“Tanrı’nın sonunda bana acıdığını ve yardım etmeye karar verdiğini düşünmem için sebeplerim var. Kocam elini bile sürmüyor bana. Yanıma yaklaşmıyor, yüzüme bakmıyor. Ayrı odalar da yatıyor, karşı karşıya gelmemeye gayret ediyoruz. O sabahın erken saatlerinde, mutfak masasına hazırladığım kahvaltısını tıkınıp çıkıp gittikten sonra, büründüğüm kara çarşafı fırlatıp atıyorum evin bir köşesine. Yatağıma dönüyorum, her bir anını, ellerimi incecik bir ipek üzerinde dolaştırır gibi özenle okşayarak, severek, hasretle titreyerek düşündüğüm on yılıma geri gitmek için. Gözlerimi yumup yeniden yaşamaya başlıyorum.”

Geniş Zamanlar, hayatın içinden akan, kendi zamanlarını yaşatan öykülerden oluşuyor.


Geniş Zamanlar

“Süt var mı acaba evde?”
“Yok.”
“Belki buzdolabında biraz kalmıştır. Gidip bakayım.”
“Boşuna gitme. Süt yok.”
“Hiç süt bulundurmaz mısın evinde sen?”
“Hayır.”
“Aaa, neden?”
“Sütü çocuklar içer. Ben çocuk değilim.”
“Çaya koymak için…”
“Çay sütsüz içilir.”
“Sütle de içilir. Biz çayımıza süt koyarız.”
“Biz koymayız. Çaya sütü, damak zevki olmayanlar koyar.”

Hayretle bakıyor yüzüme. Biraz incinmiş, biraz şakaya vurmuş, ama kesinlikle şaşkın bir ifadeyle ve yaralı hayvan gözleriyle suratıma bakıyor. Niye böyle hırçın ve edepsiz olduğumu anlamaya çalışıyor, büyük bir sabırla. Süt beyazı uzun gövdesiyle etrafımda dolanıp durdukça, insanın ayaklarına sürünen bir yavru kedi gibi yaltaklandıkça, büsbütün sinir olduğumun farkında değil. Avazım çıktığı kadar bağırarak, “Defol git,” demek geçiyor içimden. Ama, bunu yapmadan önce, bilmem gereken bir ayrıntı var. Onun nasıl olup da evimde ve yatağımda uyandığını öğrenmem gerekiyor. Açıkça soramıyorum. Açıkça sorarsam, dün gece benim için iplerin koptuğunu itiraf ediyor olacağım. Hiçbir şey hatırlamadığımı, bu odanın içinde dolanıp duran kişiyle neler yaptığımı ya da neler yapmadığımı bilmediğimi… kısacası bilinçsizliğimi, kontrolsüzlüğümü, çaresizliğimi kabul etmiş olacağım. Bunu istemiyorum.

“Birkaç damla süt için, çok ağır bir yanıt değil mi bu?” diye soruyor, yüzünde yine o yarı incinmiş, yarı “şaka yapıyorsun ama fazla oldun” ifadesi.
“Siz çay içmeyi bilmeyen bir milletsiniz.”
“Siz çok mu iyi biliyorsunuz bu işi?”
“Kesinlikle evet. Biz, bir de Ruslar.”
“Başka ne bilirsiniz bizden iyi, bakalım?” Sesinde alay var.
“Çok şey biliriz.”
“Mesela?”
“Sevişmesini.”
Bu sefer yüzünde sadece incinme var. Tuzağıma düştü. Bu sözü özellikle söyledim ve… Aman Allahım, ben ne yaptım dün gece?…

Oturma odasındaki kanepenin üstünde uyandım bu sabah. Yerde bir yastıkla bir battaniye duruyor, öylece atılmış. Koltuğun üzerinde ise dün gece giydiğim giysiler. Kafam çatlıyor. Ağzımın içi zehir gibi. Odanın kapısında, boyu beş metreymiş gibi duran, bu güneş yüzü görmemiş adam, süt beyazı uzun bedenini kapıya yaslamış, çipil mavi gözlerini kırpıştırarak tatlı tatlı bakıyor.
“Uyandın mı nihayet?”
Nihayet mi? Saat kaç? Bu adam evimde ne arıyor? Gözlerimi ovuşturuyorum. Şu an uyku sersemiyim, ama birazdan hatırlayacağım her şeyi.
“İçkiyi fazla kaçırdın dün gece…”
Yanıtlamıyorum.
“Ben de izin verdim istediğin kadar içmene. Böyle durumlarda iyi gelir içmek.”
Hangi durumlarda? Sen de kim oluyorsun? İzin vermişmiş!… Niye yatağımda değil de burada yatıyorum ben? Kalkmaya çalıştığımda, başım döndüğü için geri düşüyorum. Adamı inceliyorum şimdi. Uzun ve ince olmasına rağmen löpür löpür görüntüsü, acaba aşırı beyazlığından ötürü mü? Birden çıplak olduğumu fark ediyorum yatakta. Felç iniyor sanki her yanıma. Çarşafın altında ufalmaya çalışıyorum.

“Lütfen gider misin! Kalkacağım.” Omuz silkiyor, sanki “bana ne,” der gibi. Arkasını dönüp içeri gidiyor. Çarşafa bürünüp kalkıyorum. Koltuğun üzerindeki giysilerimi karıştırıyorum. Bunları ben mi çıkardım, yoksa o mu çıkardı üstümden dün gece? Giysilerimi alıp banyoya geçiyorum. Soğuk su vuruyorum yüzüme önce. Ağzımı çalkalıyorum. Duşun altına giriyorum. Soğuk su, tenime değdikçe, üstüme ateş parçacıkları düşmüş gibi sıçrayıp irkiliyorum. Banyodan çıkmadan önce, dün geceye dair her şeyi hatırlamalıyım. Sonra da iyi niyetle dolanıp duran bu gâvuru kapının önüne koymalıyım. Bornozuma sarılıp banyodan çıktığımda, kafam hâlâ çatlıyor ve hâlâ bomboş.

“Sen daha gitmedin mi?” diye soruyorum, uzun adama. “Senin kendine geldiğini görmeden gidemem.”
“Sen git. Ben açılırım yavaş yavaş. Dün gece çok içtim galiba.”
“Çok mu? Çok sözcüğü yetersiz kalır, içki komasına girdiğini zannettim bir ara.”
“Şimdi iyiyim, haydi sen git artık.”
“Dün gece beni yollamaya böyle meraklı değildin ama. “Ne olur beni yalnız bırakma Gerry,’ deyip duruyordun.”
Gerry? Gerry? Bu adı hatırlayacağım. Bu sesi de. Sally’nin bir arkadaşı yok muydu Gerry diye? Bu pırasa, o işte! Allahım, aklımı bir an evvel başıma geri yolla!
“Gerçekten çok içmişim gece. Başım ağrıyor, biraz da kopukluk var. Biz Sally ile sinemaya mı?…”
“Tiyatrodan çıkınca, King’s Road’un üstündeki Rus lokantasına gittik. Votkaları hepimizden hızlı devirip durdun?”

Eveeet… Dumanlar açılıyor yer yer. “Kalinka Kalinka” diye, kollarım havada avaz avaz bağırdığımı anımsıyorum.
“İlk başta çok neşeliydin. Şarkılar söylüyordun, çalgıcılarla birlikte. Sonra birden kederlendin, ağlamaya başladın.”
“Kimler vardı orada bizden başka?”
“Hatırlamıyor musun?” diye soruyor pırasa adam, “Sally, David bir de biz. Senle ben.”
İçim biraz rahatlıyor sanki. Sally çok yakın arkadaşım, David onun kocası. Onlar benim dostlarım, kendimi onların yanında dağıtmış olmam çok vahim değil de… bu pırasa canımı sıkıyor. Pırasanın getirdiği koyu kahveden içiyorum birkaç yudum. Daha iyiyim şimdi.
“Evde biraz süt olsa, böyle zehir gibi içmek zorunda kalmazdın kahveni,” diyor. Hâlâ süte takılı nedense. Tanrım, ne manasız ve ne uzun bir adam. Kendi ülkemin orta boylu, tıknaz, kıçı yere yakın ve kadınlara hizmeti zül sayan esmer erkeklerine müthiş bir hasret duyuyorum birden. Şimdi karşımdaki bir Türk olsaydı, kapıyı vurup çoktan gitmişti. Belki, yaradana sığınıp bir de şamar indirmişti suratıma, tam çekip gitmeden önce.
“Ben on yaşıma bastım basalı, ağzıma süt koy-mu-yo-rum. Bu evde süt bulunmaz. Sütten nefret edi-yo-rum. Anladın mı?”
“Canın isterse. İleri yaşlarda kemiklerin eriyecek.”
“Gerry, ben ileri yaşlara kadar yaşamayacağım.”
“Dün geceki gibi içersen, söylediğin doğru olabilir,” diyor pırasa, “Bak güzelim, kadın erkek herkesin başına geliyor bu iş. Bu olayı geride bırakmayı başarmalısın.”
Alık alık bakıyorum adamın yüzüne. Neler biliyor benim hakkımda, bu elin gâvuru? Sally anlatmış olmalı ona hayat hikâyemi. Oysa, tutucu bir İngiliz kızından hiç beklenmez böylesine bir boşboğazlık.
“Sally yeterli bilgiyle donatmış seni anlaşılan,” diyorum buz gibi bir sesle.
“Sen anlattın çoğunu,” diyor Gerry.
“Dün gece mi?”
“Ayla, iki hafta önce, köyde geçirdiğimiz hafta sonu anlattındı ya neden boşandığını.”
Elimden kahve fincanını düşürmeme ramak kaldı. Ben bu adamı başıma dün akşam musallat ettiğimi düşünüyordum, oysa öncesi varmış… Ne oldu benim belleğime?
“Davidler’in köydeki evine gitmiştik hani. Ocak yanıyordu çıtır çıtır. Sana, İstanbul’daki evini hatırlatmıştı. Duygulanmıştın…”


Evet, doğru söylüyor, ne zaman kocaman kütüklerin çıtır çıtır yandığı bir şömine görsem, duygulanırım. Boğazımın orta yerine bir yumru oturur, göz pınarlarıma yaşlar birikir. Yutkunurum ağlamamak için. Yanan şömineler bana hep, mutlu olduğumu sandığım bir evde, beni sevdiğini sandığım bir kocayla geçen yıllarımı anımsatır. Boşa geçen, kadir bilmez bir erkeğe akıttığım gençlik yıllarımı.
Ama, kapatmamış mıydım ben bu defteri? Kendime acımaktan vazgeçmeyi, zor yollardan, anlamsız ilişkilerden, içinden bin pişman çıktığım yataklardan geçerek öğrenmemiş miydim? Yaralanan onurumu onarmak ve aldatılmanın öcünü almak için, Londra’da önüme gelene takılırken, kendimi harcamanın aptallık olduğunun ayrımına varıp, tövbekar olan ben değil miydim? Üstelik de, bir gün ansızın, Verlaine’in mısralarında aynaya bakarken bulmuş olduğumdan ötürü, kendimi.

“Avare gençliğim benim, her gelene kul köle
Ve şan olsun diye, sunduğum ölesiye.”

Kendimi şan olsun diye sunmamaya kesin karar veren ben, ne oldu dün akşam da uzun süredir içmediğim kadar çok içip, belleğime bir darbe indirdim?
Gerry! Bu beyaz, uzun, löpürdek adam! iki hafta öncesi olduğuna göre, belki daha öncesi de vardı. Yoksa, beline doladığı bir havluyla, dikilir durur muydu kapının önünde öyle?
“Gerry, çok yorgunum. Ben yine yatıp uyumak istiyorum. Sen işine gitmiyor musun?”
“Bu gün pazar,” diyor pırasa, “Evim şehrin taa öbür ucunda, biliyorsun.”


Hayır bilmiyorum. Bu sabah, hiçbir şey bilmiyorum. Biri kafama çekiçle vurdu, açılan yaradan tüm bilgilerim aktı gitti. Yok yalan bu, sadece dün geceyi hatırlayamıyorum. Ya dün sabahı? O da yok! Daha önceki gün, daha, daha öncesi?
“Bu gün pazar, demek!”
“Elbette. Saat üçte tenis oynamak için kortta yer de ayırttık ya dün. Onu da mı hatırlamıyorsun? Bana üçe kadar katlanacaksın mecburen. Uykun varsa, sen yat, uyu. Ben gazete alıp geleceğim. Süt de alırım.”
Sütlerin içinde boğul emi, süt tenli İngiliz.
“İstediğin bir şey var mı?” diyor pırasa.
“Yalnız kalmak istiyorum.”
“Bu ruh haliyle, seni yalnız bırakamam.”

Sen nereden bilebilirsin ki benim ruh halimi! Ben bu hale gelene kadar nerelerden geçtim, ne bilirsin sen?
“Ben iyiyim. Lütfen gider misin Gerry!”
“Zaten gidiyorum ama, hemen döneceğim. Seni yalnız bırakmayacağıma dair Sally’ye söz verdim….”

Bu iş korktuğum gibi değil. Dün gece ben bu pırasaya Sally ve David tarafından emanet edilmiş olmalıyım. Bir İngiliz centilmeni, emanete hıyanet etmez, iyi de, ben niye kanepenin üzerinde yattım? Hemen yerimden fırlayıp yatak odasına koşuyorum. Yatak bozulmuş. Pırasa dün gece benim yatağımda yatmış. Battaniyeyi de bana verip, yatak örtüsüne bürünüp uyumuş olmalı. Yatağı düzeltiyorum. Gözüm aynaya takılıyor. Bembeyaz yüzümle, bir hortlak gibiyim. Duş alırken rimellerim büsbütün akıp bulaşmış yüzüme. Gözlerim şiş. Ağlamışım dün gece, öyle dedi pırasa. Çirkin, berbat bir cadı görünümündeyim. Üstelik içimde kötülük dolu. Koşup kapıyı açıyorum merdivenlerden inen adama seslenmek için. “Bu eve süt girmez. Sakın getirme.” Sesim, merdiven boşluğunda yankılanıyor. İncinmiş köpek gözleriyle yukarı, bana bakıyor adam.

“Süt duası okutalım, abla,” demişti Zehra.
“O da nesi kızım?”
“Dua işte. İyi gelir, ferahlık verir eve. Anneme haber salayım, gelip okusun.”
“Ben inanmam öyle şeylere.”
“İnanmasan da yaptıralım, ne olur.” Yalvarıyor âdeta.
“Kızım, böyle dualarla filan evlilikleri pekiştirmek mümkün olaydı, kimse boşanmazdı.”
“Yüreğin ferahlasın diye, abla.”
“Sen benim için üzülme Zehra, ben iyiyim kızım.”
Zehra, ela gözlerini dikip, yüreğimin en derin noktasını görmek ister gibi bakıyor gözlerimin içine. Benim evimin yıkılması, onun evinin de yıkılması demek. Bu yüzden midir gecelerdir onu da uyku tutmaması, salonda sabahın üçünde toz almaları, ütü yapmaları ve gözyaşlarını benden saklamaya çalışmaları?

On beşte bir, büyük temizliğe gelen Fatik, “Kızı bir kurtarabilsem, başka şey istemiyorum hayatta,” demişti. “Şarapçıdır benim adam, her akşam eve fitil gibi gelir, beni döver. Kız üzülür. Bir gün, beni elinden almak isterken, dayak ona da bulaşacak diye korkarım.”
On üç yaşındaydı kızı. Bir-iki kere, annesini iş çıkışı almaya gelmişti. Yuvarlak, güleç bir yüzü, dürüst bakan ela gözleri, koyu kumral, ipek gibi saçları vardı. İçim hemen ısınmıştı kıza.
“Senin bu merhametinden bıktım,” demişti kocam,
“Burası Kızılay değil. O yaşta kız, çocuk filan bakamaz. Kendisi çocuk onun.”
Kız, çeşitli nedenlerle ayrılan yatılı yardımcıların üçüncüsüne de yol vermemden sonra başlamıştı işe. Sabahları, eve her gün gelen hizmetçiye yardım ediyor, akşamları sofrayı toplayıp, bulaşığı yıkıyor ve gezmeye gittiğimizde bebeği bekliyordu.
“El kadar kıza çocuk emanet. edilir mi?” demişti annem, “Sen gerçekten biraz çatlaksın.”
“Son çıkarttığım diplomalı dadıdan daha sorumlu bu küçük kız, anne,” demiştim.

Gerçekten de öyleydi. Sadece sorumlu ve iyi huylu değil, çok da zekiydi. Gültepe konduları yerine, bizim yaşadığımız muhitlerde doğsaydı, bir sürü ailenin, çocuklarını iyi bir özel okula sokmak için oluk oluk para akıttığı özel derslere hiç gerek duymadan, en yüksek puanlan tutturabilirdi kolaylıkla.
“Niye okutmadınız bu kızı Fatik?” demiştim.
“Okuyup da netçekmiş?” demişti Fatik, “Berberin yanında işe koymuştuk. Ama ben kızı evden kurtarmak için, yatılı hizmete vermek istedim.”
Kız, üçüncü sınıftan sonra okula yollanmamıştı. Ona, dördüncü beşinci sınıfların kitaplarını almıştım. Yanımıza gelişinin yılında, dışardan ilkokul bitirme imtihanlarına sokmuştuk Zehra’yı. Elinde kapı gibi ilkokul diploması vardı artık. Yaşı on dörde varmıştı. Mahallenin ortaokuluna yazdırmıştık.

Fatik, elinde iki kutu Pınar sütle gelmişti sabahın köründe. Direnmiştim, “istemiyorum bu saçmalıkları,” demiştim.
“Bir gurşun döktüreydin zamanında, başına gelmezdi bu işler,” demişti Fatik, “Nazara geldin, nazara!”
“Sen döktürüyorsun da çok mu iyi haldesin?” diye sormuştum.
“Ben kendimi insandan bile saymıyorum, hanım,” demişti Fatik, “Bu alına yazılanı, hiçbir gurşun sökemez.” Eliyle alnına vurmuştu çat çat. “Beni boş ver, yeter ki siz iyi olun ve Zehra gurtulsun.”
Zehra kurtulmuştu. Zaman içinde lise diplomasını bile almıştı. Ama üniversite sınavlarına girmesine babası rıza göstermemişti. Onu, hemşire okuluna yazdırtmıştım zorla. El kapılarında ev işi yapacağına, bir mesleği olsun, hemşireler dünyanın parasını kazanıyor diye ikna etmiştik şarapçıyı. Babasından gizli İngilizce kurslarına da gidiyordu.

Ana kız, bir tencerenin içine doldurdukları sütü, taşım taşım kaynatıp duruyorlardı ocağın üstünde. Başa çıkamayınca, “Ne haliniz varsa görün, yeter ki beni bu işe bulaştırmayın,” demiştim. Zehra, sütü taşırmamak için, ateşin az üzerinde tutuyordu tencereyi, Fatik de birtakım dualar okuyup, benim bulunduğum odaya doğru üfleyip duruyordu. Nasıl bir medet umuyorlardı acaba sütten? Başka kadınlara takılan kocalar koşa koşa evlerine mi dönüyorlardı? Ben ettim sen eyleme diyerek ayaklara kapanıyor ve bundan böyle uslu mu duruyorlardı? Kadınlar da af ve barış ilan edip, hemen koyunlarına giriyor, en cilveli halleriyle ve tabii süt duasının da gücüyle, geri kazanıyorlardı zahir erkeklerini. Bu işler, böyle oluyordu demek ki kondularda. Konduların, sahneciler ya da medyacılar tarafından keşfedilememiş, kara bahtlı genç kadınları, kendilerini ya sürekli döven, ya sürekli gebe bırakan ya da sürekli sömüren kocalarını dualar ve muskalarla yola getirmeye çalışıyorlardı. Öyle anlatıyordu Fatik ve öyle bir umutsuzluğa düşürüyordu ki beni, sanki bu ülkede, o kadınların geçmiş ya da gelecek zamanları yoktu. Onlar, hep geniş zamanlarda yaşarlardı. Dünleri de, yarınları da bugündü; böyle gelmiş böyle giderdi, hiç değişmeden!
Ama, Zehra kurtulmuştu işte. Sayemde, Zehra’nın lise diploması vardı. Yakında bir de mesleği olacaktı. Bunlara rağmen, süt duası gibi saçmalıklara, cahil annesinin zaafları diye, utangaç bir hoşgörüyle yaklaşıyor gibi dursa da, kocakarı yöntemlerine inanmayı göz ardı ettiğini söyleyemezdim. Ne de olsa, hücrelerine sinmişti kondu kültürü. Süt tenceresinin başında, annesiyle birlikte, benim için dualar okuduğunu ve duaları benden tarafa üfleyerek yolladığını, göz ucuyla görebiliyordum oturduğum yerden. Benim evliliğimin kurtarılması onun için çok önemliydi. Bu yuva yıkıldığında, annesiyle babasının evine sığınmak istemiyordu. Orada, sarhoş baba, ceberrut ağabey ve dayak vardı. Onun da dünyası, benimki gibi paramparçaydı bir süredir.
Saf Zehra! Gecekondu çevresinin dışındaki kadınların hırpalanmadığını zannetmişti hep. Benim sosyal sınıfımdaki hemcinslerinin her zaman bakımlı, alımlı ve mutlu olduklarını sanıyor, öykünüp duruyordu bizim gibilere. Anası içinse, kadın doğuştan kısmetsizdi, kural olarak.
“İster zengin, ister fakir olsun, garı kısmının gaderi değişmez, dedim ama, anlatamadım,” demişti Fatik, “Şimdi gördü işte gözleriğnen.”
Zehra, gözleriyle gördüklerinden çok sarsılmışa benziyordu. Onun bir köşesinden içine adımını atmış olduğu sırça köşkü, tuzla buz olmuştu. Tahsilli, yakışıklı ve zengin olduğu için, haksızlık, yanlışlık, kötülük yapacağına ihtimal vermediği evin beyi, tıpkı gecekondu kocaları gibi davranmıştı. Şaşkınlığını bir türlü atamıyordu üstünden Zehra.

“Abla, bizim oralarda kadınlar berbat durumdadır. Ağızlarında diş kalmamış, un çuvalı gibi karılarının üstüne elbette kuma filan getirirler, onları da çürütene kadar ite kaka kullanırlar. Ama senin üstüne nasıl gül koklanır, anlayamıyorum,” demişti.
Tam da, Amerikan Hastanesi’nin Hemşirelik Okulundan diplomasını aldığı günlerin, hemen sonrasına rastlamıştı evimizdeki çözülme. Kep giyme törenine birlikte gitmiştik Fatik’le. Yaz sonu, yanımızdan ayrılıp, kendi mesleğine başlayacaktı. Nerede yatıp kalkacağına henüz karar vermemiştik. Ben “ev yardımcısı” sıfatından tamamen sıyrılması, sınıf atlamasını tamamlayabilmesi açısından, bizden ayrılması gerektiğini düşünüyordum. Baba evine gitmek istemiyordu. Belki bir iki arkadaşıyla bir ev tutabilirlerdi, ucuz bir muhitte. Hastanede çalışan genç bir asistan doktorla flört ediyordu. İlk aşkını yaşıyordu Zehra. Mutluydu. O doktorla evleneceğini umuyordu. Ama kısa sürmüştü bu bayram havası.

Benim, boşanma davası açıp, çocuğumu İngiltere’de okula yerleştirme bahanesiyle, evden uzun süreli ayrılmamdan sonra, bana bir mektup yollamıştı Londra’ya.

“O iş olmadı. Beni, bizim mahallede isteyen biri var, babamla ağabeyim çok ısrar ediyorlar, ben hiç istemiyorum ama, herhalde en doğrusu evet demek,” diye yazmıştı.

Üzülmüştüm. Zehra’nın hangi sebeplerle doktordan ayrıldığını henüz bilmiyor ama tahmin edebiliyordum.

Tek sığınağı olan, “bizim evimiz” dağılmıştı. İçinde, onun da bir odasının, bir “örnek” ailesinin olduğu o ev yoktu artık. Kocamla benim boşanma dosyamız, asliye hukukta gün bekliyordu. Daha kendi küçücük bir çocukken, sorumluluğunu üstlenmeye sıvandığı oğlumuz, büyümüştü, uzun bir tahsil için yurtdışına gönderiliyordu. Zehra’nın, eğitmeni, yaratıcısı, örnek aldığı güzel hanımının yuvası yıkılmıştı. Umut bağladığı ilk aşkı hüsranla sonuçlanmıştı. Derin bir hayal kırıklığının ve boşluğun uçurumunda, yapayalnız durduğunu ve çok korktuğunu anlayamayacak kadar bencil ve kendime dönüktüm o ara. “Benim kendi derdim başımdan aşmış” havasında, vurdumduymazlık içindeydim. Mektubuna cevap yazmadım Zehra’nın.

Sally’ye telefon etmeliyim. Dün gecenin sırrını bana sadece o anlatabilir. Ama bu gün pazar ve Sally ile David köyde, ormanların içinde yürüyüştedirler şimdi. Koyu kahve iyi gelmiş olmalı, başımın dönmesi azaldı.

Ufak ufak evi toparlamaya başlıyorum. Tepeleme dolu kül tablasını, sağda solda bırakılmış içki bardaklarını mutfağa taşıyorum. Etraftaki bunca döküntüye, cips artıklarına ve buz kovasındaki erimiş buzlara bakılırsa, dün gece tiyatroya gitmeden, benim evde içki içmiş olmalıyız. Zevahiri kurtarmaktan vazgeçtim çoktan… Pırasa döndüğünde, olanları hâlâ hatırlayamıyorsam, soracağım her şeyi. Dün geceyi bana ayrıntılarıyla anlatsın. Viski şişesinin ortalıkta görünmeyen kapağını bulmak için, kanepenin altına bakıyorum, eğilip. Kanapenin altı toz içinde. Kapak, birkaç firkete ve ince uzun bir şey daha var, orada. Kolumu kanepenin altına uzatıp, çekiyorum o şeyi. Bir kemer. Kim bilir ne zamandır orada? Kim bilir kimin? Kim bilir? Kim bilir? Boğazıma bir yumru oturuyor…


"

Geniş Zamanlar kitabının ön okuması bu kadar. Kitabı beğendiysen senin için en uygun fiyatlı satın alma seçeneklerini listeledik.

pttavm D&R

beğendiniz mi?

Geniş Zamanlar (1998)

Geniş Zamanlar

Edebiyat Öykü
Yazar: Ayşe Kulin  
İlk Basım: 1998
Yayınevi: Everest Yayınları  Remzi Kitabevi