyinin amacı gelecek hakkında öngörülerde bulunmak değil -aslında Schrödinger’in en ünlü düşünce deneyinin gösterdiği gibi kuantum düzeyinde “gelecek” öngörülemez— gerçekliği, mevcut dünyayı betimlemektir.

Bilimkurgu önbilici değildir, betimleyicidir.

Kehânetleri peygamberler (bedavaya); falcılar (bunlar genellikle belli bir ücret isterler, bu yüzden de peygamberlerden daha çok saygı görürler) ve fütürologlar (bu işten maaş alırlar) yaparlar. Kehânet peygamberlerin, falcıların ve fütürologların işidir. Romancıların işi değildir. Bir romancının işi yalan söylemektir.

Meteoroloji bürosu size gelecek salı havanın nasıl olacağını, Rand Şirketi yirmi birinci yüzyılın nasıl olacağını söyleyecektir. Bu tür bilgiler edinmek için yazarlara başvurmanızı tavsiye etmem. Bununla hiçbir alakaları yoktur onların. Bütün yapmaya çalıştıkları, size kendilerinin nasıl olduğunu, sizin nasıl olduğunuzu, neler olduğunu, havanın şimdi bugün, şu anda nasıl olduğunu anlatmaktır. Bak işte yağmur, işte gün ışığı! Aç gözlerini; dinle, dinle. Bunu der romancılar. Neyi görüp işiteceğinizi söylemezler. Size bütün söyleyebilecekleri bu dünyada, üçte biri uyuyarak ve düş görerek, bir diğer üçte biri de yalan söyleyerek geçirilen kendi ömürleri içinde görüp işittikleridir.

“Dünyaya karşı gerçek!” Evet. Tamamen. Kurmaca yazarları en azından daha cesur olabildikleri anlarda, gerçeği arzularlar: Onu bilmeyi, söylemeyi, ona hizmet etmeyi. Ama bunu acayip ve sapkın bir tarzda yapmaya girişirler; hiçbir zaman var olmamış ve hiçbir zaman var olmayacak kişiler, yazarlar ve olaylar uydurur, bu kurduklarını ayrıntılarıyla, uzun uzun ve bayağı da heyecanlanarak anlatır ve bütün bu yalan çıkınını yazmayı bitirdikten sonra da, işte derler, gerçek bu işte!

Uydurdukları bu yalanları desteklemek için her türlü gerçek olguyu kullanabilirler. Gerçek bir yer olan Marshalsea Hapishanesini, gerçekten yapılmış olan Borodino Savaşını, laboratuvarlarda gerçekten yapılmakta olan klonlama sürecini, gerçek psikoloji kitaplarında anlatılan kişilik bozukluklarını filan betimleyebilirler. Bu doğrulanabilir yer-olay-fenomen-davranış ağırlığı okura, okuduğu şeyin katıksız bir uydurma, o yeri yurdu bilinmeyen bölgeden, yani yazarın zihninden başka hiçbir yerde geçmeyen bir tarih olduğunu unutturur. İşin aslı, bir roman okurken deliririz biraz, kafayı buluruz. Olmayan insanların varlığına inanırız, seslerini duyarız. Onlarla birlikte Borodino Savaşını seyredalar, Napolyon bile oluruz. Aklımız başımıza (çoğunlukla) kitabı kapadığımızda gelir.

Gerçekten saygın hiçbir toplumun, yazarlarına güvenmemiş olması hayret edilecek bir şey değil yani.

Ama başı belada, serseme dönmüş, bir kılavuz arayışı içinde olan toplumumuz zaman zaman tamamen yanlış bir şey yaparak sanatçılarından medet umuyor, onları peygamber ve fütürolog niyetine kullanıyor.

Sanatçıların özel bir görme gücüne sahip olamayacaklarını, esinle dolup ötelere uzanamayacaklarını, Tanrı’nın onlar aracılığıyla konuşamayacağını söylemiyorum. Bütün bunların olduğuna inanmasalardı, kim sanatçı olurdu ki? Tanrının kendi dillerini, kendi ellerini kullandığını hissettikleri için bunların olduğunu bilmeselerdi? Belki sadece bir kere, bütün hayatları içinde bir kere yapar Tanrı bunu. Ama bir kere yeter.

Bu yüke ve ayrıcalığa sadece sanatçının sahip olduğunu da söylüyor değilim. Gece gündüz çalışarak, uyurken ve uyanıkken, esinin gelmesi için tetikte duran bir başkası da bilimadamıdır. Pisagor bunu gayet iyi biliyordu: Tanrı düşlerle olduğu gibi geometrik şekillerle de, seslerin uyumunda olduğu gibi katıksız düşüncenin uyumunda da, sözlerle olduğu gibi sayılarla da konuşabilir insanla.

Ama sözlerdir bütün kargaşa ve belanın kaynağı. Şimdilerde bizden sözlerin sadece bir tek şekilde, işaretler olarak işe yaradığını düşünmemiz isteniyor. Felsefecilerimiz, bazıları en azından, bir sözcüğün (cümlenin, önermenin) sadece bir tek anlamı olduğu, rasyonel zekâ tarafından korunabilecek bir olguya işaret ettiği, mantıksal olarak sağlam ve ideal olarak da nicelikselleştirilebilir olduğu zaman bir değeri olduğuna inandırmaya çalışıyorlar bizi.

Apollo, ışığın, aklın, orantının, uyumun ve sayıların tanrısı olan Apollo, tapınırken kendine çok yaklaşanları kör eder. Güneşe çıplak gözle bakmayın. Her fırsat bulduğunuzda karanlık bir bara gidip Dionysos’la beraber kafaları çekin.

Tanrılardan söz edene bakın: Ben, bir ateist. Ama aynı zamanda bir sanatçıyım ben, o yüzden de yalancıyım. Söylediğim her şeyden şüphe edin. Gerçeği söylüyorum.

Anlayabildiğim ya da ifade edebildiğim tek gerçek, mantık açısından tanımlanacak olursa bir yalan. Psikoloji açısından bir simge. Estetik açısından bir metafor.

Sistemler biliminin büyük mahşeri grafiklerini sergilediği Fütürolojik Kongrelere davet edilmek, gazetelerin 2001 yılında Amerika’nın nasıl olacağı konusunda bir-iki çift laf etmenizi istemesi falan hoş şeyler de, feci bir hata yapılıyor. Ben bilimkurgu yazarım, bilimkurgu da gelecek hakkında değildir. Gelecek hakkında bildiklerim sizden daha fazla değil, hatta büyük olasılıkla daha az.

Bu kitap gelecek hakkında değil. Tamam, olayların Ekumen yılı 1490-97’de geçtiği söylenerek başlıyor; ama buna inanmıyorsunuz herhalde.

Tamam, kitaptaki insanlar androjen; ama, bu bin yıl içinde hepimizin androjen olacağı kehânetinde bulunduğum ya da her nedense androjen olmamız gerektiğini düşündüğüm anlamına gelmiyor. Ben sadece bilimkurguya özgü o acayip, sapkın ve düşünce -deneysel tarzda, belli havalarda, günün belli, biraz tuhaf saatlerinde bize bakarsanız zaten öyle olduğumuzu görürsünüz gibi bir gözlemde bulunuyorum. Kehânetler savurduğum, “bu böyle olacak” dediğim falan yok. Sadece betimliyorum. Psikolojik gerçekliğin bazı yönlerini romancıların hep yaptığı gibi, yani şık ve ayrıntılı yalanlar uydurarak betimliyorum.

Bir roman, herhangi bir roman okurken, içindeki her şeyin uydurma olduğunu gayet iyi bilmeli; ama okuma sırasında her kelimesine inanmalıyız. Nihayet kitabı bitirdiğimizde —iyi bir romansa eğer— onu okumadan önceki halimizden birazcık farklı olduğumuzu, sanki yeni bir yüz görmüş, sanki daha önce hiç geçmediğimiz bir sokaktan geçmiş gibi biraz değiştiğimizi görebiliriz. Ama tam olarak ne öğrendiğimizi, nasıl değiştiğimizi söylemek; bu çok zordur işte.

Sanatçı sözcüklerle söylenemeyecek olanla uğraşır.

Sanat yaptığı araç kurmaca olan sanatçı ise bunu sözcüklerle yapar. Romancı, sözcüklerle söylenemeyecek olanı sözcüklerle söyler.

Sözcükler böylesine paradoksal bir biçimde kullanılabilir. Çünkü anlamsal kullanımlarının yanı sıra, simgesel ya da metaforik bir kullanımları da vardır. (Bir de sesleri vardır; dilbilimci pozitivistlerin pek ilgilenmediği bir olgu bu. Bir cümle ya da paragraf müzikteki bir akora ya da armoni dizisine benzer: Yüksek sesle okunmuyor olsa bile anlamı pür dikkat bir zekâyla değil de pür dikkat bir kulakla daha net kavranabilir.)

Bütün edebiyat metafordur. Bilimkurgu metafordur. Onu diğer, daha eski kurmaca biçimlerinden ayıran şey, çağdaş hayatımızın bazı baskın öğelerinden, bilimden, bütün bilimlerden ve teknolojiden ve bu arada görecelikçi ve tarihsel bir perspektiften çıkarılan yeni metaforları kullanmasıdır. Uzay yolculuğu bu metaforlardan biridir sözgelimi, alternatif bir toplum, alternatif bir biyoloji de öyle; gelecek de bir başka metafordur. Kurmaca yapıtlarda gelecek bir metafordur.

Neyin metaforu peki?

Bunu metaforlara başvurmadan söyleyebilseydim, ben bütün bu sözleri, bu romanı yazmaz; Genli Ai de masama oturup bana ve size, biraz ciddi bir edayla, gerçeğin hayal gücüyle ilgili bir mesele olduğunu anlatmak için mürekkebimi ve daktilo şeridimi harcamazdı.

Ursula K. Le Guin (Çev. T. Birkan)

1 – Erhenrang’da Bir Geçit Alayı

Hain Arşivlerinden. Yanıtlayıcı dokümanı 01-01101-934-2-Gethen: 0llul’daki Yerleşik’e: Genli Ai. Gethen/Kış’taki Birinci Gezici’den. Hain Devresi 93. Ekumen Yılı 1490-97.

Raporumu bir hikâye anlatırmış gibi vereceğim; çünkü ana-dünyamda küçük bir çocukken Gerçeğin hayal gücüyle ilgili bir mesele olduğunu öğrettiler bana. En kesin bir olgu bile anlatılış üslubu yüzünden yok olup gidebilir ya da parlayabilir: Tıpkı bir kadının üzerinde iyice parlaklaşıp da başka bir kadının üzerinde silikleşen, toza gömülen denizlerimizin o eşsiz organik mücevheri gibi. Olgular incilerden daha kesin, daha katı ve daha gerçek değillerdir. Üstelik onlar gibi duyarlıdırlar.

Bu hikâye sırf benim hikâyem değil, anlatan da bir tek ben değilim. Doğrusu kimin hikâyesi olduğundan bile emin değilim; sizler daha iyi takdir edersiniz. Ama baştan aşağı tek bir hikâye. Kimi zaman ses değiştikçe olgular değişmiş gibi gözükürse siz en hoşunuza giden olguyu seçiverirsiniz olur biter; yine de hiçbiri yalan değil bunların ve baştan aşağı tek bir hikâye.

Hikâyem 1491 Yılının 44. gün devresinde başlıyor, bu Kış gezegeninde, Karhide milletinin takvimiyle Odharhahad Tuwa’ya veya Bir Yılı’nın baharının üçüncü ayının yirmi ikinci gününe denk geliyor. Burada hep Bir Yılı’dır. Yalnızca tekil bir Şimdi’den geriye veya ileriye sayarmışçasına geçmiş ve gelecek her yıl her bir Yılbaşı’nın tarihini değiştirir. Velhasıl Karhide’nin başkenti Erhenrang’da Bir Yılı’nın baharıydı ve ben hayatımın en tehlikeli dönemini yaşamak üzereydim; ama bundan haberim yoktu.

Bir geçit alayındaydım. Gossiworların hemen ardında ve Kral’ın hemen önünde yürüyordum. Yağmur yağıyordu.

Karanlık kulelerin üzerinde yağmur bulutları, derin sokaklara yağan yağmur, içinde bir altın damarının yavaşça dolandığı, fırtınadan sarsılan taştan bir şehir. Önde sıra sıra, şaşaalı giysilere bürünmüş, yağmur altında suyun içindeki balıkların rahatlığıyla ilerleyen Erhenrang şehrinin tüccarları, zadegânı ve zanaatkârları. Yüzlerinde ciddi ve sakin bir ifade. Uygun adım yürümüyorlar. Askerleri olmayan bir geçit alayı bu. Taklit askerleri bile yok.

Ardından Karhide’nin her bir Beyliğinden ve alt-beyliklerinden gelen lordlar, valiler ve vekiller yürüyor, tek başlarına ya da beş ya da kırk beş ya da dört yüzlük gruplarla; madeni boruların, kemik ve tahtadan oyma kamışların müziğine, elektrikli flütlerin katıksız şakımasına ayak uydurmuş gösterişli bir alay. Büyük beyliklerin çeşit çeşit sancakları yağmurun bulandırdığı renk karmaşasında yolları süsleyen sarı flamalarla iç içe geçiyor, her bir topluluğun farklı müziği çarpışıyor, derin taş sokaklarda yankılanan bir sürü ritimle karışıyor.

Ardından, ellerinde parlak küreleri şimşek gibi fırlatıp yakalayıp tekrar fırlatarak havada ışıltılı haleler çizerek geçen bir grup hokkabaz. Altın rengi küreler, hepsi birden, sanki sahiden ışığı yakalamışçasına cam gibi parlıyor; güneş içlerinden geçiyor.

Ardından, sarılara bürünmüş, gossiwor çalan kırk adam. Sadece Kral’ın huzurunda çalınan gossiwor anlamsız, akortsuz bir inilti çıkarıyor. Kırkı bir arada çalındığında insanın aklını sarsıyor. Erhenrang kulelerini sarsıyor, esintili bulutlardan düşen son yağmur taneciklerini sarsıyor. Kraliyet müziği buysa eğer, Karhide’nin bütün krallarının deli olmasına şaşmamalı.

Ardından, Kraliyet alayı, şehir ve saray muhafızları, asiller ve yöneticiler, vekiller, senatörler, şansölyeler, sefirler, Kraliyet lordları: Hiçbiri birbirine adım uydurmuyor, sıraya girmeden, yine de büyük bir azametle yürüyorlar; ve aralarında Kral XV. Argaven, beyaz tünik ve gömlek ve dize kadar pantolon, safran rengi deri tozluklar ve tepeli, sarı bir başlık giymiş. Parmağındaki altın bir yüzük onun yetki nişanı ve tek süsü. Bu grubun ardında sarı zümrüt kakmalı Kraliyet tahtırevanını taşıyan irikıyım sekiz adam yürüyor. Yüzyıllardan beri hiçbir kral oturup kurulmamış bu tahtırevana, Çok Eskiler’den gelen törensel bir kalıntı sadece. Tahtırevanın yanında sekiz muhafız yürüyor. “Çatışma silahları” kuşanmışlar, bunlar da barbar bir geçmişin kalıntıları ama hiçbiri boş değil, yumuşak demir saçmalar dolu silahlarda. Ölüm Kral’ın ardından yürüyor. Ölümün ardından Zanaatkâr Okullarının, Yüksek Okullar ve Ticaret Okulları’nın ve Kral Ocağı’nın öğrencileri yürüyorlar: Beyaz, kırmızı, altın sarısı ve yeşile bürünmüş çocuklar ve gençlerden oluşan uzun sıralar; geçit alayının en sonunda da sessizce yürüyen, yavaş ve karanlık arabalar.

Aralarında benim de bulunduğum Kraliyet alayı Nehir Kapısının bitmemiş kemerinin yanında, yepyeni tahtadan bir platform üzerinde toplanıyor. Geçit alayı, Yeni Yolu ve Erhenrang Nehir Limanı’nı ve XV. Argaven devrinde, Karhide tarih kayıtlarında özel bir yer sağlayacak olan o beş yıl sürmüş büyük inşaat ve yol yapımı harekâtını tamamlayan kemerin bitirilişi şerefine. Islak ve gösterişli giysilerimiz içinde platform üzerinde tıkış tıkışız. Yağmur dinmiş, güneş tepemizde parlıyor, Kış’ın muazzam, ışıltılı, hain güneşi. Solumdaki kişiyle konuşuyorum: “Sıcak. Çok sıcak.”

Solumdaki kişi —düz ve sık saçlı, altın işlemeli yeşil deriden ağır bir kaftan, ağır beyaz bir gömlek, ağır dizlikler giymiş ve bir karış eninde ağır gümüş halkalardan bir boyun zinciri takmış tıknaz, esmer bir Karhideli- ter içinde cevaplıyor: “Sahiden öyle.”

Platformumuz üzerinde, şehir halkının yukarı çevrilmiş yuvarlak çakıl taşlarından oluşan bir yığına benzer, mika parıltısında kahverengi gözleriyle çevrili olarak tıkış tıkış bir halde dikiliyoruz.

Şu anda Kral, tahta bir köprüden, birbirine bağlanmamış payandaları kalabalığın, nehrin ve iskelelerin üzerinde yükselen kemere tırmanıyor. Tırmandıkça kalabalık dalgalanıyor ve muazzam bir mırıltıyla tekrarlıyor: “Argaven!” Karşılık vermiyor. Karşılık beklemiyorlar. Gossiworlar gürültülü, uyumsuz bir ses çıkarıp susuyorlar. Sessizlik. Güneş şehrin, ırmağın, kalabalığın ve Kral’ın üzerinde ışıyor. Duvarcılar aşağıda elektrikli bir vinç kurmuşlar ve Kral tırmandıkça kemerin kilit taşı yukarı çekiliyor, yükseltiliyor ve bir tonluk bir blok olmasına karşın hemen hemen hiç gürültüsüzce payandalar arasındaki boşluğa yerleştiriliyor. İki payandayı birleştirip tek bir şey, bir kemer haline getiriyor. Yapı iskelesinin tepesinde bir duvarcı ustası elinde bir mala ve bir kova, Kral’ı bekliyor; öteki işçiler ip merdivenlerle bir pire sürüsü gibi aşağı iniveriyorlar. Kral ve duvarcı, kendi iskeleleri üzerinde, nehrin ve güneşin arasında diz çöküyorlar. Kral malayı alarak kilit taşının harcını koymaya başlıyor. Malayı şöyle bir değdirip tekrar duvarcıya uzatmıyor, metodik bir şekilde çalışmaya girişiyor. Kullandığı harç diğer harçlardan farklı, pembemsi bir renkte. Beş-on dakika kral-arıyı seyrettikten sonra solumdaki kişiye soruyorum: “Kilit taşlarınız hep kırmızı harçla mı sıvanır?” Çünkü aynı renk, kemerin altında akıp giden nehrin üstündeki o güzel Eski Köprünün kilit taşında da görülüyor.

Esmer alnından terini silen adam -adam diyorum lafın gelişi böyle başladık bir kere— cevaplıyor: “Çok Eskilerde kilit taşları hep kan ve kemikle karışık bir harçla örülürdü. İnsan kemiği, insan kanı. Kan bağı olmazsa kemer sağlam duramaz. Artık hayvan kanı kullanıyoruz.”

Genellikle böyle konuşuyor, açıksözlü ama ihtiyatlı, ironik, sanki her şeyi bir yabancı gözüyle görüp yargıladığımın farkındaymışçasına: Böylesine yalıtılmış bir ırk ve böylesine yüksek bir mevki için eşine az rastlanır bir uyanıklık bu. O, bu ülkenin en güçlü adamlarından biri; mevkiinin uygun tarihsel karşılığını tam bilemiyorum, vezir, başbakan ya da şansölye; Karhide dilindeki karşılığı Kral’ın Kulağı anlamına geliyor. Bir Beylik Lordu ve Kraliyet Lordlarından, büyük işleri yürüten bir adam. Adı Therem Harth rem ir Estraven.

Kral duvarcılık işini bitirmiş gibi gözüküyor, ben de rahat bir soluk alıyorum; ama payandalardan oluşmuş örümcek ağı üzerinde kemerin öteki tarafına geçip —kilit taşının, ne de olsa iki yüzü var— diğer yüzünde çalışmaya başlıyor. Karhide’de sabırsızlık işe yaramaz. Yo, ağırkanlı değiller kesinlikle; ama inatçı, sebatkâr insanlar, kemerlerin uçlarını çatmayı asla yarım bırakmazlar. Sess Seti’nde toplanmış yığınlar Kral’ı işbaşında görmekten memnunlar ama ben sıkılıyorum ve terliyorum. Kış’ta daha önce hiç terlememiştim; bir daha da terlemeyeceğim; ama bu olayın tadını yeterince çıkaramıyorum. Ben Buz Çağı’na uygun olarak giyindim, güneş ışığına göre değil, üzerimde kat kat giysiler var; kumaş, yapay dokuma, kürk, deri, soğuğa karşı hazırlanmış bu kalın zırh içinde şimdi bir turp yaprağı gibi buruş buruş oldum. Dikkatimi başka yöne çekmek için platformun etrafında toplanan kalabalığı ve geçit alayındakileri, güneş ışığında hareketsiz ve parlak duran beylik ve kabile sancaklarını seyrediyor ve Estraven’e her birinin ne olduğunu soruyorum. Hepsini biliyor; oysa yüzlerce var, bazıları uzak beyliklerden, ocaklardan Pering Fırtına Sınırı ve Kerm Diyarı’nın küçük kabilelerinden gelme.

“Ben de Kerm Diyarı’ndanım” diyor bilgisine hayranlığımı belirtince. “Hem beylikleri tanımak benim işim zaten. Karhide onlardır. Bu ülkeyi yönetmek aslında lordları yönetmek demektir. Bunun yapıldığı yok ya. Şu deyişi duymuş muydunuz? ” ‘Karhide bir millet değil bir aile kavgasıdır!’ ” Duymamıştım, bunu Estraven’in uydurduğundan kuşkulanıyorum; onun damgası var bu sözde.

Bu sırada kiorremi’nin, Estraven’in başkanlık ettiği üst meclisin, bir başka üyesi kalabalığı yarıp ona yaklaşıyor ve konuşmaya başlıyor. Bu adam Kral’ın kuzeni Pemmer Harge rem ir Tibe. Estraven ile konuşurken sesi çok alçak, duruşu hafifçe umursamaz, gülümseyişi yapmacık. Güneşte kalmış bir buz gibi terleyen Estraven, buz gibi kaskatı ve soğuk duruyor ve Tibe’nin fısıltısına yüksek sesle, göstermelik kibarlığı ile ötekinin bir aptal gibi durmasına yol açan bir tonda yanıt veriyor. Kral’ın uzakta didinmesini seyrederken onları dinliyorum ama Tibe ile Estraven arasındaki husumetten başka bir şey anlayamıyorum. Her neyse beni ilgilendirmiyor zaten, ben yalnızca bir milleti miadı dolmuş bir tarzda yöneten, yirmi milyon insanın kaderlerine hükmeden bu kişilerin davranışları ile ilgileniyorum. Ekumen’de iktidar artık öyle ince ve karmaşık bir hal aldı ki ancak aynı derecede ince bir akıl işleyişini görebilir; buradaysa hâlâ sınırlı, hâlâ görünürde. Sözgelimi Estraven’in gücü karakterinin bir uzantısı gibi hissediliyor, tek bir boş hareketi yok, ağzından çıkan her sözü dinletiyor. Bunu biliyor ve bu bilgi ona çoğu insanın sahip olduğundan fazla bir gerçeklik, bir varlık katılığı, insani bir ihtişam, gerçek bir mevcudiyet sağlıyor. Hiçbir şey başarı kadar başarı sağlayamaz. Estraven’e güvenmiyorum, neyi neden yaptığı asla belli değil; ondan hoşlanmıyorum; yine de güneşin sıcaklığını hissedip karşılık verdiğim gibi, onun otoritesini de hissediyor ve karşılık veriyorum.

Tam bunu düşünürken, bu dünyanın güneşi yeniden toplanan bulutların ardına çekiliyor ve gökyüzünü karartan, aşağıdaki kalabalığı sırılsıklam eden bir yağmur serpiştirmeye başlıyor. Kral aşağı inerken ışık son bir kez daha parlıyor, beyazlar içindeki Kral ve büyük kemer, fırtınanın kararttığı göğün altında görkemli ve canlı beliriyorlar. Bulutlar toplanıyor, soğuk bir rüzgâr Liman ve Saray Caddesi’ni üfürüyor, nehir bulanıyor, ağaçlar sallanıyor. Geçit alayı bitti. Yarım saat sonrasında kar yağmaya başlıyor.

"

Karanlığın Sol Eli kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıda senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

idefix trendyol D&R kitap365
beğendiniz mi?

Karanlığın Sol Eli