Gerçeği gizleyip saklıyorsanız ya da herkesin içinde tüm açıklığıyla ortaya koyamıyorsanız, gerçeğin ne olduğunu bilmiyorsunuz demektir. Ben gerçekle yüz yüze gelmek isterim.

Benim öykülerim zalimse yaşamın kendisi de zalim demektir. Oysa ben yaşamı zalim değil de güçlü bulurum ve yapıtlarımda yaşamın bu güçlüğünü yansıtmak isterim.

Ateş Yakmak

Adam, donmuş Yukon üzerindeki anayoldan ayrıldı, dik bir bayırdaki ladin ormanlığın arasından doğuya doğru uzanan az çiğnenmiş belli belirsiz toprak yola saptı; hava soğuk mu soğuk, ortalık puslu mu pusluydu… Bayır epeyce dikti, doruğa ulaşınca saatime bir göz atmak bahanesiyle durakladı: Dokuz olmuştu. Gökyüzünde bulut mulut yoktu, gel gelelim güneş de yoktu, dahası güneşin varlığını belirtecek en küçük bir ışık kırıntısı bile yoktu. Açık bir gündü, ama güneş olmadığı için midir nedir, her şeyi cansıkıcı bir bezginlik kaplamıştı; gözle görülmez elle tutulmaz bir örtü ortalığı bir kefen gibi sarıp sarmalayarak günü karartmıştı sanki. Güneşin yokluğu adamı hiç mi hiç kaygılandırmıyordu. Güneşsiz havalara alışkındı çünkü. Günler var ki güneş yüzü görmemişti. O güleç yuvarlağın tam güney doğrultusunda, çevren çizgisinin hemen üstünde şöyle bir görünmesiyle batması için, daha birkaç günün geçmesi gerektiğini biliyordu.

Adam döndü, geldiği yöne bir göz attı. Yukon İrmağı bir mil genişliğindeki yatağı ve altında bir metre kadar buz tabakasıyla kaplı olarak boydan boya uzanıyordu. Bu buz tabakasının üstünde bir o kadar da kar vardı. Karlar bembeyaz, dalga dalga yayılıyordu. Buzların yer yer sıkışıp yükseldiği bölümlerde hoş büklümler oluşmuştu. Kuzey ve güney, göz alabildiğine bembeyaz uzanıp gidiyordu, yalnızca güneyde lâdin ağaçlarıyla kaplı adanın çevresinde döne dolaşa ilerleyen ve kuzeyde yine ağaçlar içindeki başka bir adanın yanından kıvrıla büküle dolanarak gözden yitip giden esmer bir çizgi bölüyordu bu beyazlığı… Bu esmer çizgi yoldu -anayol- güneye doğru beş yüz mil ötede Chilcoot geçiti’ne, Dyea’ya, tuzlu suya uzanırdı; kuzeye doğru yetmiş mil ötede Dawson’a, yine kuzeye doğru bin mil ötede Nulato’ya çıkardı; buradan bin beş yüz mil daha gidildi miydi Bering denizi kıyısında St. Michael’e varılırdı.

Gelgeldim bütün bunlar -taa uzaklara uzanan saç teli gibi bu ipincecik bu gizemli yol; güneşsiz gökyüzü; bu amansız soğuk; ve bu garip, bu yabanıl tekinsizlik- adamı hiç etkilemiyordu. Üstelik bütün bunlar hani öyle yıllardır alışık olduğu şeyler de değildi. Tam tersine buralara yeni gelmişti henüz, yabancıydı, bir chaqueo idi, daha ilk kışıydı. Bu ilgisizliğinin asıl nedeni imgeleminin güçsüz lüğüydü. Yaşamın olayları karşısında öyle ha deyince yelkenleri suya indirmezdi hemen, eli çabuktu, tuttuğunu koparıverirdi; gelgelelim, işin nedenini niçinini uzun boylu kurcalamaz, olayları derinlemesine çözümlemeye, anlamlarını kavramaya kalkmazdı. Sıfırın altında elli derece, eksi elli derecelik bir soğuk demekti. Bu gerçek onu yalnızca üşüdüğünü ve rahatsız olduğunu düşünmeye yöneltirdi, hepsi bu. Sıcakkanlı bir yaratık olarak dayanıksızlığını, insanoğlunun zayıflığını ve ancak belirli sıcaklık ve soğukluk sınırları arasında yaşayabildiğini düşünmeye yöneltmezdi; bu gerçekten kalkarak ölümsüzlük üzerine, insanın evrendeki yeri üzerine düşüncelere dalmazdı. Eksi elli derece demek, insanı rahatsız eden korkunç bir soğuk ve buna karşı korunmak için eldivenler, kulaklıklar, sıcacık makosenler, kalın çoraplar giymek demekti. Adam için sıfırın altında elli derece demek, yalnızca sıfırın altında elli derece demekti. Bunun başka bir anlamı olacağı aklının kıyıcığından bile geçmezdi.

Yeniden yola koyulmak için dönerken dalgın dalgın tükürdü. Keskin, kupkuru bir çıtırtı işitince irkildi. Bir kez daha tükürdü. Tükürüğü yere düşmeden havada çıtırdadı. Sıfırın altında elli derecede tükürüğün kara değer değmez çatırdadığını biliyordu. Gelgelelim bu daha havadayken çatırdıyordu. Besbelli elli dereceden daha soğuk olmalıydı, ama ısı kaç derece düşmüştü onu bilmiyordu. Aslında derecenin önemi yoktu. Henderson Irmağı’ nın sol yakasında arkadaşlarıyla buluşacağı madene gidiyordu. Onlar, Indian Creek üzerinden gitmişlerdi oraya; oysa adam kestirmeden gitmemiş, ilkbaharda Yukon adalarından ne kadar kereste çıkarılabileceğine bakmak için uzun yolu seçmişti. Saat altı dedi mi kampta olurdu; gerçi o zamana dek karanlık çoktan, bastırırdı, nasıl olsa çocuklar kamptaydı, ateş yakılmış, sıcacık da yemek hazırlanmış olacaktı. Ceketinin altındaki şişkinliği şöyle bir yokladı, öğle yemeği orada duruyordu. Çıplak etiyle gömleği arasına koymuştu paketi. Peksimetleri donmaktan korumanın başka yolu yoktu. Peksimetleri düşünürken keyifli keyifli gülümsedi; her biri domuz yağma batırılmış, aralarına da birer dilim domuz pastırması konulmuştu.

Büyük ladin ağaçları arasına daldı. Yol belli belirsizdi. Son kızağın geçişinden bu yana yarım metre daha kar yağmıştı. Kızaksız oluşuna sevindi, böyle hafif bir yükle yola çıkmakla iyi etmişti. Aslında mendiline sarılı öğle yemeğinden başka bir şey taşımıyordu. Havanın bu denli soğuk oluşuna şaşıyordu. Eldivenli eliyle uyuşmuş burnunu ve elmacık kemiklerini ovuştururken havanın gerçekten de çok soğuk olduğu sonucuna vardı. Adamın sakalları gür ve kabaydı, ama yüzündeki kıllar ne yanaklarını ne de ısırıcı havaya meydan okurcasına uzanan sivri burnunu koruyamıyordu.

Adamın hemen ardı sıra bir köpek koşuyordu; iri, yerli bir Eskimo köpeğiydi bu, safkan kurt köpeğiydi; boz renkli tüyleri, hatta huyu suyu tıpatıp kankardeşi vahşi kurta benziyordu. Hayvancağız ezilip büzülüyordu soğuğun etkisiyle. Yola çıkılacak zaman olmadığını biliyordu. Adamın aklıyla anlayamadığı şeyi o içgüdüsel olarak kavramıştı. Aslında, hava sıfırın altında elli dereceden de daha soğuktu, altmıştan da, yetmişten de… Sıfırın altında tam yetmiş beş dereceydi. Donma noktası sıfırın üstünde otuz iki derece olduğuna göre, dondurucu soğuk sıfırın altında yüz yedi derece demek oluyordu. Köpek termometreler konusunda hiçbir şey bilmezdi. Beyninde, adamın beyninde olduğu gibi, havanın korkunç soğuk oluşuna ilişkin belirli bir kavram bile yoktu belki de. Ama içgüdüsü vardı. Kendisini adamı izlemeye zorlayan ve ne olduğunu kavrayamadığı belli belirsiz bir kaygı duyuyordu; adamın, alışkın olmadığı her hareketini kolluyor, başını sokacak bir kamp bulmasını, sığınacak bir yer bulup ateş yakmasını umutla bekliyordu. Köpek ateşi öğrenmişti, ateş istiyordu; ya da karlar içine gömülerek soğuk havadan korunmak istiyordu.

Köpeğin soluğundan çıkan nem ince bir kırağı tabakası halinde tüylerinin üstünü kaplamıştı; çenesi, burnu, kirpikleri soluğundaki nemin donarak camlaşmasıyla bembeyaz kesilmişti. Adamın kızıl sakalı, bıyıkları da tıpkı köpeğinki gibi kristalleşmiş taneciklerle bembeyaz olmuştu, ne var ki adamın suratındaki kırağı tabakası daha yoğundu; nemli soluğunu her alıp verişinde kılların üstündeki buz tabakası daha da büyüyordu. Adam aynı zamanda tütün de çiğniyordu, çenesindeki buz tabakası dudaklarına kadar yanaklarını tümüyle kaplamıştı, dudaklarını iyi açamadığı için tükürdüğü tütün artıkları hemen oracığa takılıp kalıyor, bunun sonucunda da çenesinden aşağı doğru kehribar rengi tıkız bir sakal sarkıyor, uzadıkça da uzuyordu. Hani adam bir düşecek olsa buzdan sakalı da cam gibi, bin parçaya ayrılacaktı. Ama adam çenesindeki bu eklentiye aldırmıyordu bile, bu ülkede tütün çiğnemenin de böyle bir cezası vardı işte, üstelik bundan, önce de iki kez soğuk havada yolculuk etmişti. Ama o zaman hava böylesine soğuk değildi, bunu iyi biliyordu; Sixty Mile’daki termometreye göre ısı sıfırın altında elliye, elli beşe düşmüştü, bunu da biliyordu.

Ormanlık alanda birkaç mil yol aldıktan sonra yamaçtan indi, donmuş bir ırmak yatağına girdi. Burası Henderson Creek’ti, ikiye ayrıldığı yere on mil kalmıştı. Saatine baktı. On olmuştu. Saatte dört mil alıyordu. Bu gidişle saat yarımda ırmağın iki kola ayrıldığı çatal ağzında olacaktı demek ki. Öğle yemeğini orada yiyerek başarısını kutlamaya karar verdi.

Adam ırmak yatağı boyunca ilerlemeye başlayınca köpek de kuyruğunu umutsuzca sallayarak adamın ardı sıra yürüdü. Daha önce geçmiş kızakların izleri belli oluyordu; ama son kızağın geçişinden bu yana bir karış kar yağmış ve izleri belirsizleştirmişti. Bu ıssız ırmaktan bir aydır kimsecikler gelip geçmemişti. Adam durmadan ilerliyordu. Öyle uzun uzun düşüncelere dalma huyu yoktu, aslında düşünecek pek bir şeyi de yoktu; ırmağın iki kola ayrıldığı çatal ağzına varır varmaz öğle yemeğini yiyecek, saat altıda da kampta çocuklarla buluşacaktı. İki çift laf edeceği kimsesi de yoktu; olsaydı bile, ağzını sıkı sıkıya kilitleyen buzlar yüzünden konuşamazdı. Burmadan tütün çiğniyor, kehribar renkli sakalı da uzadıkça uzuyordu. Arada bir, havanın çok soğuk olduğu ve hiç böyle bir soğuk görmediği düşüncesi kafasını kurcalayıp duruyordu. Hem yürüyor hem de eldivenli elinin tersiyle burnunu ve yanaklarını ovuşturuyordu. İçgüdüsel bir itilimle yapıyordu bunu; bir sol elini bir sağ elini kullanıyordu ovuştururken. Ama ne denli ovuşturursa ovuştursun, elini çeker çekmez önce yanakları, hemen ardından da burnunun ucu uyuşuyordu. Yanaklarının donacağından hiç kuşkusu yoktu; biliyordu böyle olacağını, soğuk havalarda Bud’ın taktığı gibi bir burunluk takmadığına pişmandı. Hem insanın yanaklarını da korurdu o burunluklar. İyi ama ne önemi vardı sanki bunun? Yanak donması dediğin de neydi yani? Azıcık ağrır, sızlardı, o kadar; hiç önemli değildi.

Adamın kafası düşünceden yana bomboştu, ama gözünden de hiçbir şey kaçmıyordu; ırmaktaki değişikliklere, kıvrıntılara, dönemeçlere, ağaç kütüklerine gözlerini dört açarak bakıyor, ayağını yere basmadan önce adımını denk atıyordu. Bir ara, kıvrıntılardan birini tam dönüyordu ki tıpkı tehlike kokusu alan bir at gibi birdenbire duraladı, gerisin geri giderek tehlikeli bölgenin açığından dolandı. Irmağın dibine dek buz tuttuğunu biliyordu -bu kutup kışında hangi ırmağın suyu donmazdı ki- ama yamaçlarda yerden kaynayan suların karların altından süzülerek ırmak yatağının yüzeyindeki buzun üstüne doğru aktığım da biliyordu. En soğuk havalarda bile donmazdı bu pınarlar; ne denli tehlikeli olduklarını biliyordu. Tıpkı bir tuzak gibiydiler. Kar altındaki bu sinsi su gölcüklerinin derinliği bir parmaktan bir kulaca kadar değişebilirdi. Bu gölcüklerin üzerinde kimi zaman bir iki santimlik bir buz tabakası, bunun üstünde de kar yığınları bulunabilirdi. Kimi zaman da üst üste, bir buz bir kar olmak üzere kat kat olurdu; insan bu katmanlardan birine bastı mı birbiri ardından hepsi kırılıverirdi, o zaman da belinize dek suyun içine gömülü bulurdunuz kendinizi.

Adam bu yüzden paniğe kapılmıştı işte. Ayağının altında bir çöküntü olmuş, karlar altındaki ince buz tabakasının çatırtısını duymuştu. Böylesine dondurucu bir soğukta ayakların ıslanması büyük bir dert ve tehlike demekti. En azından kampa gecikmek demekti; çünkü ateş yakmak, çoraplarını ve makosenlerini kurutmak zorunda kalacaktı. Durdu, ırmak yatağıyla kıyıları gözden geçirdi; suyun sağdan aktığını anladı. Burnunu, yanaklarını ovuşturarak bir süre düşündü, sonra sola yöneldi, adımlarını sakına sakına, tarta tarta atıyordu. Tehlikeyi atlattığı kanısına varınca bir çiğnemlik tütün daha attı ağzına, sonra saatte dört millik yürüyüşüyle yeniden yola koyuldu.

Bundan sonraki iki saatlik yürüşü sırasında buna benzer pek çok tuzakla karşılaştı. Sinsi gölcükleri gizleyen karların genellikle tehlikeyi haber veren yumuşak, vıcık vıcık bir görünümleri vardı. Bir seferinde gölcüklerden birine ha bastı ha basıyordu ki son anda tehlikeyi seziverdi, önden gitmesi için köpeği zorladı. Ama köpek gitmek istemiyordu. Adam arkasından iteleyinceye dek bir süre ayak diredi hayvan. Sonra bembeyaz kar tabakasına doğru hızla atıldı. Buzlar birdenbire çatırdadı, köpek bir anda toparlanıp yana sıçradı, sağlam bir yere tutundu. Ön ayakları ıslanmış, ıslanır ıslanmaz da buz tutmuştu. Hayvan bacaklarındaki buzları eritmek için çabuk çabuk yalamaya başladı, sonra karların üstüne oturarak parmaklan arasındaki buz parçalarını kemirip sökmeye çalıştı. İçgüdüsel bir itilimle yapıyordu bütün bunları. Buzların orada kalması ayakların donması demekti. Hayvan bilmiyordu bunu. Benliğinin derinliklerinden kopup gelen gizli bir dürtüye uyuyordu yalnızca. Ama adam biliyordu, bu konuda birtakım görüşleri vardı; sağ elindeki eldiveni çıkararak hayvanın buzlan kırmasına yardım eti. Parmaklarının uyuştuğunu duydu, oysa topu topu bir dakika çıplak bırakmıştı, şaşılacak şeydi doğrusu. Gerçekten de çok soğuktu hava. Eldivenlerini çabucak giydi, elini hızlı hızlı göğsüne vurmaya başladı.

Saat on iki oldu, gün en parlak durumundaydı. Yine de güneş çevren çizgisinde görülemeyecek kadar güneyde, kış yolculuğunu sürdürüyordu. Yeryüzünün yuvarlaklığı Henderson Irmağı ile güneşin arasına giriyor; adam, öğleyin, apaçık gökyüzü altında yürümesine karşın yine de yere gölgesi düşmüyordu. Irmağın iki kola ayrıldığı kavşak noktasına dakika sektirmeden saat tam yarımda vardı. Yaptığı hıza epey sevindi. Bu gidişle saat altıda arkadaşlarının yanında olurdu. Ceketini açtı, gömleğinin düğmelerini çözdü, yemeğini çıkardı. Bütün bu işler topu topu çeyrek dakika sürmüştü, ama yine de çıplak parmaklarının uyuşması için yetip de artmıştı bile. Eldivenlerini giymeden çıplak parmaklarını beş on kez bacaklarına hızlı hızlı vurdu, sonra yemeğini yemek için üstü karla örtülü bir kütüğe oturdu. Parmaklarını bacağına vurduktan sonra duyduğu sızı öyle çabuk geçmişti ki, adam eni konu kaygılandı. Peksimetinden bir lokma ısıracak fırsatı bile bulamamıştı henüz. Yeniden bacağına vurdu parmaklarımı, eldivenlerini giydi, yemeğini yemek için öteki elindeki eldiveni çıkardı. Peksimetinden bir lokma koparmak istedi, ama ağzını mengene gibi sıkan buzlar engel oldu. Bir ateş yakıp buzları eritmeyi akıl edememişti. Acı acı güldü bu aptallığına, uyuşukluğun giderek yayıldığını, parmaklarının duyarlığımı yitirdiğini duyuyordu. Yetmezmiş gibi, otururken ayak parmaklarında duyduğu sızının da geçmek üzere olduğunu farketti. Isındığı için mi geçmişti acaba sızı, yoksa duyarlığını iyiden iyiye yitirmeye mi başlamıştı? Makosenlerin içinde parmaklarını oynattı, uyuşmuş oldukları sonucuna vardı.

Eldivenini çabucak giyerek ayağa fırladı. İçine bir korku düşmüştü. Ayaklarındaki sızıyı yeniden duyuncaya dek bir süre olduğu yerde tepinip zıpladı. Gerçekten çok soğuk hava diye geçirdi aklından. Sulphur Creek’deki adamın hakkı vardı, bu ülkede kimi zaman çok korkunç soğuklar olur derken doğru söylemişti demek! Gülüp geçmişti adama o zaman! İnsan kendine fazla güvenmemeli, işin aslını astarını bilmeden kestirip atmamalıydı. Hiç lâmı cimi yoktu işte, hava soğuktu, hem de buz gibi soğuktu işte! Ayaklarını yere vura vura bir aşağı bir yukarı gidip geliyor, elini kolunu sallıyordu; sonunda azıcık ısınır gibi oldu. Ateş yakmak için kibritini çıkardı. Geçen ilkbahardaki taşkın suların kucaklayıp getirdiği çalı çırpılardan kuru olanlarım topladı. Önce nazlı nazlı, az sonra da gürül gürül yanmaya başlayan koca bir ateş elde etti; ateşin sıcaklığı ile suratındaki buzlar çözüldü, böylece yemeğini yedi. Şimdilik çevrenin soğuğunu yenmişti. Köpeğin keyfine diyecek yoktu; ateşin yanana, ısınabileceği kadar yakına, tüylerinin ütülenmeyeceği kadar da yakına uzanmıştı. Adam karnını doyurunca piposunu doldurdu, bir süre oturup keyifli keyifli tüttürdü. Sonra eldivenlerini taktı, şapkasının kulaklıklarını çekti, ırmağın sola ayrılan kolunu izleyerek yola koyuldu. Köpek düş kırıklığına uğramıştı, hüzünlü gözlerle ateşten yana bakıyordu. Soğuk ne demektir, bilmiyordu bu herif. Ataları da bilmiyordu herhalde soğuğun, gerçek soğuğun, donma noktasının yüz yedi derece altındaki soğuğun ne demek olduğunu; hiçbiri bilmiyor olsa gerekti. Oysa köpek biliyordu, hem de bütün ataları biliyordu, atalarından kalmaydı bu bilgi ona. Bu derece korkunç bir soğuk varken açıkta dolaşılmayacağını iyi biliyordu. Böyle soğuklarda karın içine bir kovuk açıp içine girilir, soğuğun geldiği boşluk bir bulut perdesiyle örtülene dek beklenirdi. Ama köpekle adam arasında pek öyle sıkı bir yakınlık yoktu. Biri öbürünün kölesiydi; hayvanın gördüğü tek yakınlık kırbaçla olmuştu; kırbaçla okşanır, itilir kakılır, kırbaçlamakla gözdağı verirken gırtlağını paralarcasına bağıran adamın sert sesiyle azarlanırdı. İşte bu nedenledir ki, köpek, kaygılarını adama sezdirmeye filan kalkmıyordu. Adamın şu ya da bu durumda olması umurunda bile değildi. Ateşin yanından ayrılmak istemeyişi salt kendini düşündüğü içindi. Gelgelelim adam ıslık çalmış, kırbaç gibi şaklayan sesiyle bağırıp çağırmış, köpek de çaresiz ardına takılmak zorunda kalmıştı.

Adam bir çiğnemlik tütün daha attı ağzına; böylece kehribar rengi sakalına yeni yeni uzantılar eklemeye başladı. Islak soluğu bıyıklarını, kaşlarını, kirpiklerini minimini buz zerrecikleriyle aklaştırmıştı. Ona öyle geliyordu ki, Henderson Irmağının bu sol kolunda gizli gölcükler yoktu pek; yarım saatlik yol boyunca hiçbir belirti çarpmadı gözüne. Derken, korktuğu başına geldi. Görünüşünde kuşku çekici en küçük bir belirti olmayan yumuşak, dümdüz bir kar tabakasına gelince neye uğradığını anlamadan kendini suyun içinde buldu. Düştüğü gölcük pek derin değildi. Kendini kıyıya attı, ama daha önce olan olmuş, diz boyu ıslanmıştı.

Tepesi atmıştı, alınyazısına sövüp saymaya başladı. Kampa, çocukların yanına saat altıda varacağını umuyordu; ama bu olay en azından bir saatlik bir gecikmeye yol açacaktı; şimdi ateş yakıp makosenlerini, çoraplarını kurutmak zorundaydı. Bu derece soğuk bir havada ne pahasına olursa olsun yapmak zorundaydı bunu… ne de olsa bu kadarını biliyordu artık! Döndü, ırmak yatağının kıyısındaki sete tırmandı. Tepedeki çamların altında, ağaç gövdelerine takılmış olan taşkın sularının getirdiği kuru dal parçacıkları buldu; çalı çırpı arasında ayrıca geçen yıldan kalma odunlar, ince ince kuru otlar vardı. Karın üstüne kalın dal parçalarını yerleştirdi; böylelikle ocak temeli sağlamış oluyordu, çünkü bunları koymasa alevlerin sıcaklığıyla karlar erir, ateşi söndürürdü. Cebinden bir kayın kabuğu çıkarıp kibritiyle yaktı. Kuru kayın kabuğu kâğıttan daha çabuk tutuşmuştu. Bunu kalın dallardan yaptığı ocak temeline yerleştirerek küçük alevi ince dallar ve tutam tutam kuru otlarla besledi.

Büyük bir özenle, ağır ağır yapıyordu bu işi; durumunun ne denli tehlikeli olduğunu biliyordu. Ateş canlandıkça daha iri dallar atıyordu. Karların üstüne bağdaş kurdu; yanı başındaki çalı çırpı yığınının arasından dalları çekip çıkardı, ateşi bunlarla besledi. Başarısızlığa uğramaması gerektiğini biliyordu. Sıfırın altında yetmiş beş derecede, hele bir de ayaklan ıslanmışsa, ne yapıp yapıp ateşi ilk deneyişte yakmalıydı insan. Ama yok eğer ayaklar kuruysa ve ateş de yakamamışsa, yarım mil kadar koşarak ayaklardaki kan dolaşımı hızlandırılabilirdi. Gelgelelim sıfırın altında yetmiş beş derecede ıslak ve ha dondu ha donacak ayaklarla koşarak kan dolaşımını yeniden sağlamak çok zordu. Ne denli hızlı koşarsa koşsun ıslak ayaklar yine de donardı.

Bütün bunları biliyordu adam. Sulphur Creek’ deki ihtiyar, geçen sonbahar bir bir anlatmıştı ona her şeyi; verdiği öğütlerin değeri yeni yeni dank ediyordu adamın kafasına. Ayakları tüm duyarlığını yitirmişti. Ateş yakmak için eldivenlerini çıkarır çıkarmaz parmakları uyuşuvermişti. Saatte dört millik bir hızla yol alırken yüreği bedeninin her yanına kan pompalayabiliyordu. Ama verdiği molayla birlikte pompalama işi de yavaşlayıvermişti. Soğuk gök kubbe yeryüzünü bu en korunaksız uç noktasına abandıkça abanıyor ve bu korunaksız yerde dımdızlak kalan adam soğuğun o dondurucu şamarını tüm ağırlığıyla yiyor, taa iliklerinde duyuyordu. Kanı çekilmişti soğuktan. Tıpkı şu köpek gibi kanı da canlıydı, o da köpeğin yaptığı gibi soğuktan kaçmak, bir yerlere gizlenip korunmak istiyordu. Saatte dört mil hızla yürürken güm güm atan yüreği vücudunun her yanına kan göndermekten geri durmamıştı, ama şimdi geri çekiliyor, damarlarının en kuytu köşelerine kaçıyordu. Kanın yokluğunu ilkin; ıslak ayaklan duymuştu, hızla uyuşuyorlardı; çıplak parmakları duyarlığını her an biraz daha yitirmekteydi. Burun ve yanaklar donmak üzereydi; kanı çekildikçe, tüm vücudu baştan aşağı ürperiyordu.

Ama vartayı atlatmış sayılırdı. Ayak parmakları, burnu, yanakları ufak tefek donmalarla tehlikeyi savuşturmuş olacaktı; çünkü az sonra harıl harıl yanmaya başlayacaktı ateş. Parmak kalınlığında dallarla besliyordu ateşi. Hele azıcık daha yansın, o zaman bilek kalınlığında dallar atacaktı; sonra da ıslak makosenlerini, çoraplarını filan çıkarıp kurutacaktı. Onlar kuruyadursun, çıplak ayaklarını uzatıp bigüzel ısıtacaktı, hiç kuşkusuz; daha önce ayaklarını karla ovuşturacaktı. Ateşi yakmıştı işte, başarmıştı. Paçayı kurtarmıştı artık. Sulphur Creek’ deki ihtiyarın uyarıları geldi aklına, gülümsedi. Ne demişti ihtiyar bilgiç bilgiç? Sen sen ol, sıfırın altında elli derecelik bir soğukta sakın Klondike bölgesinde tek başına yolculuk edeyim deme!.. Pöh! Kendisi ortadaydı işte, yapayalnızdı, üstelik kazaya uğramış ve kurtulmayı da başarmıştı. Şu yaşlı heriflerin de kocakarıdan farkı yok hani diye geçirdi akından. Elverir ki soğukkanlılığını yitirme, kendini kapıp koyverme hemen, bak o zaman nasıl kurtulursun. Her babayiğitin harcı değildi bu, erkek adam ona buna kulak asmadan tek başına yollara düşebilirdi… Allah allah, burnuyla yanaldan ne kadar da çabuk donuyordu öyle. Parmaklarının böyle kaşla göz arasında cansızlaşacağı doğrusu ya hiç aklına gelmemişti. Gerçekten de iyice ölgünleşmişti parmaklan; kendinden birer parça olmaktan çıkmışlar da iyice uzaklaşmışlardı sanki; dallan tutuncaya dek akla karayı seçti. Elini bir çırpıya değdirince ona dokunup dokunmadığını kavrayabilmek için bakması, gözleriyle görmesi gerekiyordu. Parmak uçlan ile beyni arasındaki iletişim kesilmişti sanki.

Ama olsun varsın, önemi yoktu. Nasıl olsa gürül gürül yanıyordu ateş; oynaşan alevlerin çıtırtısı yaşama umudu veriyordu. Makosenlerinin bağcıklarını çözmeye başladı. Buzdan kaskatı kesilmişlerdi; kalın Alman çorapları çelik bir zırh gibi dizlerine dek sımsıkı sarıyordu bacaklarını; makosenlerin bağcıkları yangından çıkmış teller gibi kıvrılıp kördüğüm olmuştu. Uyuşmuş parmaklarıyla bir süre çekiştirip çözmeye çalıştı bağcıkları, ama boşuna uğraştığını anlayarak bıçağını kınından çıkardı.

Tam bağcıkları kesiyordu ki, olan oldu. Kendi kabahatiydi, daha doğrusu kendi düşüncesizliği. Ağacın altında yakmayacaktı ateşi. Açıkta yakmalıydı. Ama çırpılan çalılıkların arasından çekip de ateşe atıvermek kolayını gelmişti işte. Oysa ağacın dallan karla yüklüydü. Haftalar var ki hiç rüzgâr esmemiş, karlar da dalların üstünde biriktikçe birikmişti. Adamın ince dal parçalarını her çekişinde ağaç sallanıyordu… gerçi göze batacak ölçüde belirgin bir sarsıntı değildi bu, ama yine de bu küçük kımıltılar adamın başına iş açmaya yetti. Ağacın üst dallarından birindeki karlar kaymaya başladı. Düşen kar yığını alttaki dallara dökülerek onları da salladı. Bir, iki derken, ağacın her yeri sarsılmaya başladı. Dökülen karlar çığ gibi büyüdü ve ansızın adamla ateşin üstüne düşüverdi; ateş sönmüştü! Daha demin yanmakta olduğu yerde şimdi taptaze bir kar yığını duruyordu.

Canevinden vurulmuştu adam. Sanki kendi ölüm kararını işitmiş gibiydi o anda. Bir süre öylece kaldı, faltaşı gibi açılmış gözlerle az önce ateş yanan yere baktı uzun uzun. Sonra kendini toparladı, yatıştı. Belki de Sulphur Creek’deki ihtiyar haklıydı. Yanında bir yol arkadaşı olsaydı ölüm tehlikesiyle burun buruna gelmezdi böyle. O zaman yoldaşı yakardı ateşi. Eh, iş başa düşmüştü artık, yeni baştan yakacaktı ateşi; hem de bu kez gözlerini dört açması, hiç hata yapmaması gerekiyordu. Bu işin üstesinden gelse bile, ayak parmaklarından birkaçını yitirecekti. Ona öyle geliyordu ki, ayakları çoktan donmuştu; hem ikinci ateş hazır oluncaya dek epey de zaman geçecekti.

Düşünceleri bunlardı, ama düşünürken eli kolu bağlı oturmuyordu. Kafası çalışırken elleri de çalışıyordu. Ateş için yeni bir ocak temeli hazırladı, bu kez hiçbir ağacın azizliğine uğramayacağı açık bir yer seçmişti. Sonra kuru otlar, incecik dal parçaları topladı. Bunları çekip çıkarmak için parmaklarıyla tek tek tutmuyor, avuçluyordu. Tutam tutam çekip aldığı için araya ister istemez yeşil yosun parçaları da karışıyordu, ama bundan; fazlası gelmezdi elinden. Yolunca yordamınca çalışıyordu; ateş canlanınca atmak için kalın dallardan bir kucak dolusu toplayıp şimdiden hazır etmişti. Bütün bu işler olup biterken köpek de oturduğu yerden adamı gözlüyordu; bakışlarında özlem dolu bir hüzün okunuyordu; onun gözünde adam mutlaka ateş yakması gereken biriydi, gelgelelim çok yavaş sürüyordu bu iş.

Her şey hazır olunca ikinci bir parça kayın kabuğu almak üzere elini cebine soktu. Biliyordu, kabuk orada, cebindeydi; gerçi dokunma duyusuyla anlayamazdı kabuğun varlığını, ama parmaklarıyla yoklarken kabuğun çıkardığı çıtırtıları işitebiliyordu. Çalıştı çabaladı, yine de bir türlü kavrayamadı kabuğu. Bir yandan da, ayaklarının her an bir parça daha donduğunu biliyordu. Bu düşünce, paniğe kapılmasına yol açabilirdi; ama kendini kapıp koyvermedi, olanca serinkanlılığıyla direndi bu düşünceye. Dişlerinin arasına kıstırarak eldivenlerini giydi; kollarını ileri geri salladı, ellerini vargücüyle bacaklarına vurmaya başladı. Sonra yerinden doğruldu, aynı hareketleri bu kez ayakta yapmaya koyuldu; bu sırada köpek oturduğu yerde öylece duruyor, adamın hareketlerini izliyordu; uzun tüylü kurt kuyruğunu ön ayakları arasına kıstırmış, sivri kulaklarını dikmişti. Adam ellerini kollarını sallaya savura çırpınırken sıcacık doğal kürkü içinde güvenle oturmakta olan bu yaratığa kıskanç gözlerle baktı.

Az sonra parmaklarında derinden derine cılız bir duygu kırıntısının uyandığını sezdi. Derken incecikten bir sızı başladı, gitgide büyüdü, can yakıcı korkunç bir acıya dönüştü; adam sevincinden uçacaktı. Sağ elindeki eldiveni çekti, cebindeki kayın ağacı kabuğunu çıkardı. Açıkta kalan parmakları hemen uyuşuverdi. Sonra kükürtlü kibrit demetini çıkardı. Ne var ki korkunç soğuk parmaklarını adamakıllı ölgünleştirmişti. İçinden bir kibrit ayırmaya çalışırken kibrit destesi karların arasına düşüverdi. Tutup almak istedi, beceremedi. Cansız parmaklar, kavramak şöyle dursun dokunamıyordu bile. Adam tüm dikkatini topladı. Ayaklarının, burnunun, yanaklarının donmakta olduğu düşüncesini kafasından kovdu; tüm benliğini kibritlere vermişti şimdi. Dokunma duyusu yerine görme duyusuna başvurdu, tüm dikkatiyle baktı: parmakları kibrit destesinin hemen kıyısındaydı, elini kapadı… daha doğrusu kapamaya çalıştı, başaramadı, parmaklarıyla beyni arasındaki bağlantı kopmuştu çünkü, bir türlü söz geçiremiyordu parmaklarına. Eldiveninin sağ tekini yeniden giydi, elini pat pat vurmaya başladı dizine. Sonra iki elini karlara daldırarak kibrit destesini avuçladı, kucağına koydu. Ama durumu eskisinden daha iyi sayılmazdı pek.

Epey uğraştı, didindi, kibrit demetini elleri arasında sıkıştırabildi. Öylece ağzına götürdü. Canını dişine takıp ağzını açmaya çalıştı, çenesini çevreleyen buzdan kelepçe çatırtıyla kırıldı. Alt çenesini içeri çekti, üst dudağını kaldırarak dişlerini kibrit destesine sürttü. Sonunda içlerinden birini ayırmayı başarmış, ne var ki kibrit kucağına düşmüştü. Eskiden nasılsa yine öyleydi işte. Kibriti alamıyordu. Ama bir yolunu buldu. Kibriti dişleri arasına sıkıştırarak bacağına sürttü. Alev alıncaya dek yirmi kez sürtmüştü belki. Yanar yanmaz da alevini kayınağacı kabuğuna uzattı. Ama yanan kibritten çıkan kükürt dumanı burun deliklerine ve ciğerlerine kaçtı; adam ister istemez ansızın aksırıp tıksırdı, kibrit de fırladığı gibi karların içine düşüp söndü.

Serinkanlılığını korumaya çalıştığı bu umutsuzluk anında Sulphur Creek’deki ihtiyarı düşündü, doğru söylemişti: sen sen ol sıfırın altında elli derecede yola arkadaşsız çıkayım deme!.. Ellerini birbirine çarptı, duyarlıklarını iyice yitirmişlerdi artık. Dişleriyle çekiştirerek eldivenlerini birdenbire çıkardı. Kibrit demetini avuçları arasına kıstırdı. Kol kasları henüz donmadığından kibrit destesini bilekleri arasında sıkabiliyordu. Desteyi bacağına sürttü. Yetmiş tane kükürtlü kibrit çöpünden oluşan deste birdenbire parlayarak tutuştu! Bunları söndürecek rüzgâr yoktu. Boğucu duman genzine kaçmasın diye başını yana çevirerek alev alev yanan demeti kayın kabuğuna tuttu. Böylece tutup dururken elinde bir duygunun uyandığını farketti. Eti yanıyordu. Yanık kokusunu alabiliyordu. Uzaktan uzağa için için bir sızı duydu. Bu duygu gitgide keskinleşti, belirgin bir acıya dönüştü. Ama yine de acıya dayanıyor, arada eli olduğu için yanması geciken kabuğa doğru kibritleri tutmakta devam ediyordu.

Sonunda daha fazla dayanamadı, ellerini açtı. Alev alev yanan kibritler cızırdayarak karların arasına düştü, ama kabuk ateş almıştı. Alevin üstüne kuru otlar, ince dal parçacıkları koymaya başladı. Yakacağı şeyleri el ayaları arasına kıstırarak tutmak zorunda olduğundan doğru dürüst seçip ayıramıyordu. Çalılara yeşil yosunlar ve çürümüş ağaç parçacıkları yapışmıştı, bunları dişleriyle koparıp elverdiğince ayırmaya çalışıyordu. Ateşi dikkatle koruyor, beceriksizce besliyordu. Ateş, yaşam demekti; sönmemeliydi. Kanı çekilen vücudu tir tir titriyor, bu da onu daha çok beceriksizleştiriyordu. Küçük ateşin ortasına kocaman bir yeşil yosun parçası düşürdü. Parmaklarıyla çekip çıkarmak istedi, ama elleri aşırı titrediği için ateşi bozdu, yanan otları ve dal parçacıklarını dağıttı. Yeniden bir araya toplamaya çalıştı, gelgelelim sarsak elleri iyice yayılıp dağılmalarına yol açtı. Parçacıklar birer duman salarak birbiri ardından söndü. Ateşyakıcı başarısızlığa uğramıştı. İlgisizce çevresine bakarken, gözleri sönen ateşin karşısında karlar içinde oturanı köpeğe ilişti; hayvan durduğu yerde duramıyor, huzursuz huzursuz kıpırdanıyor; ön ayaklarından birini kaldırıp öbürünü indiriyor, sabırsız bir istekle bekliyordu.

Köpeğe bakarken çılgınca bir düşünce doğdu kafasında. Kar fırtınasına tutulan adamın öyküsünü anımsadı: Adam bir geyik öldürüp içine girmiş, böylelikle de paçayı kurtarmıştı. O da köpeği öldürür, uyuşuklukları gidene dek elerini hayvanın sıcak vücuduna daldırırdı. Sonra da tutup yeni bir ateş yakardı. Köpeğe seslenip yanına çağırdı ama sesinde öylesine ürkütücü bir hava vardı ki hayvan korktu; daha önce adamın böyle konuştuğunu işitmem işti hiç. Bir şeyler dönüyordu, kuşkucu yaradılışı bir tehlike sezinlemişti… Gerçi bu tehlikenin ne olduğunu bilmiyordu ya yine de önsezisi adamdan kaçınmasını söylüyordu ona. Adamın seslenişi üzerine kulaklarını kıstı, sinirli sinirli kıpırdandı, ön ayaklarını daha sık kaldırıp indirmeye başladı ama yaklaşmak istemedi. Adam dört ayak üzerine çöktü, emekleye emekleye köpeğin yanma yöneldi. Bu alışılmadık durum kuşku çekiciydi, hayvan doğruldu ve yan yan uzaklaştı.

Adam bir süre karların üstünde oturup sakinleşmeye çalıştı. Sonra dişlerinin yardımı ile eldivenlerini giydi, ayağa kalktı. Gerçekten ayakta dikilip dikilmediğini anlamak için yere doğru bir göz attı; ayaklan öylesine uyuşmuştu ki adama sanki yere basmıyormuş gibi geliyordu. Adamın ayağa kalkması köpeğin kafasındaki bütün kuşkuları silip attı; kamçılayıcı bir sesle bağırıp çağırınca, o alışılmış uysallığını yeniden takınan hayvan adama doğru yaklaştı. İyice yaklaşınca adam daha fazla sabredemedi, birdenbire kollarını uzatıp hayvanın üstüne atıldı; aynı anda büyük bir şaşkınlığa kapıldı: elleri kavramıyor, parmakları bükülmüyordu. Donduklarını, her anı biraz daha donmakta olduklarını her nasılsa unutmuştu işte. Her şey göz açıp kapayıncaya dek olup bitmiş ve adam, kaçmasına, fırsat vermeden köpeği kıskıvrak yakalayıp kollarıyla sıkı sıkıya sarılmıştı. Debelenen, hırıl hırıl hırıldayan köpeği sıkı sıkı tutarak karların içine oturdu.

Gelgelelim bütün yapabildiği bu kadardı, hayvanı kolları arasında tutup oracıkta öylece oturmaktan başka bir şey gelmezdi elinden, öldürmeyeceğini anlamıştı. Bunu yapmanın yolu yoktu. Zavallı elleriyle ne bıçağını kınından çekip çıkarabilir, ne de hayvanı boğabilirdi. Kollarını gevşetip serbest bıraktı; köpek kuyruğunu bacakları arasına, kıstırıp havlaya hırıldaya çılgınca kaçtı. Kırk adım kadar uzaklaştıktan; sonra durdu, kulaklarını dikerek merakla adama baktı.

Adam ellerinin yerini anlamak için başını eğip baktı; kollarının ucundan aşağı doğru sarktıklarını gördü. Ellerinin nerede olduğunu anlamak için gözlerini kullanmak zorunda kalması tuhafına gitmişti. Kollarını ileri geri sallamaya, eldivenli ellerini bacaklarına vurmaya başladı. Beş dakika kadar sürdü bu iş; bu sürenin bitiminde yürek atışları ve kan dolaşımı hızlanmış, titremesi geçmişti. Ama elleri bir türlü eski duyarlığını kazanmıyordu. Elleri kendisine yabancı birer ağırlık gibi kollarının ucunda sarkıp duruyor; bu etkiyi bileklerinden biraz daha aşağıda, ellerinde duymaya çalıştığı zaman bulamıyordu.

Ağır, bunaltıcı bir ölüm korkusu gelip çöreklendi içine. Bu işin artık parmaklarının donması ya da el ve ayaklarının yitirilmesinden de öteye bir ölüm kalım meselesi olduğunu anlayınca korkusu daha da pekişti. Paniğe kapıldı; dönüp ırmak yatağındaki belirsiz iz boyunca koşmaya başladı. Köpek de adamın ardı sıra koştu. Ömründe hiç bu kadar korkmamıştı; körü körüne, amaçsızca koşuyordu. Karlar içinde canını dişine takarak koşarken yavaş yavaş çevresini yeniden görmeye başladı… Irmağın yamaçlarını, ağaç kütüklerini, yapraksız kavakları, gökyüzünü… Koşmak yaramıştı. Titremesi geçmişti artık. Eğer böyle koşup durursa ayaklan eski canlılığına kavuşurdu belki; ha gayret, yeterince uzağa koşarsa kamp yerine ve çocuklara kavuşması işten bile değildi. Gerçi el ve ayak parmaklarından birkaçını, yüzünün bir parçasını yitirecekti; ama kampa varınca çocuklar ona bakar, artakalanını kurtarırlardı. Bununla birlikte, bir başka düşünce daha vardı kafasında; kamp yerine ve arkadaşlarına hiçbir zaman ulaşamayacağını, önünde daha dünyanın yolu olduğunu söylüyordu bu düşünce; sen daha şimdiden donmaya başladın, az sonra kaskatı kesilecek, ölüp gideceksin diyordu. Adam bu düşünceyi durmadan zihninden kovuyor, onu önemsememeye çalışıyordu. Kimi zaman bu düşünce ön plana çıkıyor, sesini duyurmak istiyordu, ama adam onu uzaklaştırıyor, aklını başka şeylere vermeye çabalıyordu.

Garibine gidiyordu: Donmuş ayaklarla koşuyor, ama gövdesinin ağırlığını duymuyordu.

Yerle bağlantısı kesilmiş de havada yüzüyor gibiydi sanki. Bir gün, kanatlı bir Merkür görmüştü bir yerlerde, acaba Merkür de boşlukta süzülüp giderken böyle duygulara mı kaptırmıştı kendini…

Adamın, kampa ve çocuklara kadar koşma kuramında aksayan bir yan vardı: Onca yola nasıl dayanacaktı! Birkaç kez ayağı sürçtü, en sonunda tökezledi ve tepe taklak yere kapaklandı. Doğrulmaya çalıştı, başaramadı. Oturup dinlenmeliyim diye düşündü; ayağa kalktıktan sonra yürüyecek, durmaksızın yürüyecekti. Oturmak iyi gelmişti; soluğu düzelmiş, ısınmış, rahatlamıştı. Artık titremiyordu; dahası göğsü ve vücudu alev alev yanıyor gibiydi. Ama yine de burnuna ve yanaklarına dokunduğunda duyarlılıklarının kalmadığını gördü. Koşmak canlandıramamıştı onları. Elleri ve ayakları da öyleydi. Donma bütün vücuduna hızla yayılıyormuş gibi geldi adama. Bu düşünceyi kafasından kovmaya, unutmaya, başka bir şey düşünmeye çalıştı; bunun paniğe kapılmasına yol açacağını biliyor ve paniğe kapılmaktan korkuyordu… Gelgelelim kolay kolay gideceğe benzemiyordu bu düşünce, direndikçe direniyordu; sonunda kendi donmuş vücudunu görür gibi oldu. Daha fazla dayanamazdı artık, yerinden fırladığı gibi çılgınca bir koşu tutturdu. Bir ara hızını azaltıp koşar adım gitmeye başladı, ama yeniden hortlayan donmak düşüncesi onu büsbütün hızlandırdı.

Köpek de hemen yanısıra adamı izliyordu. Adam ikinci kez yere kapaklandı; köpek kuyruğunu bacakları arasına kıstırarak adamın karşısına oturdu, ilgiyle bakmaya başladı. Hayvanın sıcacık ve güvenli halini görünce adam küplere bindi, öfkeyle sövüp saydı, köpek kulaklarını kısıp süklüm püklüm büzülünceye dek küfürlerin arkası kesilmedi. Titreme nöbeti daha çabuk gelmişti bu kez. Donmak ile donmamak arasındaki savaştan yenik çıkmak üzereydi. Soğuk ta iliklerine işliyor, vücudunun her yanı gitgide donuyordu. Bu düşüncenin itilimiyle yeniden ileri atıldı, ama daha yüz adım koşmuş koşmamıştı ki yine tökezledi ve tepe taklak yere yuvarlandı. Kapıldığı en son panikti bu. Soluklan düzelip de kendini bir parça toparlayınca yattığı yerden doğruldu, oracığa karların içine oturdu; yiğitçe göğüsleyecekti ölümü. Bu düşünceye ulaşmasını sağlayan koşullar hiç de yiğitçe sayılmazdı oysa. Kafası kesik bir tavuk gibi hoplaya zıplaya koşmakla aptallık etmişti, sersem tavuğun biriyim diye düşündü… Nasıl olsa donacaktı, ölümü yiğitçe karşılamasını bilmeliydi hiç değilse. Bu yeni düşüncenin verdiği rahatlıkla birlikte üzerine miskince bir uyuşukluk çöktü. Uyuklayarak ölmek iyi fikir diye düşündü. Sanki uyuşturucu bir şey almış gibi dalıp gidecekti. Donmak, herkesin sandığı gibi öyle kötü bir şey sayılmazdı. Beterin beteri ölümler de vardı.

Yarın çocukların gelip cesedini buluşları canlandı gözlerinin önünde. Birdenbire kendisini de onların arasında buldu, hep birlikte yol kıvrımını döndüler, bir de baktı ki kendi cesedi oracıkta bir yerde duruyor. Kendi kendisinin olmaktan çıkmıştı artık, daha şimdiden sıyrılmıştı kendi benliğinden; arkadaşlarıyla durmuş, karlar içindeki kendi cesedine bakıyordu. Hava gerçekten çok soğuk, diye düşündü. Gerçek soğuğun ne demek olduğunu Birleşik Devletler’e döndüğü zaman anlatabilecekti. .Görüntü değişiverdi birden, yerini Sulphur Creek’deki ihtiyar adama bıraktı. Açık seçik görebiliyordu adamı; sıcacık köşesine keyifle kurulmuş, piposunu tüttürmekteydi.

Adam, Sulphur Creek’deki ihtiyara bakarak mırıldandı:

«Haklıymışsın, babalık, haklıymışsın…»

Derken ömrünün en mışıl mışıl, en deliksiz uykusuna daldı. Köpek adamın karşısında oturmuş bekliyordu. Kısacık gün, uzun ve yavaş ilerleyen bir alacakaranlıkla sona eriyordu. Ateş yakılacağını gösteren belirtiler yoktu ortalıkta; üstelik köpek bir adamın ateş mateş yakmaksızın karların içinde oturduğunu ilk kez görüyordu. Günün son kırıntıları da eriyip giderken hayvanın ateş özlemi doruğuna ulaşmıştı; ayaklarıyla karlan eşeleyerek mızıl mızıl mızıldanmaya başladı; sonra adamın azarlayacağını bildiğinden kulaklarını kısıp bekledi. Ama adamdan çıt çıkmıyordu. Köpek o zaman daha yüksek sesle havladı. Bir süre sonra ürkek adımlarla adama yaklaştı ve ölüm kokusu duydu. Tüyleri diken diken oldu, geri geri çekildi. Donuk gökyüzünde parıldayan, kıpır kıpır kıpırdayarak yüzen yıldızların altında uluyarak bir süre daha oyalandı. Sonra döndü, kamp yönüne doğru uzanan belirsiz yol boyunca koşmaya başladı, kampın yerini biliyordu; orada ona yiyecek verecek,, ateş yakacak başka insanlar bulunuyordu.

"

Ateş Yakmak kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıda senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

idefix trendyol D&R kitap365
beğendiniz mi?

Ateş Yakmak