Havada Bulut

Kitap Adı
Havada Bulut
Yazarı
Sait Faik Abasıyanık
İlk Yayın Tarihi
1951
ISBN
9786053608493

“Hafif bir rüzgâr, köpeğin sarı tüylerini, adamın sarılı beyazlı sert saçlarını oynatıyordu. Adamın yüzünde manalı hatlar vardı. Sevilmemişlerin, çok üzülmüşlerin, sarhoşların, bir zaman güzelken çirkinleyivermişlerin, okumuşların, hasılı iç rahatsızların yüzlerindeki ifade… (…) Gözlerinin etrafında yedi sekiz çizgi, hayatında çok güldüğünü değil, yüzünü güneşe verip mavi gözlerini kıstığını ifade ediyor dersem, inanmalısınız! O, aynaya baktığı zaman, bu çizgilerin gülmekten değil, güneşe bakmaktan olduğunu, köpeğine söylemiştir. Bir köpeğe söylenilmiş lakırdıyı komşulardan hiçbiri işitmemiştir, denebilir mi?”
“Havada Bulut” adlı öyküden.

Kitap Hakkında


Havada Bulut, Sait Faik Abasıyanık’ın 1951 yılında yayınlanan hikâye kitabı. Havada Bulut’u bazıları roman olarak kabul eder ama aslında birbirine bağlı hikâyelerden oluşan bir kitaptır. Bu birbiriyle ilintiliymiş gibi görünen hikâyelerde yazar İkinci Dünya Savaşı sırasında Beyoğlu’nda aylak gezen bir öğrencinin dünyayı umursamayan maceralarını anlatır.

Havada Bulut ilk kez, Büyük Doğu Dergisi’nde 22 Şubat 1946 – 5 Temmuz 1946 tarihleri arasında roman başlığı altında yayınlandı. Abasıyanık’ın bu kitabın adını ilk olarak Kovada Bulut koyduğu bilinmektedir. İsminin değişmesi ile ilgili iki iddia vardır: Birincisi, ilk kez yayınlayan Büyük Doğu Dergisi’nde bir yanlışlık yapılarak Havada Bulut olarak yayınlandığı yolundadır. İkincisi ise kitabının ismine Kovada Bulut koymak isteyen Sait Faik’e Varlık Yayınları sahibi Yaşar Nabi Nayır’ın itiraz ettiği ve Havada Bulut koydurttuğudur.

Kitabın teması, yazarın yalnızlıktan kurtularak insanlarla beraber olma, insan sıcaklığı ve sevgisi hissetme isteğidir. Ayrıca, bu kitap Sait Faik öykülerindeki erotizm eksikliğinin en yoğun hissedildiği kitabıdır.

Yazım dili ise önceki Abasıyanık kitaplarına göre son derece savruk ve özensizdir. Birçok cümle yanlışı da bulundurur.


Havada Bulut

Havada Bulut

Bu uzun bacaklı, karınsız, niyeti kötü bakışlı sarışın adamın hayatına ait bildiklerimi şu veya bu kimseden öğrenmiş değilim dersem inanmayın! Bu adam hakkında söylenenleri buraya yazmasak da olurdu. Dedikodunun kıymetsiz bir şey olduğunu ortaya sürmek de doğru değil… Hiç olmazsa bir zevki vardır, kâfirin! Dedikodu biraz alami nüt fotoğrafa benzer. İcap ederse bu adam üzerine sinmiş dedikodu havasından da söz açabiliriz, korkumuz yok:

Yanında köpeği ile beraber denize nazır bir arsanın setleri üstüne oturmuştu. Köpek arka ayakları üstüne çökmüş, ön ayakları dimdik heykel gibi, burnu ıslak, soğuk… Arada bir, ince sesler çıkarıyor, sonra sahibine gidelim, der gibi bakıyordu.

Adam cıgarasını yaktıktan sonra:

— Otur, dedi, oturduğun yerde!

Köpek ön ayaklarını uzatıp burnunu arasına koydu. Gözlerini kapadı. Hafif bir rüzgâr, köpeğin sarı tüylerini, adamın sarılı beyazlı sert saçlarını oynatıyordu.

Adamın yüzünde manalı hatlar vardı. Sevilmemişlerin, çok üzülmüşlerin, sarhoşların, bir zaman güzelken çirkinleyivermişlerin, okumuşların, hasılı içi rahatsızların yüzlerindeki ifade… Bu adamın da yüzünden birtakım manaları insan, işi yoksa, bulup bulup çıkarıverir. Gözlerinin etrafında yedi sekiz çizgi, hayatında çok güldüğünü değil, yüzünü güneşe verip mavi gözlerini kıstığını ifade ediyor dersem, inanmalısınız! O, aynaya baktığı zaman, bu çizgilerin gülmekten değil, güneşe bakmaktan olduğunu, köpeğine söylemiştir. Bir köpeğe söylenilmiş lakırdıyı komşulardan hiçbiri işitmemiştir, denebilir mi?

Komşular değil, memleketin posta müvezzii; bu her gün dağıttığı mektuplar kendilerini merak ettire ettire onu bu hale sokmuş gibi, her tenha yerde kendisine cıgara ikram eden her adama:

— Haa! Hani şu köpeği ile konuşan adam mı? Birader, dün mektup götürmüştüm. Sokak kapısı da aralıktı. İçerden birtakım sesler geldi. Kulak kabarttım tabii! Kendi kendime de, “Bu evde bu adamla köpekten başka mahluk yok. Allah Allah! Bu ne iştir? Bu adam ne halt karıştırır, kiminle konuşur böyle?..” diyordum. Başımı uzattım baktım. Meğer köpekle konuşmaz mı? Kendisi aslen Urumelili Türktür. Köpekle Rumca konuşur…

Cıgara ikram eden adam der ki:

— Ne diyordu, Allah aşkına, köpeğe? Yoksa Rumca bilmez misin?

— Nasıl bilmem beyciğim? On beş senedir bu Rum köyünde müvezzilik ederim. Nasıl bilmem Rumca? Yalnız beyciğim… Dilim damağım kurudu. Şuradan bir de gazozcuk ikram edin! Kolay mı efendim, mahalleleri dolaşmak?.. Vallahi öyle akşamlarım olur ki beyefendi, ayakkabılarımı çıkardığım zaman sanki ayaklarım benim sabahki ayaklarım değilmiş gibi olur. En aşağı iki misli büyürler… Oh! Neyse… Gazozu soğukmuş domuzun! Her zaman değildir. Evet… Ne diyordum? Ha, baktım içerden sesler geliyor, kulak verdim: “Sen” diyordu, “beni ihtiyar mı sanırsın? Hayır ihtiyar sanmazsın bilirim! Dağ bayır dolaşırken yoruluyor muyum? Ama diyeceksin ki, hayatında çok güldün de bu gözlerinin kenarındaki çizgiler ondan… Ağzının kenarındakiler de… Hayır azizim! Ben hiç gülmedim demem; güldüm. Güldüm ama şöyle içten, candan gülmedim. Hem, ben ne zaman böyle gülmek istesem anamın bir sözü hatırıma gelir: ‘Çok gülen çok ağlar’ sözü… Bir türlü istediğim gibi gülemem. Şöyle hani, insanlara selam kabilinden bir gülümsemek mecburiyeti vardır. En mesut ânımda o kadar gülebildim. Selam makamında da hiç gülümsemedim; sonradan ağlayacağımdan korktum. Lafı uzattım dostum! Bu çizgiler, senin anlayacağın, gülmekten değil, güneşten… Evet, bildiğimiz güneşten. Sen bilirsin beni, ben güneşte çok gezerim. Hem bak, dikkat et! Sol gözümde çizgi daha fazladır. Onu yürürken daha fazla kısarım da ondan. O gözüm doğuştan zayıftır. Bereket öteki sağlam da idare ediyoruz. Yoksa monokl takmak lazım gelecekti. Düşün beni bir defa dostum! Tek gözlüklü züppeyi!..”

Posta müvezziinin şu yukarıda yazdığımız şekilde anlattığını farz etsek ne çıkar? Böyle anlatmamıştır ama, sesinin yılan ıslığına benzeyen ısırıcı halini, yalan bakışı gibi sarı, soğuk bakışını anlattığına eklerseniz dinleyenin, işittiklerini başka birisine naklederken müvezziin bakışından, kıpırdanışından, sesinin ıslığından ilave ve tarh edilmiş bir başka muhavereyi anlatmamasına imkân olmadığını siz de teslim edersiniz. Şimdi artık yazıcı sırlarımı açığa vurarak bana bir gazoza, bir cıgaraya mal olmuş kısımlardan arta kalan tarafları da yazmaya hazırlandığım için bir küçük mukaddeme yapacağım: Bundan sonraki kısmı, okuyucuya, “Nasıl öğrenmiş bunları acaba?” diye sualler sordurarak yazıma devam edeceğim. Nasıl öğrendiğime gelince onu da söylemeyeceğim. Söylemeyeceğim ama yine şunları ilaveden de kendimi alamıyorum: Belki bu adamla aynı evde beraber yattık. Belki o adam benim, demeyeceğim. Mesela size, “Odasında başını kaşıdı” diye yazsam; “Nereden biliyorsun, gördün mü?” diye bana sorabilirsiniz. Yahut; “Sabahleyin uyandığı zaman içinde bir yorgunluk duydu” desem ne gülünç bir cümle olur! Okuyucu bana “Sen o adam mısın? Be herif! Herifin içini nereden biliyorsun?” diye sorabilir. Haklıdır da… Ben, şu hikâyemin devamınca aynı hataları yapmaya hazırlanıyorum, mazur görün! Bilmem size yazıya başlarken bu adamla olan müthiş iç akrabalığımı söylemiş miydim? Burada yine bir noktayı daha açıklamadan asıl konuya giremeyeceğim; o da bu hikâyenin içindeki adamın hem bana çok yakınlığıdır; hem de posta müvezziinin lakırdıları gibi başka insanların o adam hakkında bildiklerini de yazarsam o adamla benim aramda aynı zamanda hiçbir münasebetin bulunmadığını yazıyorum demektir. Bu böylece malum ola…

Posta müvezziinin söylediği gibi onun insanlardan kaçtığını sanmıyorum. Yalnız başına dolaşmasının bir sebebi vardır, elbette… Bu sebebi o, belki kendisi de bilmiyor. Ona göre; kendisi böyle dört tarafı su ile çevrili yerlerin adamı değildir. Büyük şehir adamıdır, İnsan sayısı milyonu geçen şehirlerin adamıdır o… Yoksa böyle küçük yerlerde o adamla kimse aşinalık etmez, rakı içmez, konuşmaz; ilk günlerde hakkında bir şeyler öğrenmek için dostlar bulunabilir ama, sonra hepsi çekilir, onu köpeğiyle yalnız bırakabilirler. Kimse meşgul olmaz onunla. Son sözü söyleyen bir posta müvezzii yerine bir berber olur.

— Aşk yüzünden bu adam böyle olmuş, der.

Bu adamın nesi var? Sizin gibi bir adam, diyemezsiniz, gören göz kılavuz istemez: Adam köpeği ile konuşuyor be birader! Halbuki biz, birçok insanın eşya ile, duvarlarla, kendi hayalleriyle, yataklarıyla, aynalarla, kiminin hatta kravatıyla; genç kızların sandıktaki çeyizleriyle, genç erkek çocukların kendi vücutlarıyla sevişip konuştuklarını işitir, biliriz.

Şairlerin yıldızlar, rüzgârlar, meçhul kadınlar, göller, uzak memleketler, iki bin metreden geçen bulutlar, muhacir kuşlarla; balıkçıların sandalları, oltaları, balıklarla konuştukları bir hakikat olduğu halde, bu adamın köpeği ile konuşması memlekette müthiş bir dedikoduya sebep olmuştu. Ben kendi hesabıma, bu adamın aşk yüzünden bu hale geldiğine de inanmam. Bana kalırsa bu adamın tabiat dışı bir hali de yoktur ya!.. Ama, benim gibi hiç kimse düşünmüyor; ne yapabilirim? Hatta adamcağızın kendisi bile hafif kaçıklığına emin… Benim fikrim şu: Bu adamın köpekle konuşması insanları sevdiği halde onlarla konuşmamasından, hatta nasıl diyeyim, insanlarla ruhi alışverişinde onlara çok düşkünlüğünden, insanları merak edip bir türlü öğrenememesinden…

Adam hakkındaki dedikodularımıza dönelim daha iyi:

Şehirde iki dükkânı varmış; kiralarını alırmış. Nerede olduğu, ne iş yaptığı bilinmeyen bir tüccarın yanında da kâtipmiş. Tüccar da kendisi gibi bir adammış; konuşmazmış, kimseye muhabbet göstermezmiş, o da bekârmış. Beraberken birbirlerine bir “Merhaba” derler, bir de “Allahaısmarladık!” derlermiş.

Bir de şu vaka var:

Vapurda bir zamanlar, genç birisiyle konuştuğunu söylerlerdi. Hatta bir akşam bu orta yaşlı adamla bu on sekiz yaşlarındaki genç birisinin, vapurun burnunda sıkı fıkı konuştuklarını, hatta erkeğin şarkı söylediğini duyanlar olmuş. Bu on sekiz yaşlarındaki birisinin babasına haber gitmiş. Sıkı bir tembih sonunda kız adamla konuşmaz olmuş. Yine son vapurda bazen buluşurlarmış ama, kızcağız gider, iki arkadaşının yanma oturur; köpekli adam da bir müddet oralarda gezinir, sonra vapurun başına gider, orada yine hafif hafif ıslık çalar, türkü mırıldanırmış. Kimseye selam vermediği halde kıza selam verir, garibi o da alırmış…

Hatta iki kelimede, “Nasılsın iyi misin, ne var ne yok?” kabilinden konuşuyorlarmış da…

İşte bunlar, adam hakkındaki dedikodulardır. Bunları herkes bilir. Adamın asıl sırrını bize açan -söylemeden yapamayacağım- bir küçük köpektir. Zeki gözlü, buz gibi soğuk burunlu, tüyleri havalanan sarı bir köpek… Bu köpek onun köpeğidir ama ben burada bir vasıta olarak kullanıyorum. Yoksa köpek, tamamen değilse bile oldukça hayalidir. Sebebi de, zavallı bir adamın hayatını, kuruntularını, düşünce kırıklarını, dünyada tek başına kalışını, bir köpeğin asla anlatamamasıdır. Köpekler sevgisini, bizim gibi ne anlatmak, ne de yazmakla belli eder. Köpek koşar, kuyruğunu sallar, sahibinin elini yalar. Hayali köpeğimi dinleyin:

“O sabah erken uyanmıştı. Hafif bir ıslık sesiyle yanma koştum…”

Köpeği anlatmaya bırakırsam, sanırım, hikâyemin fena halde tadı kaçacak… Onun için akşamları setin üstünde cıgara tüttüren, kimsenin sevmediği, konuşmadığı, çekindiği adamla ahbaplık etmek üzere yanma ben yanaşıyorum:

— Beyefendi, diyorum, müsaadenizle…

— Rica ederim efendim, buyurun!

Cıgaramı yaktım. Yanma oturdum. İlk kendisinin konuşması lüzumunu duydu herhalde ki, ben köpeği okşarken mırıldandı:

— Hayvanları sever misiniz?

— Bayılırım beyefendi!

— Vallahi bendeniz pek sevmezdim. Şimdi de pek alıştım. Bir zamanlar oturduğum pansiyondaki madamın köpeğiydi bunun anası… Bu daha dünyada yoktu. Kadıncağız öldü. Yanımdan ayıramadım hayvanı. Madamı da pek severdim. Zaman geçti. Köpek öldü. Ölen köpek dişiydi. Bu erkektir. Bu yavruyu o günlerde birisi istemiş, vermek üzereydim. Hayvan ölünce yadigârını muhafaza ettim…

O akşam şu yukarıki cümlelerden daha önemli bir şey konuşmadık. İkimiz de siyasi hadiseleri ya hiç anlamıyor, ya anlamak istemiyorduk, yahut siyasi bahisler üstüne her fikrimiz tasvip edilecek mahiyette birbirine sunuluyordu: Yani siyasetten konuştuk. Akşam evime döndüğüm zaman şu posta müvezziinin bu adamda ne gördüğünü bir türlü anlayamamıştım. Bayağı, basbayağı bir adamdı. Şu karşımızda oturan zengin bakkalın bu adamdan kat kat daha enteresan bir hayatı vardır. Değil mi ya canım? Düşüncelerini zeytinyağı, fasulye, un, nohut sarmış sarmalamış; dünyalığını düzmüş, çocukları büyük mekteplere gidiyor, dans ediyor, şık mı şık giyiniyorlar… Kızı ne güzel İngilizce konuşur hele! Kolej mezunu, boru değil! Babası bundan ne memnun! Ne gurur duyuyor kızıyla!.. Sakız’dan nasıl geldiğini, bir bakkala nasıl çırak olduğunu, sonra nasıl dükkânda bütün işi eline aldığını, ustanın dükkâna arada bir uğradığını, günün birinde de kızını elinden tutup kendisine nasıl verdiğini bir anlatsa… Hayatının en hareketli zamanı da o zamandı. Nasıl adım adım yürümüş, damla damla bardağı doldurmuştu. Herkesin küçücük dükkân gördüğü Balıkpazarı’nın aşağısını yalnız küçük dükkânın büyük ardiyesi hakkında hiç fikirleri olmayanlar ne bilir? Kapıdaki Kürt, kimsecikleri dinlemez. Bu korkunç Bizanslı ardiyelerin demir kapaklan her göze görünemezdi. Her şey orada, o yağlı, siyah kaldırımların sağında solunda, hamalların bağrıştığı, arabaların birbirlerine girdiği ortaçağ sazlı sözlü labirentteydi. Kendisi beyaz adamdı. Karısı esmerdi. Bu sarışın, Karabaş balı gözlü çocuk, kendi çocuğu muydu? Burnu tam Grek burnuydu. Omuzlan genişti. Babasına Büyük İskender’i hatırlatırdı. Yani efendi mürekkep yalamış adamdı. Oğluna bayılırdı. Kızını sever, onun İngilizcesinden gurur duyardı. Ondan öte Yunanistan’da açlıktan ölürlermiş. Kahvede üzülür, evde karısının yanında, ağlamaklı gibi olur. Kahve içerken “Alalım beş on kilo, bir kenara atalım, Eleniçamu” derdi, “Günün günü var!”

Bundan öte Yani Efendi’nin hayat hikâyesi de zınk diye duruyor, öteye geçemiyordum. Kabahat bende!.. Biraz yorgunlukla Balzac bir ıtriyatçının hayatını nasıl adım adım kovalamışsa, ben de Yani Efendi’nin evinin içine girip daha birçok bilmediğim yerlerini yazıp kocaman bir roman yapamaz mıydım sanki?

Yani Efendi ile uğraştığım bu sıralarda herkesin merakını çeken, bu herkesin içinde evvelce ben de dahil olup da sonradan çıktığım, köpekli adamı göremiyordum. İstesem, belki her akşam orada setin üstünde onu yakalar, ağır ağır birçok şeylerini öğrenebilirdim. Hayır, garip insanlarla uğraşmak istemem. Onlardan bana hayır yok, bana seven, gülen, bağıran mahlukat lazım! Bu adam yaşamıyor ki… Köpeğinden başka kimsesi yok. Yalnız onunla konuşuyor, insanları sevmiyor; yine posta müvezziinin müşahedelerine geçelim:

— Beyim, bu adamın, bir kişiye bir kahve ısmarladığı görülmemiştir. Buyurun, şu gazinoya girelim. Birer kahve içelim. Size ona dair bakın ne havadislerim var?..

— Başka zaman, başka zaman!

Dinlemek istemiyorum. Yani Efendi, merakımı sardı. Oğluyla ahbaplık ediyorum şimdi.

Yani Efendi’nin oğluyla ahbaplığımız beş gün ya sürdü, ya sürmedi. Kendine göre sevimli tarafları bulunan delikanlı ile konuşmak beni fena halde yordu. Kadınların baldırından, pokerden, danstan, filmden, ben de konuşurum. Arada bir kim konuşmaz? Ama her akşam aynı konuşma asabımı bozdu. Yine de ziyanı yoktu. Ama bir akşam baktım ki artistlerden birini fena halde taklit ediyor. Con Peyn Bey’le Amerika’da, hadi konuşulur diyelim; fakat İstanbul’da ne konuşulur bu adamla yahu? Delikanlı ile şimdi, yalnız gülüşüyoruz. Birkaç gün sonra gülüşmeyeceğiz de… Yani Efendi’nin hayatını yazmaktan vazgeçip bu sefer yeniden köpekli adamın peşine düşmeye başladım. İyi ki uzun bir ara vermiştim. İlk defa pek çekingen olan bu adam, bu sefer beni görünce cıgara ikram etti. Köpeğini benim yüzümden haşladı:

— Aman, bey birader, dedi, vallahi artık merak etmeye başlamıştım. Hiç gözükmediniz, nerelerdeydiniz?

— Bir küçük nezle, bizi bir hafta yatırdı beyefendi!

— Geçmiş olsun, efendim.

Bir zaman, kendisinin de nasıl nezleye yakalandığını, o zamanlar denize girmeden edemediği için bu nezleyi bir türlü geçiremediğini, adeta bütün yaz burnunu çektiğini anlattı. Anlatırken köpeğine hiç gülmediğini söyleyen adam, kıs kıs da güldü. Köpek ona tuhaf tuhaf baktı gibi geldi bana: Herhalde posta müvezziiyle uzun bir ahbaplığın neticesi!

Şimdi artık posta müvezziinden biraz uzunca bahsetmek zamanı geldi sanırım. Evvelce de söylediğim gibi, onun bütün kabahati küçük sırlar, insanda bir iki fena âdet, iki kişi arasında gizlenen bir şey, bir evden çıkması gerekmeyen bir hadise öğrenmekten başka bir şey değildir.

Posta müvezzii iyi midir, kötü müdür? İster iyi, ister kötü olsun, bana ne? Bana ne olmayan tarafı posta müvezziinden hem pek hoşlandığım, arada da beni fena halde sinirlendirdiğidir. Öyle yerde insanın üç adım arkasına oturur ki, bir cümle konuşmanıza imkân yoktur. Herkesin yanında bağıra bağıra konuşmayacak pek bir şeyim yoktur. Yoktur ama, posta müvezzii arkama geçip de müthiş kulağını verdi mi, beynim atıyor. Söyleyeceğimi şaşırıyorum. Yavaş yavaş söylemek istiyorum. O zaman kendi kendime: “Herif cümlenden iki kelime alır, yirmi kelime ekler, bir hikâye uydurabilir, dikkat et!..” diyorum.

Hakikatte böyle bir şey de oldu: Ahmet isminde bir arkadaşımız vardır. Yazlık için ihtiyar Matmazel Katina’nın evinde bir oda tutmuştur. Geçen gece denize girmiş. İki arkadaşı da bunu posta müvezziinin bulunduğu bir yerde, ondan üç adım ötede, aralarında söylemişler:

— Katina’nın evindeki Ahmet, o rüzgârda dün gece denize girdi. Bize de girin dedi ama…

Posta müvezzii üç kelime duymuş: “Katina, Ahmet, dün gece…” Şöyle anlatmış:

— Aman, berber! Şu sakalımı bir kazıyıver, bakalım. Bak, sana ne anlatacağım. O yukarıki evlerde oturan Ahmet, yok mu? Dün gece meşhur çikolatacının kızı Katinaki’yi atmış sandala, Heybeliada’ya geçmişler. Oradan bir arabaya atlamışlar; ver elini Çamlimanı! Ben onları kayıkla giderken şu burundan seyrettim. Biraz sonra bir de baktım; Heybeli’nin turu yolunda fenerli bir araba gidiyor. Vallahi arabayı gözlerimle gördüm. Arabacı onları Abbaspaşa’da bekliyordu. Ohhh!.. Ne de tatlı olur, ha Barba? Evvelsi gün yağmur da yağmıştı. Çamlar da kokar mı mis gibi sana! Katinaki’nin saçları da kim bilir ne lavantası kokar? Aman! İnsanın beyni döner, be Barba! Ahmet Efendi de fena çocuk değil ha! O ne gözler! Sırım gibi delikanlı! Bari yumuşak Katinaki’nin bir yerini incitmeseydi!..

Posta müvezzii böyle söylemiştir işte. Onda bir anlatma ve uydurma kabiliyeti vardır ki, benim gibi değme yazıcıya nasip olmamış bir muhayyile kudretine delalet eder.

Bütün bunları niçin öğrendiğini ben şöyle tahlil ettim:

Zahirde küçük menfaatler: Kahve, çay, gazoz, sakal tıraşı, bir tek rakı, bir salkım üzüm, vesaire… gibi şeylere büyük sırlar ifşa ederse de, bana kalırsa insanların gizli tarafını bu küçücük şeyler için öğrenmiyor. Bunu şuradan anladım: Çok defa kendini dinleyecek biri bulunmazsa; sessiz, dedikodudan hoşlanmaz, değil birisine bir şey ısmarlamak, kendisine bir günde bir kahve içmek nasip olmayan, Türkçeyi bile iyi bilmeyen Zafiri’ye, yahut da Zafiri gibi sessiz, dedikodudan hoşlanmayan biletçilikten mütekait Zeynel Efendi’ye de böyle şeyler anlattığını gördüm.

Posta müvezziinin, öğrendiklerini söylemek, gizli şeyleri öğrenmek merakı, kendine göre, bulunduğu dünyayı iyice anlamak, ona göre “Konya’yı bina etmek” arzusudur.

Onun bu haline ben de çok defalar kızdım. Birçok kirli çamaşırları ortaya çıkardığı gibi, birçok temiz çamaşırları da kirlettiği oluyor. Bir adam hakkında söyleyeceği şeyler, hiçbir zaman masum hakikatler değildir. Değildir ama, ne yaparsın? Bunlardan o mesuldür. Böylece, kendi kendine yalanla doğrudan yaptığı evlerle yaşayacak odur. Ben, posta müvezziinin şu adam hakkında söylediğini bu adam için söylediğiyle birbirine karıştırır, unutur giderim. Herkes de sonunda benim gibi yapmıştır, İnanmakla, inanmamak arasında bocalar dururuz.

Ben muharrir olduğumu saklamış değilim. Ayıp değil a, yazı yazmak! Bunu ilan etmekten de hiç hoşlanmazdım. Şimdi sabahları gazinonun bir köşesinde herkesin karşısında yazıyorsam, onun yüzündendir. Eskiden gider, çam altlarında yazardım. Şimdi, oh bir masam var! Önüme kahve geliyor. Önümden kızlar geçiyor. Açıktan açığa yazı yazabiliyorum.

Diyeceğim; posta müvezziinin bana faydası dokundu!

“Çam altlarında oturur, mektuplar yazar… Kim bilir kime yazıyor? Ne yazıyor?”

Yırtmış olduğum bir yazıdan öyle manalar çıkarmış ki, utandım. Bir defasında da az daha dayak yiyordum: “Vay efendim! Bizim hayatımızı yazmaya kalkmış; kim oluyor bu herif?” diye üzerime yürüdüler.

Posta müvezziini çok uzattık. Böylece kabul edelimi İyiliği, fenalığı hakkındaki kararı umumi efkâra bırakalım. Bize faydası dokunduğu için de kötülemeyelim.

Bir sabahtı. Beni denize giderken yakaladı:

— Bak, dedi, köpekli adam! Gazetesine mektup gönderiyor.

Baktım: (***) gazetesi tahrir müdürlüğüne yazılı bir zarf.

Müvezziin yüzüne bakmadan:

— Olur a!..

Dedim.

Göz göze sonra geldik. Öyle tuhaf bakıştık ki, ikimizin de içinden aynı kötü, saygısız arzu, aynı zamanda mı geçti bilmem.

Ben yine önüme baktım:

— Olur a, diye tekrar ettim; belki bir şikâyet, bir kari mektubudur.

Yine göz göze geldik. Bu anda hangimizin suçlu, hangimizin suç ortağı olduğunu, kimin kimi teşvik ettiğini hiçbir yargıç bulamayacak.

Mektubu yırttık. Okumak için acele etmedik. Önce gidip bir zarf aldık. Üstüne (***) gazetesi yazı müdürlüğüne, diye yazdık. Sonra deniz kenarında ıssız bir kayanın dibine çömeldik.

Zarfın içindeki dörde katlanmış bir kâğıtta şu satırlar:

Muhterem efendim,

Size, hikaye müsabakanıza, iştirak etmek üzere şu nâçiz hikâyemi gönderiyorum, Beğenirseniz neşrini rica eder, saygılarımı sunarım.

İkiye katlanmış başka kâğıtlarda da şu hikâye:

(Hikâyenin ismi de pek şairane, hissi tarafından!)


Kitabın İçindeki Öyküler

Havada Bulut
Ay Işığı
Havada Bulut
Büyük Hulyalar Kuralım
Karidesçinin Evi
Yorgiya’nın Mahallesi
Kurabiye
Korkunç Bir Pastane
Eleni ile Katina
Falcı Matmazel Todori
Birinci Mektup
İkinci Mektup
Sonu
Bir Nisan’da Bir Erik Ağacı ile Konuştum
Mehmet Bey’e Göre

Beğendiniz mi?

0 / 5 0
"

Havada Bulut kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiyseniz tamamını okumak için aşağıdaki satın alma linklerini kullanabilirsiniz.

idefix trendyol D&R kitap365

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki
Beyaz Diş
Daha Fazla İçerik
Dostlar Kitabı